Boğaziçi Tarihi ve 1890’lar Avrupalı Yazarın Gözünden Boğaziçi

Boğaziçi Tarihi : hakkında aynı dar hudutlar hakkında konuşmak biraz zor. Buranın güzelliği konusunda biribirinden çok farklı görüşler var ama bana göre, Napoli Körfezi ya da Kırım’ın güney sahili ile kıyaslanamaz. Saygısız bir Amerikalı geçenlerde Boğaz’ı anahtar deliğinden geçirilmiş Como Gölü’ne benzetti. Kesinlikle abartılı olan bu benzetmede biraz gerçek payı da yok değil.




II. Mehmet’in Avrupa ve Asya’daki kaleleri olan Rumeli ve Anadolu Hisarlarındaki büyük burç heybetli ve pitoresktir. Boğaz’ın meşhur Şeytan Akıntısı ikisinin arasından hızla akar. Ancak bunlardan başka Üsküdar ile Karadeniz’in ağzı arasında görülmeye değer başka pek bir şey yoktur. Öte yandan Boğaziçi sahili köyler, köşkler ve Dolmabahçe ile Beylerbeyi gibi Saltanat saraylarından tutun da Anadolu Kavağı’ndaki mütevazi balıkçı kulübelerine kadar her türde mesken ile doludur.

Yakın zamana kadar Boğaziçi özellikle ve bilhassa vekillerin, sefirlerin ve zengin Rumların sayfiyesi olarak çok revaçtaydı. Ancak daha önce söylediğim gibi artık Moda Burnu ve Prens Adaları lehine bu itibarını kaybetmekte. Ama yine de Boğaziçi’nin kendine özgü bir büyüsü ve cazibesi var. Dalga dalga uzayıp giden alçak tepeler bahçelerle örtülüdür, pek çok güzel yapı suyun hemen kenarından yükselir ve denizin üstü çeşitli teknelerle doludur. Bir köyü diğerinden ayırt etmek oldukça zordur ama özellikle güzel olan bazı yerler var:

Avrupalıların ”Asya’nın Tatlı Suları” dediği ve Türklerin Cuma öğleden sonraları Kağıthane’de olduğu gibi eşleri, aileleri ve sigaralarıyla toplandığı Göksu, Tarabya, Büyükdere ve Güller Vadisi gibi.

Belgrad Ormanı Büyükdere’den başlar ve tahmin edilmeyecek kadar yabani ve güzel görüntüler sunarak kilometrelerce ötede Karadeniz sahiline ulaşır. Ormanın içinden çeşitli istikametlere doğru pek güzel yollar ve bir yaz günü öğleden sonra gölgeden hemen hemen hiç ayrılmadan elli kilometre kadar at sürülebilecek, atlılara özel patikalar vardır. Kişi tezatlardan hoşlanıyorsa -ki tezatlar güzelliğin dünyayı hareketlendiren kaldıraçlarıdır- onları burada bulabilir.

At bindiğinizde saat dörde gelmektedir. Ve Büyükdere rıhtımı tekrar kalabalıklaşmaya başlamıştır. Vapurlar iskeleye gidip gelmektedir. Beyaz gömlekli kayıkçılar müşterileri tetikte beklemektedir. İranlı tüccarlar satışa sunacakları halıları ağaçların altına sermektedir. Bir düzine zarif binek atı Türk seyisleri tarafından aşağı yukarı dolaştırılmaktadır. Gölgeli bir köşede seyyar bir berber bir gemicinin başını traş etmekte ve dondurmacı ”dondurma kaymak” diye bağırmakta.

Masmavi sularda boş vakitlerini değerlendirmeyi iyi bilen diplomatlara ait üç-dört beyaz yelkenli tekne rüzgara ve akıntıya karşı ağır ağır ilerlemekte ve Rus sefaretinin bahçe kapılarından ılık güllerin kokusu yayılmakta. Atınızın üstünde hepsinden uzaklaşıp arkadaki daracık sokaktan kasapların, fırınların ve hububat satan dükkanların arasından geçerek geniş bir meydana çıkarsınız. Vadiden yukarı doğru sağa ve sonra her şeyi -İstanbul’u, Boğaz’ı, Rumları, Türkleri, Ermenileri ve diplomatları- arkanızda bırakarak gizemli ormanın içine girersiniz.

Ve sonunda uzaklara kadar eğer at sürmüşseniz, dimdik bir tepenin sarp yamacıyla aniden son bulan çıplak arazide güneşin alçalmaya başladığı zaman ormandan çıkarsınız. Orada atınızdan inebilir ve bir zamanlar
Ovid’in evi olan harebenin yanında durup ıssız denizin soluk dalgalarına bakarak belki sizden artık uzak olmayan o şehri hayal edersiniz. Dünyanın en büyük boğuşmalarına sahne olmuş Kostantiniyye’yi! Şehre sahip olmak için birbiriyle mücadele etmiş, hala eden ve nesiller boyunca da edecek olan bütün o iyi ve kötü ırkların beşiği Kostantiniye’yi!

Kaynak: 1890’larda İstanbul – F. Marion – Crawford / Türkiye İş Bankası Yayınları




0 cevaplar

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir