Stockholm Şehri ve Yazar Sezer Duru’nun Ziyaret Notları

Stockholm Şehri ve Yazar Sezer Duru’nun Ziyaret Notları

Kuzeyin güzel kenti İsveç Stockholm Şehri ‘ne kim bilir kaç kez gittim. Sayısını anımsayamıyorum. Gamla Stan denen en eski mahallede yürürken insan geçmişle bütünleşiyor; o daracık ortaçağ sokaklarını adımlayarak, eski binalara bakarak, yapılan nefis restorasyona hayranlık duyarak mutlu oluyor.

Caddelerde tamir edilmiş, pırıl pırıl boyanmış eski Amerikan otomobilleri cirit atıyor. İçlerinde hep gençler. Siyah smokin tarzı giysileriyle, değişik kesilmiş saçlarıyla yuppielere rastlanıyor. Zenginliği göstermenin ayıp sayıldığı, utanıldığı bir ülkede yeni bir yaşam tarzı arayışımı belirgin olmaya başlamış acaba?

Belki de. Büyük şehirlerde çalışan, o şirketlerin kredi kartlarıyla yediklerini ödeyene yeni bir kuşak dolduruyor lokantaları. Hepsinin elinde cep telefonları, önlerinde dizüstü bilgisayarları yemek yerken bile çalışıyorlar. Normal bir İsveçli kendi parası ile kolay kolay gidemez lokantaya, aylık bütçesi allak pullak olur. O derece pahalı bir ülke.



Örnek sistem herkese iş, ev, eğitim olanağı sağlamış.

Her mahallenin büyük, güzel parkları ve bir dispanseri var. Herkese sağlık sigortası verilmiş. İşsizlik sigortası var. Her mahalleye hayvan hastanesi bile açılmış. Kendi sorunlarını böylesine çözümleyince, dünya sorunuyla yakından ilgilenen İsveç, barışçı rolünü birçok bunalımda ortaya koymuş.

Vietnam Savaşı sırasındaki çabalar buna iyi bir örnektir. Türkiye ile ilgili olarak da uzun yıllar Süryani ve Kürt sorunuyla uğraşıp durdular. İnsan haklarının çiğnendiği ülkelerde kovuşturmaya uğrayan insanlara kucak açmış İsveç. Böylece oraya, dünyanın çeşitli ülkelerinden özellikle de Vietnam, Afrika ülkeleri, İran ve Türkiye’den binlerce kişi göç etmiş.

Stockholm Şehri ‘nin uzak bir mahallesi olan Rinkeby’de 52 ülkeden gelen göçmenler için bir uydu kent kurulmuş. Ülkelerindeki baskılardan ya da aşırı yoksulluktan uzakta refah toplumunda yaşayan bu mahalleli insanlar kurtarılmış vatandaşlar topluluğunu oluşturuyor.

İsveç’in ve İsveçlinin de vicdanı böylece büyük bir huzura kavuşuyor. Bütün bunları duyan biri bu ülkenin cennet olduğunu sanır. Zaten İsveçliler de kendi ülkelerine toz kondurmazlar, kendi sistemlerinden daha iyi bir sistem olamayacağını düşünürler.

En sevdikleri insan, ağabeyleri, babaları, sosyal demokrasinin kale kişisi başbakan Olof Palme cinayeti 1986’da öldürülmesinden sonra işler biraz değişti.

Hele Dışişleri Bakanı, güzel bir kadın olan Anna Lindt’in en işlek mağaza olan NK’de herkesin ortasında geçtiğimiz yıl bıçaklanarak öldürülmesi her şeye tuz biber ekti. Kirli işlerin, cennetin kod adı olan bu ülkede de olabileceği şoku insanları sarstı.

Stockholm’deyken beni en çok eğlendiren konulardan biri de parlamentoda tartışılan içki sorunu oldu. İçki içmeyen milletvekilleri ( demek ki varmış) mecliste, içki içerek meclise gelen milletvekillerini şikayet ettiler. Bunların adları açıklandı. İçkinin yasak edilip edilmemesi tartışıldı. Bilindiği gibi İsveç’te içki yalnızca System Bolaget adlı devlete ait dükkanlarda satılıyor. İçki çok da pahalı.

Zaten insanların belli miktardan fazlasını almaları yasak, ama içkiler öylesine pahalı ki, zaten kimse istese de belli bir miktardan fazlasını alamıyor. Bir ev davetine giderken herkes kendi içkisini götürüyor.  Davette içki artarsa, sarıp yine evine getiriyor şişesini. Buna rağmen sokaklar alkolik dolu. Bunlar parklarda oturup bira içiyorlar. Geceleri caddelerde sayısız sarhoşlara rastlanıyor.

Bağırıp çağırıyorlar. Hastanelerde özel alkolikler bölümü var. Sokakta kalan alkolikler gecenin bir saatinde polis arabalarıyla toplanıyor ve bu bölümlere bırakılıyor. Uyuşturucu bağımlığı ise gerçekten büyük boyutlarda. Korku, İsveç toplumunda oldukça yaygın bir oldu. Hele kara kafalı diye ad taktıkları, sarışın olmayan, yabancı kökenlilerden iyice ürküyorlar.

Sistemin vatandaşlar için hemen herşeyi planlamış, öngörmüş, kurumlaştırmış olduğu bir toplumda, aşırı düzene bağlıyorum ben bunu. Sokakta birine bir şey sorduğunuzda önce irkiliyor. Aklından, önce, ona zarar verebileceğiniz geçiyor. Yüzünden okuyorsunuz bunu. Apartmanların
sokak kapıları akşam saat dokuzda iyice kilitleniyor.

Bütün kapıların ayrıca bir kod numarası var.

Gideceğiniz evin adresini, telefon numarasını, kapı kod numarasını bilmeniz gerekiyor. Kapı kod numaraları zaman zaman değiştiriliyor. Korku ve ürkeklik o derece yaygın ki, insanlar haklı oldukları yerde bile ses çıkarmadan uslu uslu bekliyor. Koca ülke İsveç’te yalnızca 8 milyon insan yaşıyor. Bu zenginlik daha ne kadar kişiye iş olanağı sağlar? Ama nerde…




Her gün daha çok kendi işini kendin yap toplumuna gidiliyor. Ev badana mı olacak, kendin yapacaksın, iş gücü pahalı, ödeyemezsin. Kahvehaneye, lokantaya mı gittin. Kendi yemeğini kendin al, kahveni de. Büyük çoğunlukla da kağıt tabaklara ve kaplara koy. Sonra kendin kalk at. Elinde bu kağıttan servisle oturacak bir yer bulabilmek için dolan babam dolan.

Porselen tabakların olduğu, garsonların servis yaptığı lokantalarda yemek yemek maaşların yarısına mal olabilir. Eşitlik ilkesi güzel bir şey doğal olarak. Herkesin birbirine sen diye hitap etmesi hoş. Gidilen her yerde, banka, postane, mağaza, lokanta neresi olursa olsun elektronik numara alınması, sonra bu ekranda görülen numaraya göre sıranın gelmesi, kimsenin hakkının yenmemesi hoş.

Caddelerde yeşil ışık yandığında ayrıca bip-bip diye sesler duyuluyor, çünkü körler de düşünülmüş. Her şey o denli ayrıntısına kadar düşünülmüş ve planlanmış ki insanların birbirleriyle diyaloğunun gereği kalmamış. Bu süper organizasyon mu acaba insanları bu denli yalnızlığa iten?

Kaynak: Beyaz Gecelere Doğru – Sezer Duru / Everest Yayınları kitabından kısaltılarak alınmıştır.

0 cevaplar

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir