Celsus Kütüphanesi Hangi Uygarlığa Ait ve Kim Yaptırmış

Celsus Kütüphanesi Hangi Uygarlığa Ait ve Kim Yaptırmış

Celsus Kütüphanesi Hangi Uygarlığa Ait ve Kim Yaptırmış

Celsus Kütüphanesi Hangi Uygarlığa Ait ve Kim Yaptırmış : Bilindiği üzre yaşadığımız bu topraklar kadim medeniyetlerin hala izlerini taşımaktadır. Anadolu’dan tutalım da Avrupa kıtasına kadar geçmişten günümüze bir çok Milletler ve Uygarlıklar hüküm sürdü bu topraklarda. Tabi bu uygarlıklar iktidarları esnasında, tarihe kalıcı olan bazı izlerde bıraktı. Bunlardan en önemlileri Antik Kentleri ve çoğunun nasıl yapıldığı bilinemeyen kütüphaneleridir.

Ülkemiz insanının genelde Turizm şehri olarak ele aldığı birçok ilimizin aslında büyük bir arkeolojik hazineler taşıdığı da hiç unutulmamalı. Güzel sahillerimiz, denizlerimiz yemyeşil ormanlarımızın yanında, hayatınızda belki de ilk defa da olsa gidip görmeniz gereken tarihi yerlerimizde çokça var.

Bu yazımızda İzmir Efes’teki Celsus Kütüphanesi hakkında okurlar için bilinmeyen bazı önemli ip uçlarını yazmayı amaçladık. Yararlandığımız kaynak ise Fernando Baez’in, Kitap Kıyımının Evrensel Tarihi adlı kitabıdır. 





Atina’da, MS 100 yılından kalma bir yazıta göre “sütunlu avluyu, kütüphaneyi, kitaplarını ve tüm mobilyalarını kendi cebinden ödeyen “Titus Flavius Pantainus” adlı birinin Traianus onuruna yaptırdığı bir kütüphanenin kalıntıları vardır. Bir başka yazıt da (belki de türünün ilk örneği olarak) kütüphane kurallarını açıklar. “Yemin ettiğimiz üzere, buradan hiçbir kitap alınmayacaktır… Kütüphane ilk saatten altıncıya kadar açıktır.” Saatler görme rahatlığı için sabah saatleriyle ilgiliydi. Yakınlarda bulunmuş olan, İlyada ve Odysseia kahramanlarını canlandıran heykellerin o eski kütüphanenin bir parçası olduğu sanılıyor.

Traianus da MS 132 civarında Atina’da bir kütüphane kurulmasını emretmişti. İçinde dikdörtgen biçimde devasa bir havuz vardı ve 267 yılında yıkıldı.

135 yılı civarında yazılmış bir yazıtta, “ Konsül Asya Prokonsülü Tiberius Julius Polemaeanus, Celsus Kütüphanesi’ni yaptırdı,” yazar. O kütüphane (bugün Türkiye’de bulunan) Antik Ephesos kenti harabeleri arasında görülebilir. 110 yılında Mimar Vitruoya’nın planlarını uygulamak için inşa edilmeye başlamıştı.

Mermerden yapılma anıtsal bir kaide ile sütunlarla süslü iki kademeli bir ön cepheden oluşuyordu. Nişlerde bilgeliği, bilgiyi, aklı ve mükemmelliği temsil eden heykeller vardı. Gotlar 263’teki işgalleri sırasında burayı yıktı ama ön cephe halâ ayaktadır. O acı günde 12 binden fazla cilt kitap yok oldu.




Tsitsernakaberd Ermeni Soykırım Anıtı Gezi ve İnceleme

Tsitsernakaberd Ermeni Soykırım Anıtı Gezi ve İnceleme

Tsitsernakaberd Ermeni Soykırım Anıtı Gezi ve İnceleme

Tsitsernakaberd Ermeni Soykırım Anıtı Gezi ve İnceleme : Anıta geliyoruz. Burası özenle kurulmuş bir yer. Adı Kırlangıç Yuvası anlamına gelen anıtın inşaasına, 1966 yılında malum olayların 50. yıldönümüne atfen başlanıyor. Bu tarih ayrıca diasporanın büyük güce ulaştığı, Türkiye üzerindeki baskıların başladığı ve ASALA’nın yavaş yavaş ortaya çıktığı zamanlara rastlıyor.

Tsitsernakaberd Ermeni Soykırım Anıtı içinde yer alan 12 büyük sütun Ermeniler’in Doğu Anadolu’dan göçtükleri 12 ili temsil etmekte.

Sütunlar arasındaki zeminde yer alan ateş de sönmeyecek şekilde tasarlanmış. Anıt altında adı soykırım olan müze yer alıyor. Burada bizi en başta ”1909 Adana Massacre” afişi karşılıyor. Sanki 1909’da 31 Mart gailesi ile baş etmeye çalışan Türk yönetimi Adana olaylarını da kendisi çıkarmış gibi bir hava oluşturulmuş. Arkadaşımız bizim Türk olduğumuzu belirtiyor görevliye.

Hafif ilgili bir bakışla bize tercüman gönderiliyor. Alımlı bir bayan, kendi düşüncesine göre, kendi milletine soykırım uygulayan bir milletin mensuplarına kendi milli davalarını anlatmaya başlıyor.

Abdülhamid posterlerinden, diktatör ve Pontus soykırımı sorumlusu olarak takdim edilen Mustafa Kemal resimlerine, Ermenilere her türlü rahat şartı sağlamak için sayısız eşkiya ve aşiret reyisinin canına kıymak zorunda kalan ve bu yüzden Araplar arasında hiç sevilmeyen Cemal Paşa’nın Ermeni çocuklarıyla olan fotoğraflarından, katil olarak anlatılan Talat Paşa’nın Almanca tasvirlerine kadar pek çok materyalin bulunduğu müzede tercüman bayan büyük bir şevkle milli davasını anlatmaya devam ediyor.



Eski topraklarımız diyor bayan ”Maraş, Malatya, Diyarbakır, Muş, Van…” Bu topraklarda Türkler her türlü katliamı meşru görmüş ve Ermeniler’i, sebebini bilmedikleri bir meseleden dolayı yok etmek için seferber olmuşlardır. Ve başarmışlar da.

Fransız ve Alman ressamların, yazarların ortaya çıkardıkları eserlerle müze bir insanlık dramını yansıtmakta. Ayrıca Türkiye’den Almanya’ya kaçan bir Türk yazarın kitabı da ”İyi bir Türk’ün itirafı” olarak halen satılmakta. Arşivdeki bir filmin tanıtım yazısında yer alan 4 milyon ruha kıymak sözü, yapılan abartılı propagandaların bu halkı ne derece etkilediğini anlamamıza yarıyor. Orta da, Ermenistan’ın dahi müdahil olmadığı muazzam bir propaganda dönmekte.

Hatta müzeye kurulan televizyonlarda sürekli dönen bir film de işin abartısını epey kaçırmış. Bir Osmanlı askeri elinde ekmekle yerde sürünmekte olan Ermeniler’e yaklaşıyor ve köpeklere atar gibi ekmek dilimlerini bu insanlara fırlatıyor. Burada yer alan kaynaklardan da anlaşılacağı gibi, Batı ülkeleri ve Rusya eliyle yürütülen bu propagandalar, Kafkasya’da kontrol edilmesi mümkün bir güç
bulundurmak amacıyla istendiği vakit kullanılmak üzere oluşturulmuş.

Yabancı yönlendirmeli bir muhabbet diyorum buna, çünkü ne bir Türk ne de bir Ermeni baş başa verip de kendi meselelerini tartışma zemini oluşturamamış. Bu da dışarından yönlendirmeli işlerin etkisini arttırmakta. Asıl sorun kendi meselemizin bizler tarafından tartışılamaması.

Tercümana: ”Peki bu işte İngiltere’nin, Fransa’nın ve Rusya’nın sorumluluğu yok mu?” diyoruz.

Onlar Osmanlının karşısındaki kuvvetlerdi. Savaşın doğası gereği düşman taraf onlardı. Sorumluluk Türklerindir” diyor bayan. ”Peki Almanya?” diyoruz. Çünkü bu müzedeki kaynakların çoğu Almanca. ”Evet onlarda sorumlu nispeten. Zaten Yahudiler’e yapılan soykırımın ilhamını Türklerden almamışlar mıydı?” diyor.

Almanya’nın durumuda ayrı bir tartışma konusudur. Alman büyükelçi iki ay sonra katıldığım bir programda Türklerin soykırım anıtını ziyaret etme nezaketinde bulunmadıklarından yakınıyor. Sorularımı kesmeyi tercih etti. Bu baş edilemez bayanın savunmasına hayran kalmamak el de değil. Zaten önümüzdeki yıllarda kendisiyle ilgili pek çok şikayeti müzeyi gezen insanlardan bizzat dinleyecektim.

Müzeden ayrılarak üstteki anıtı görmeye gidiyoruz. Burası 12 büyük sütundan ve hiç sönmeyen bir ateşten yapılmış bir mekan. Arka planda çalan hüzünlü gözyaşı müzikleriyle ortam olduğunca hüzünlü bir mahiyete bürünmüş. Anıtta gözyaşı döken bir adamın alandan ayrılmasıyla bizde anıtın çevresini gezmek için ordan ayrılıyoruz. İleriki parkta dünyanın farklı ülkelerinin liderlerinin diktiği ağaçlardan oluşan ağaç parkı yer almakta. Hatta Türkler aleyhine tuttuğu raporlarla milli hafızamızda yer eden Amerikalı Elçi Henry Morgenthau’nun çocuklarıda buraya ağaç dikmişler.




Burada ufak bir sohbetten sonra Erebuni’ye giderek yemek yiyecek bir yer aradık ve çardaklı bir lokantada yemeye karar verdik. Çünkü anıt, atmosferi itibari ile, insanı sessizliğe bürüyor. Lokantada arkadaşımız buradaki görevli bayana Türk olduğumuzu söyledi. Kadın çok şaşkın bir ifadeyle şimdiye kadar hiç Türk
müşterisinin olmadığını belirtti. Ancak burada da Türk olmak sadece geçiştirilen bir şaşkınlığa sebep oluyor. O kadar…

Kaynak: Ama Hangi Türkler ve Ermeniler-Mehmet Fatih Öztarsu / ötekiadam yayınları kitabından alınmıştır.

Bu yazılarımızada bakabilirsiniz Ermeni Milletinin Tarihi ve Etnik Kökeni , Ermeni Halkının Hristiyanlığı Kabulü ve Dini Değişimi

Barselona Şehri ve İspanyol Dili ve Edebiyat Başkenti

Barselona Şehri ve İspanyol Dili ve Edebiyat Başkenti

Ulusal edebiyat kaynaklarının birikmesinde ana aşamalardan biri, bir edebiyat başkentinin inşaasından geçer. Sembolik bir merkez bankasıdır bu, edebi kredinin toplandığı yerdir. Katalonya’nın hem edebi hem ulusal başkenti olan Barcelon, (Barselona) tıpkı Paris ya da Londra gibi, edebiyat başkentlerinin temeli sayılan şu iki özelliği kendinde birleştirmişti.

Siyasi anlamda liberal olarak tanınma ve büyük bir edebi sermaye hacmi. Barcelona’nın entelektüel, sanatsal edebi zenginliklerinin oluşumu 19. yüzyıla, şehrin büyük bir sanayi merkezi olduğu döneme dayanır. İspanya’ya modernizmi kabul ettirmek için gerekli desteği Katalonya’da bulan Roben Dario, 1901’de Avrupa’dan gönderdiği yazılarında şöyle diyordu: ” Son yıllarda tam da modern ya da yeni düşünce denilen şeyi oluşturarak dünyada ifade bulan evrim burada (Katalonya’da) başlamış ve yarımadanın başka hiçbir yerinde olmadığı kadar yükselmiştir. (…)



(Katalanlar için) sanayici, katalancı, bencil diyebilirler, gerçek şu ki onlar, Katalan olarak kaldıklarından evrenseldir. Barselona şehri yüzyılın başında Els Quatre Gats grubuyla, mimar Gaudi’yle, Adriano Gual’in tiyatrosuyla, yeni kurulan Films Barcelona’yla, Eugenio D’Ors’un düşüncesiyle tanışarak bir kültür başkentine dönüştü.

Siyasi açıdan Barcelona, aynı zamanda iç savaş sırasında büyük bir cumhuriyetçi kale, diktatörlüğe karşı bir direniş yeri haline geldi. Franco rejiminin baskısı özellikle Katalonya’da hissediliyordu. 1960’lı, 70’li yıllarda, diktatörlüğe rağmen, nispeten özerk bir entelektüel hayat gene burada kuruldu. Çok sayıda yayınevi Barcelona’ya yerleşti.

Barselona Şehri

Barselona Şehri ve İspanyol Dili ve Edebiyat Başkenti

Katalan olan ya da olmayan yazarlar, mimarlar, ressamlar ve şairlerin gelmesiyle şehir ulusal çapta hem entelektüel hem de siyasi bir rol üstlenmiş oldu. Frankocu iktidarın hoş gördüğü demokratik ya da liberal bir iç toprak haline geldi. Manuel Vazguez Montalban’ın ifadesiyle, 1970’li yıllarda Barcelona, İspanya’nın siyasi durumu nedeniyle belli bir noktaya kadar demokratik yaratıcılığı simgeliyordu. Burada Madrid’e göre daha özgür bir atmosfer vardı. Ayrıca şimdi olduğu gibi o zaman da, bütün İspanya’nın ve Latin Amerika’nın en önemli yayıncılık merkeziydi.




Barcelona böylece İspanyolca konuşulan dünyanın edebiyat başkenti oldu. Latin Amerikalı yazarlarda Barselona’dan destek alarak kültürel bağlarını onaylayabildiler ve siyasi müdahale olmaksızın Avrupalı okurlara ulaşabildiler. İspanya’nın en ünlü telif hakları temsilcisi Carmen Balcells kariyerine Barselona ‘da, bütün dünyaya Gabriel Garcia Marguez’in telif haklarını satarak başladı. Ardından Latin Amerikalı yazarların romanları 1960’lı, 70’li yıllarda onun ve Carlos Barral gibi Katalan Yayıncıların aracılığı ile İspanya’da yayımlandı.

Bugün yazarlar Barselona’yı edebiyatla bütünleştirerek, edebileştirerek, kurgusal karekterini vurgulayarak bu şehre edebi bir itibar, sanatsal bir varlık kazandırmaya çalışıyorlar. Başta Manuesl Vazguez Montalban, ardından Eduardo Mendoza ve gerek Kastilya gerekse Katalan bir dolu genç yazar (Quim Monzo gibi) Barselona şehri romanların başkahramanlarından biri haline getirip tasvirlerine, mekan ve mahallelerinden bahsederek adeta bilinçli olarak Barselona temeli üzerinde yeni bir edebiyat mitolojisi inşa ediyorlar.

Kaynak: Dünya Edebiyat Cumhuriyeri-Pascale Casanova / Varlık yayınları kitabından alınmıştır

İsrail’e Nasıl Gidilir ve Gezi için Seyahat Tavsiyeleri

İsrail’e Nasıl Gidilir, İsrail para birimi, Yeni İsrail Şekel’idir. Bu para birimi Filistin’de de geçerli. Türkiye’den Ortadoğu’ya giderken özellikle havaalanında para değişimi yapmayın. İsrail’e indiğinizde Lira ve Şekel değişimi yaparsanız daha karlı oluyor.

İsrail ve Filistin’de Türk bankalarına ait bankamatik ya da banka bulmak imkansız. Yanınızda, yolculuğunuz süresince yetecek kadar para taşıyın. Seyahatinizi çok iyi planlayın. Gitmeden önce uzun uzun araştırmalar yapın ve görmek istediğiniz yerleri not alın. Görmek istediğiniz yerlerle ilgili yazılı kaynaklardan bol bol bilgi okuyun. Gittiğinizde, fikir sahibi olabilmeniz için önce bilgi sahibi olmanız gerekiyor.





Ortadoğu’nun siyasi kimliği nedeniyle herkesin kafasında güvenlik sorunu oluşur. Kurallara uyduktan ve uyarıları dikkate aldıktan sonra sorun yaşamazsınız. İsrail’de bürokrasi ve devlete ait, hükümete ait hiçbir varlığı göremezsiniz. Başta Kudüs olmak üzere birçok yerleşim yerinde, Türkiye’de olduğu gibi siyaset, halkın yaşamından çok uzaktır.

İsrail’de araç kullanacaksanız, Türkiye ehliyetleride geçerli.

Hız sınırına uyun. Şerit ihlali yapmayın. Asla emniyet kemeri takmadan yolculuk yapmayın. Arka koltuktaki yolcular için bile geçerli bu kural. Filistin’de ise herhangi bir uygulamaya denk gelmedik. Ancak bölgede çevirmeler, yol kontrolü ve dur ihtarlarına mutlaka uyun.

İklim çöl iklimi olduğu için, mutlaka şapka ve güneş gözlüğü kullanın. Bazı akşamlar serin oluyor, rüzgarlık veya hafif bir hırka işinizi görecektir. Bölgede konaklayabileceğiniz iki şehir bulunuyor. Kudüs ve Tel Aviv. Kudüs’te kalmanızı tavsiye derim. Mistik doku ve dini öğeler, inanın uykunuzu bile
değiştiriyor. Özelikle kutsal mekanlarda ve turistik yerlerde aşırılıktan kaçının. Yasaklara ve kurallara uyun. Sizin için sıradan davranış, başka dine mensup insanı rahatsız edebilir. Size normal gelen bir davranış, başka dine mensup insanı rencide edebilir.

Müslümanlar, Yahudiler ve Hristiyanların yaşam sürdüğü topraklardan bahsediyoruz. Her turistik bölgede olduğu gibi, esnaf para kazanmak adına uğraş veriyor. Esnafın gayretleri sizi bunaltmasın. Sakin ve kararlı bir şekilde dialog kurun. Pasaportsuz dolaşmayın. Profesyonel bir tur şirketi ile gidin. Hatta imkanınız varsa, özel bir programı ayarlayın. Arkadaş grubuyla gitmek yani tanıdıklarla gitmek ve size özel gerçekleşecek kutsal topraklar turu daha anlaşılır olacaktır. İsrail’e nasıl gidilir, sürecini geçti iseniz, mutlaka bir rehber edinin.

İbadet Günleri

Türkiye’den gidecekler, iletişim sorununu nasıl halledecek, tartışmalı bir konu. Dilerseniz İsrail’den de bir GSM hattı alabilirsiniz. Anında, kısa bir işlemle bu hatlara sahip olabiliyorsunuz. Kutsal mekanlarda mutlaka telefonunuzun sesini kısın.

Cuma günleri Kudüs çok kalabalık oluyor. Mescid-i Aksa veya Kubbet-üs Sahra camilerinde namaz kılmak istiyorsanız, çok erkenden gitmenizi tavsiye ediyorum. Yüzbinlerce kişinin aynı anda akın ettiği camilere girip çıkmak kolay olmuyor. Müslümanlara ait olan kutsal mekanların güvenliği, giriş ve çıkışları İsrail asker ve polisinin denetiminde. Kurallara mutlaka uyun.

Cumartesi günleri, Yahudilerin ibadet günleri. Cuma akşamı gün batımından, Cumartesi gün batımına kadar ibadet ediyorlar. Bu ibadetin adı Şabat veya Sebt Günü olarak geçer.

İsrail'e Nasıl Gidilir

İsrail’e Nasıl Gidilir

Yahudilerin dinlenme günü olarak, Cumartesi günü kabul edilir. Yahudiler bugün çalışmazlar. Elektirik ve elektronikten uzak durmaya gayret ederler. Bir Yahudi işletmesindeki otelde Cumartesi günü otel lobisinde internete girme ısrarında bulunmayın. Otellerinde dahi Şabat Asansörleri bulunuyor. Katlar arasında tek tek duruyor. Binenler asla düğmelere dokunmuyor. Şabat günü Ağlama Duvarı çok kalabalık oluyor. Güvenlik üst düzeyde gerçekleşiyor. Kurallara dikkat edin.





Pazar günü ise Hristiyanların ibadet günü. Özellikle Diriliş Kilisesi kalabalık oluyor. İbadetlerin merkezi Kudüs’te az önce de söylediğim gibi, özellikle kutsal mekanlarda aşırılıktan kaçının. Bol bol fotoğraf çekin. Ziyaret ettiğiniz yerlde insanlık adına, Allah adına birçok olay gerçekleşti. Ortadoğu, Akdeniz ve Türk mutfakları birbirine çok yakın. Özellikle Filistin’de ve İsrail’in Arap mahallelerinde hazırlanan sofralarda yabancılık çekmiyorsunuz.

Müslüman ve Yahudiler koşer lokantalarında yemek yiyor. Koşer; Yahudilerin inancına göre, yenilmesi ve kullanılmasında dinen bir sakınca bulunmayan helal ürünler demektir. Müslümanlıkla birbirine yakın kuralları bulunur. Domuz eti yemezler mesala. Bu tür işletmelerde de asla domuz eti satılmaz. Koşer Restaurantlarında, kapıda sizi karşılayan görevliye, koşer demeniz yeterli. Sizi koşer diyerek davet edecektir.

Kaynak: Can Karaman – İsrail’de 10 Gün / ötekiadam yayınları kitabından alınmıştır.

Zeytindağı Nerede Hangi Ülkede ve Nasıl Gidilir?

Zeytindağı Nerede Hangi Ülkede

İsrail’e ilk geldiğimiz günün akşamında, otele eşyalarımızı dahi bırakmadan uğradığımız yerdi Zeytindağı. Otele gitmeden önce, yolumuzun üzerinde olduğu için, otele geçmeden görmek istedik. Özellikle müslümanların günün 24 saati bulunduğu bir yer. Hristiyan ve Yahudilerce de ziyaret ediliyor. Rehberimiz Zeytindağı’nı izleme platformunda durdu.




Bizden başka beş altı kişi daha vardı. Arap olduklarını rehberimizden öğrendik. Nargilerlerini çıkarmışlar ve Zeytindağı’nın hafif esintisinde muhteşem bir akşam yaşıyorlardı. Rehberimiz bu noktada gündüzleri adım atmanın imkansız olduğunu söyledi. Tevrat’ta ve İncil’de de adı geçen bir yer burası. Tur otobüsleri ve tur rehbeleri hergün binlerce Hristiyan ve Yahudi’yi ayrıca Müslüman kafileyi bu noktaya getiriyormuş.

Yaklaşık yarım saat atmosferine biz de kapıldık. Hemen karşımızda Mescid-i Aksa ve Kubbet-ül Sahra Camii. Yanında Ağlama Duvarı. Bitişiğinde ise Kıyamet Kilisesi. Altımızda ise binlerce mezarın bulunduğu devasa bir mezarlık. Rehberimiz eşliğinde otele döndük. Ertesi sabah uyandığımızda buraya geleceğiz kısmetse… Ve işleyeceğizmi konular, eminim ki sizleri de bizim gibi hayrete düşürecek.

Ertesi sabah yaklaşık sekiz saat önce bu tepedeydik. Kahvaltı faslımızı kısa tuttuk. Artık Zeytindağı’nı gündüz gözüyle görebiliyoruz. 150 binden fazla mezarın varlığı tüylerimi ürpertti. Mezarlıklarda bazı ünlü şahsiyetlerde yatıyormuş. Dağın deniz seviyesinde en yüksek yeri 809 metre civarındaymış. Mezarlıklardaki yerler Musevi, Hristiyan ve Müslüman olan ölmüş kişilere ait yerlermiş.

Çekimden önce uçuruma biraz daha yaklaştım. Mezarlıkların başlarında haham ve papazları gördüm. Ölenler için dua ediliyordu. Hatta bir tanesi yeni defnedilmiş. Başında ailesinin de olduğu bir tören gerçekleşiyordu. Çekim için son hazırlıkları yaptık. Teknik olarak bir eksiğimiz yok ancak içerik olarak kafamda soru işaretleri var. Hangi konudan başlasak?

Ömer beye hangi sorları sorsam? Kıyamet günü burada mı başlayacak? Sırat köprüsü nerede kurulacak? Kutsal topraklarda tövbe kapısının sırrı nedir? Dünyanın neden en pahalı mezarlığı burada? Ünlüler neden buraya gömülmek istiyor? Kafamda bu sorular, kolayca seçemiyorum.

Ömer Bey nereden başlasak?

zeytindağı nerede

Zeytindağı Nerede Hangi Ülkede ve nasıl gidilir

Dr. Ömer Çelakıl: İlk önce buradan başlayalım. Bu bölgenin Yahudi mezarlığı olduğunu biliyoruz. Dünyaca ünlü isimlerin buradan mezar satın almak istediğini de biliyoruz. Pahalı bir yer… İşte o mezarlık burası.

Kıyamet günü için Yahudiler, Yahudi milletinin kurtarıcısı Mesih’in Zeytin Dağı üzerinden Kudüs’e geleceğine inanıyor. Zeytindağı’nın yamaçlarında Musevi mezarlıklarının bulunmasının sırrı budur.

Dr. Ömer Çelakıl: Bazı Musevi inanışlarına göre Kıyametinde burada Sırat Köprüsünün de buradan Zeytindağı ile Mescid-i Aksa arasında inşa edileceğine inananlar var. Hristiyanlar için de önemli Zeytindağı. Barnabas İncil’i 10. Bölümünde, Meryem oğlu İsa’nın Zeytin Dağı’nda Allah’a ibadet ederken kendisine peygamberlik görevi verildiği anlatılır.




Zeytindağı aslında baktığımız zaman Hz. İsa için çok önemli bir yer. Kıyametle ilgili, Kudüs’le ilgili bir takım işaretler var. Senin gelişinin alameti ne olacak onlar yeniden bir geliş bekliyorlar. Sakın sizi kimse aldatmasın. Bunların olması gerek diyor. Ve diyorlar ki sizler savaş sözleri işiteceksiniz yani cenk edilecek.

Kader var bunların olması gerek diyor. Savaş seslerinin yükseleceği… Burada yer yer kıtlıklar olacağını bunlar bakın kıyamet işaretleri. Peygamberimizde söylüyor. Bütün bunlar ağrıların başlangıcıdır.

İnanışa göre yaradınımız, Hz. İsa’ya Zeytindağı’nda dua ettiği sırada peygamberlik görevini verdi. Romalılar, Hz. İsa’yı son vaazını verdiği Zeytindağı’nda ele geçirdi. Buralar enerji merkezleri. Keşfedilmeyi bekleyen enerji noktaları var zamanla belki anlaşılır.

Ömer Bey ayrıca burada bir tövbe kapısı olduğu söyleniyor.

Dr. Ömer Çelakıl: Şurada tövbe kapısı var. Tövbe kapısının olduğu yer Müslümanların mezarlığıdır. Osmanlı’nın Kudüs’te çok önemli izleri var. Burası Osmanlı döneminde, Kanuni Sultan Süleyman döneminde yapılmış. Surların uzunluğu yaklaşık 4 kilometre olduğu söyleniyor.

Kaynak: Can Karaman – İsrail’de 10 Gün / ötekiadam yayınları kitabından alınmıştır.

Avustralya’nın Doğu Timor’u Sömürmesi

Doğu Timor ve Avustralya’nın Doğu Timor’u Sömürmesi Ülkeniz zayıf ve yoksulsa ve zengin komşunuzda ortak kullandığınız, doğal kaynak açısından zengin bölgeden sizi mahrum bırakarak kaynakları utanmadan talan ediyorsa; ne yapabilirsiniz? Doğu Timor, hala umutsuz ve insanlarını doyurmaktan aciz.

Asya’nın en yoksul ülkesi, geçtiğimiz günlerde bağımsızlığının ikinci yılını kutladı. Nüfusunun yarısı işsiz ve en az yarısı da cahil. Doğu Timor en başından beri güçlü komşusu Avustralya tarafından şiddetle aşağılandığını hissediyor. İki ülke de Timor denizinin altındaki muazzam petrol ve doğalgaz kaynakları için uzun ve acı bir münakaşaya girmiş durumdalar.




Bu kaynakların meydana getirmiş olduğu potansiyel o kadar büyük ki, eşit paylaştırıldığında, Doğu Timor ekonomik olarak kendine yeter duruma gelecek, acil sosyal sorunlarını çözebilecek. Avustralya, uluslararası kanunları hiçe sayarak, genellikle açık ve doğrudan, çaresiz Doğu Timor hükümetinin yüzüne de gülerek, zorba ve göz korkutan bir yaklaşımı tercih etti. Sadece Doğu Timor’un acımasız Endonezya işgali altında olduğu sürece, Suharto hükümet ile yapmış olduğu sınır anlaşmasını geçerli sayıyordu.

İngiliz haftalık haber dergisi The Ekonomist, durumu şöyle özetliyordu:

Tartışmalı doğal kaynakların bir kısmı Timor Aralığı olarak bilinen bölgede bulunmaktadır ve Avustralya ile Endonezya 1972 yılında deniz sınırlarını belirlemiştir. On yedi yıl sonra iki ülke, buradan elde edilecek gelirleri eşit olarak paylaşmak üzere bir anlaşma imzalamışlardır. Başkan Gusmao, o dönemde Doğu Timor’un Endonezya işgali altında bulunması sebebi ile bu anlaşmanın yasa dışı ve kanuna aykırı olduğunu savunmuştur.

Bağımsızlık zamanında Avustralya, geçici bir anlaşma imzalayarak ortak gelişim alanından elde edilecek gelirin %90’nını Doğu Timor’a bırakmayı kabul etmişti. Bu anlaşma, Bayu-Undan doğalgaz sahasını da bu yıl üretime geçmek kaydıyla kapsamaktadır.. Ancak bu anlaşma, 1999’dan beri tüm gelirini kendisine
aldığı, daha kazançlı doğalgaz bölgelerinin bulunduğu Greater Sunrise’ın büyük bir kısmını ve Laminaria-Corallina petrol bölgesini kapsamamaktadır.

Doğu Timor Başkanı Xanana Gusmao, üçüncü bir tarafın hakemliğinde olmak üzere birkaç çözüm önerisinde bulundu. Ama Avustralya müzakereye yanaşmadı. Uluslararası adalet mahkemesi’ninde hakemliği artık geçerli olmayacaktı. Çünkü Avustralya deniz sınırlarını Doğu Timor bağımsızlık kazanmadan önce geri çekmişti. Doğu Timor başkanı Mari Alkatiri, kaynakların eşit şekilde paylaştırılması durumunda ülkesinin 12 milyar dolar değerinde petrol ve doğalgaz elde etmiş olacağını iddia ediyordu.

Doğu Timor nerede

Doğu Timor

Doğu Timor hükümeti, Avustralya ve Doğu Timor arasındaki bu sorun çözülene kadar petrol ve doğalgazdan elde edilen gelirin birikeceği bir emanet hesap açılmasını teklif etti.

Ancak bir Avustralya gazetesi olan The Star’a göre, iki ülkeyi ayıran 600 millik deniz seviyesinin ortasına bir sınır koymayı kabul etmemişti ki Doğu Timor’un da istediği tam olarak buydu. Bu arada Avustralya hükümeti, Doğu Timor hakkında aşağılayıcı bir dil kullanıyordu.

Avustralya ABC News kanalından Alexander Downer, bir süre önce Doğu Timor’daki sefalet, Avustralya’nın tartışmalı enerji rezervlerini deniz sınırına çekilmesi için bir gerekçe olamaz. Bütün saygımla söylüyorum, artık büyüyün. Papua Yeni Gine ile karşılaştırıldığımızda inanılmaz derecede zenginiz. Yeni Zelanda’dan 6-7 kat daha zenginiz. Bu demek değildir ki, bu sorunun çözümü için kendi bölgelerimizi terk edeceğiz. Siz ekonomik farklılık meselesini kendinize yardım programına dönüştürüyorsunuz, şeklinde bir açıklama yaptı.




Doğu Timor’a bazı yardım programları Avustralya’dan gelmekteydi. Bununla beraber karın yaklaşık %10’u Avustralya’nın tartışmalı bölgede bulduğu petrol ve doğalgazdan geliyordu. Kaynak keşif de daha sadece başlangıç aşamasındaydı. Nisanda ki sonuçsuz görüşmelerden sonra (Doğu Timor ayda bir görüşmeler
yapılmasında ısrar ederken Avustralya, bir sonraki Eylül ayından önce olmamak kaydıyla sadece senede 2 kere görüşme yapılmasını istiyordu) Alexander Downer tehditkar şekilde: Doğu Timor, onlar için yaptıklarımız düşünülürse, Avustralya’yı zorbalıkla suçlayarak büyük bir hata yapmıştır dedi.

Avustralya, çok da eski olmayan geçmişini unutarak Doğu Timor’a yapmış olduğu yardım hakkında böbürlenmekten hoşlanıyordu.

Şubat 1942’de Japon İmparatorluk ordusu (Doğu Timor’un başkenti) Dili’ye 20 bin asker çıkarmış ve bu Portekiz kolonisini işgal etmişti. Japonlar oradan Avustralya’ya saldırmaya hazırlanıyordu. Avustralya kuvvetlerinin yanında savaşan Doğu Timor askerleri büyük kayıplar vererek kahramanca dövüşmüştü. Bu direnişin Avustralya’yı kendi topraklarında korkunç bir savaşa girmekten kurtardığı anlatılır hep.

Avustralyalılar çekildikten sonra Japonlar, Doğu Timor halkından korkunç bir intikam aldılar. 1930 yılında 472 bin olarak bilinen Doğu Timor nüfusu, 1946’da 403 bine gerilemişti (mümkün olan iki en yakın nüfus sayımına göre) Doğu Timor, Portekiz’den bağımsızlığını elde ettikten sonra 7 Aralık 1915 yılında
Endonezya’nın işgaline uğradı. Yirminci yüzyılın en acımasız soykırımlarından biri olan işgal sırasında nüfusunun üçte birini kaybetti. ABD ve Avustralya, çok büyük bir hata yaparak Suharto’ya ve askerlerine yeşil ışık yaktı.

Doğu Timor, şimdiye kadar ne Endonezya’dan, ne de işgale destek veren ülkelerden tazminat alamamıştı.

Avustralya’nın Doğu Timor’a, bağımsızlık halk oylamasından ve Cakarta yanlısı milislerin yaptığı katliamlardan sonra çok uluslu bir güç gönderdiği bir gerçekti. Avustralya’nın Uluslararası Adalet
Mahkemesi’nde deniz sınırları haklarını Doğu Timor bağımsızlık kazanmadan önce geri çekilmiş olması aleyhlerinde bazı söylentiler yapılmasına neden olabilirdi. Avustralya için çok önemli doğal rezervler konusunda dünyanın en büyük dördüncü nüfusuna sahip Endonezya’ya kabadayılık yapmaktansa, küçük ve savunmasız bir ülkeye bunu yapması daha kolaydı.

Sömürgeci ihmallerden, korkunç işgal ve saldırılardan kurtulanlardan arta kalan 760 bin kişi, Asya’nın en fakir ülkesi Doğu Timor’u meydana getirmektedir. Ülke, büyük yayıncı kuruluşların kameralarından çok uzaktır. Çok az gazeteci dünyanın bir ucundaki bu bölgeye gelmeye zahmet ediyor. Bu ülkenin çıkarlarını
koruyacak bir donanması ya da kuvvetleri bulunmamaktadır. Ancak yeni okullar, hastaneler, yollar ve ev yardımları ödemelerini yapabilecekleri mümkün kılacak kadar doğalgaz ve petrolleri var. Aslında Doğu Timor’un yardımdan çok, uluslararası adil bir hakemliğe ihtiyacı var.

Sorun ise, güçlü komşunun bu meseleyi kapatmak istemesi ve onları susturmaya çalışmasıdır. Görünüşe göre hiçbir uluslararası yapı, Avustralya’ya ne kadar hatalı olsa da, ne kadar küstahça ve adaletsizce davransa da, Avustralya gibi bir ekonomik güce karşı çıkma cesaretinde ya da isteğinde olmayacaktır.
Geçenler de Başkan Gusmao, Biz Avustralya’yı suçlamıyor, sadece gerçekleri söylüyoruz diyordu. Sorun, bunları duymak isteyen birilerinin olup olmadığıdır. Hepsinden öte, birileri jeopolitik çıkarlar yüzünden acılar çeken bu fakir ama onurlu ülkeyi savunmak için bir şeyler yapacak mı?

Kaynak: Andre Vltchek-Batı Terörü / bilim+gönül yayınları kitabından alınmıştır.

Bir Yazarın Gözünden New York Şehri

Bir Yazarın Gözünden New York Şehri , New York’u takdir eden de vardı; hor gören de; seven de vardır, nefret eden de. Ama bu şehri bir kez ziyaret eden bir kişi asla ona karşı kayıtsız kalamaz. Bazılarına göre, burası dünyanın en kozmopolit şehri ve kültür başkentidir. Diğerlerine göre işe, gökyüzüne uzanan bir canavar, küresel ekonomik gücün iğrenç merkezi, çürümüşlük ve tanımlanamaz zenginliğin olduğu yer, bir imparatorluğun simgesidir. Ya da tüm bu saydıklarımızın bir bileşimidir.




Nev York yıllardır benim mekânım,. Ben burada yetişkin bir erkek oldum. Orta Avrupa’dan getirmiş olduğum ırksal önyargılarımı burada yıktım, yüzlerce farklı kültür, gelenek, ve hayata yaklaşım içerdiğini gördüm. Dünyanın yuvarlak olduğunu burada keşfettim. East Village’de sayısız solcu ve ilerici kitapçı
keşfettim. Harlem’deki Baby Grand’de cazla tanıştım.

Haftada Bir kez Metropolitan Operası’nın en arka ve üst sıradaki altı dolarlık ayakta izleme odasından faydalandım. Benim Nev York’um canlı, geleneksel müzik çalınan Hint restoranları, sanat filmleri gösterilen çeşitli ve entelektüel zenginlik taşıyan sinemaları olan, tüm dünyadan insanların yaklaşımlarının çarpıştığı bir yerdir.

Fiziksel olarak şehri terk etmiş olsam da orası hep benim yerim yurdum, kimliğim ve ağırlık merkezim olarak kaldı. Son beş yılda dünyanın pek çok yerinde yaşadım: Orta ve Güney Amerika, Asya’da ve Güney Pasifik’te. Yeni yerler keşfetme arzum ABD’nin basık, sıkıcı siyasi ortamı beni Nev York’tan altı sene uzak tuttu.

Uzak kaldığım süre uzadıkça içimdeki şüphe de büyümekteydi. Sevdiğim, çok yakından tanıdığım Nev York’tan geriye bir şey kalmamış olmasından korkuyordum. Sonra birden dönmem icap etti. Suharto’nun Endonezya’daki acımasız diktatörlüğünü konu alan filmim “ Terlena – Bir Ulusun Yok Edilmesi”, East Village sinemalarında gösterime giriyordu.

Ayrıca kitaplarımdan birinin yayıncısıyla da görüşmem gerekiyordu. Görünüşe göre başka seçeneğim yoktu ve Nev York’a biletimi ayırttım. Singapur’dan 18 saat süren uçak yolculuğu çok yorucuydu ve bitmek bilmedi. Uzaktayken nasıl bir şehre doğru yaklaştığımı görmek için yeterince zamanım olmuştu.

Ülkedeki en açık görüşlü şehirlerden biri olan Nev York ardı ardına sağcı belediye başkanlarını göreve getiriyor, ülkenin en büyük şehri, aşırı piyasacı ve “neokon” lar tarafından yönetiliyor, zengin dünyanın başkenti birleştirilemez farklılıklar yaratıyordu. Nev Yorkta bana ait bir şeyler kalmış mıydı? Hâlâ eski kitapçılar, avangart tiyatrolar ve salaş ama muhteşem caz kulüpleri var mıydı?

Arkadaşlarım bana Nev York’un değiştiğini yazmışlardı.

Suç oranı aşağı, kira oranları yukarı fırlamıştı ve sonuç olarak genel Nev Yorklular artık Manhattan’da yaşayamaz olmuşlardı. Arkadaşlarım beni Nev York’ta artık her yerde mağaza ve restoran zincirleri olduğunu ve şehrin eşsiz dokusunun hızla yok olduğu hakkında uyarmışlardı.

Uçakta kısa bir uyku çekerken, beni tamamen bilmediğim, ışıklar saçan, post-modern çelik ve cam tasarımlı, ihtişamın ve çekiciliğin gezegende kalan tek merkezi olan Nev York’a götüren garip bir rüya gördüm (kâbus demek daha mı doğru olur acaba?) Bu rüyada tüm Nev York şehri üst sınıf yaşantının tadını çıkarıyor, üçüncü dünyanın ve emeğinin sırtından zenginleşiyordu.




New York Şehri, duyarsız, merhametsiz, küstah, aşırı pahalı ve özel kişilere açık bir ana-kent haline gelmişti. Birden uyandım. Singapur Hava Yollarına ait fabrikalar ve depolarla etrafı çevrilmiş olan Nev Jersey Nevark havaalanına iniş yaptı. Yarım Saat Kadar sonra Afrika kökenli bir Amerikalının takdirinde, 65 dolar tutan Manhattan yolculuğuma başladım.

Taksi sürücüsü mevcut yönetim hakkında sonu gelmez hakaretler yağdırıyordu. George’u birkaç evcil hayvanla kıyasladı. Ben de arka koltuğa rahatça yerleşerek, onun yolculuktan daha renkli olan monologunu dinlemeye koyuldum . Tüm söyledikleri anlamlıydı. Ekleyecek bir şey bulamadım.

Holland tüneli çok sıkışık olduğundan ara yollardan, köhne semtlerden geçerek Lincoln tüneli’ne ulaştık. Öncekiyle aynı karmaşa burada da vardı, fazla bir şey değişmedi. Yine de mekânım gibi görünüyordu. Geldiğim ilk gece, tanınmış bir konser piyanisti olan arkadaşımın verdiği dâvete katıldım. Üzeri örtülü,
Steinway marka büyük bir piyano, oturma odasının yarısını kaplıyordu ve yer darlığından yiyecek ve içecekler piyanonun üstüne konulmuştu. Kız arkadaşı çok lezzetli şeyler hazırlamıştı. Her şey çok aşina geliyordu.

Birkaç gün sonra, harap olmuş varoşlardan yayın yapan sol görüşlü bir televizyon kanalını ziyarete gittim.

Oraya gittiğimde, adına “stüdyo” dedikleri daracık kapsüllerle çalışan, ortalamanın çok üstünde gelire sahip insanlarla karşılaştım. Bu arada ortalama bir insanın yılda vergiler hariç 75 nin dolar gelire sahip olduğunu öğrendim. Herkesin aklında sadece para vardı. Ev kredisini, sağlık sigortasını, kira kontrollü daire kredilerini kaybetmekten korkan insanlar da vardı. Bu da bana tanıdık geliyordu ama daha ileri gelişmeler de vardı.

Ucuz ve muhteşem restoranların sayısı hem çok azalmıştı, hem de birbirinden çok uzak kalmışlardı. Yukarı Batı tarafındaki Çin ve Yunan restoranları neredeyse ortadan kaybolmuştu. Pizzacılar hamurlarını inceltmişlerdi. Şehir aşırı pahalı, sözde Akdeniz taratorya ve bistrolarıyla dolmuş, geleneksel
mahallelere düzinelerce tez-yemek (“fast-food”) restoranları gelmişti.

Birçok bağımsız kitapçı kapanmış, yerlerine Barnes & Nobles gibi kitap süpermarketleri açılmıştı. Tower Records ve Virgin, müzik satın alabileceğiniz tek yer hâline gelmişti. West Broadway’deki galeriler kapanmış, yerlerine Dolce Gabbana ve diğer butikler açılmıştı. East Village’da birkaç dükkan ve restorandan başka neredeyse hiç “yıkıcı” kitabevi kalmamıştı.

42. Cadde geri dönüşü olmayacak bir şekilde G sınıfı kurumsal pornografiye dönüşmüştü. Birkaç blok ötede, birilerinin aklına Colombus meydanı’nda yeni bir alışveriş merkezi yapması gelmesiyle, Nev York’tan çok Manila Veya Cakarta’ya benzeyen yapışkan ve ışıltılı bir yer olmuştu. Mimari fiyaskonun basın tarafından büyük bir başarı olarak gösterdiği, MoMa’nın (Modern Sanatlar Müzesi) yeniden açılışına gittim (giriş ücretinin bu günden itibaren 20 dolar olduğunu öğrendim).

Manhattan, ülkedeki sosyal sorunların hassas bir göstergesi olmuştur.

Dilenciler ve evsizler, yedi haneli gelirlere sahip insanlarla aynı sokakları paylaşmaktalar. New York Şehri ‘nin güzelliği buydu ; kimse gerçeklerden kaçamaz; sosyal sorunların farkına varmaya zorlanırlar. Manhattan sokaklarında dilencilerin sayısının çok azaldığını fark ettim. Zengin mahallelerde neredeyse hiçbir fakır insan göremedim. Bana, onların bir çöp, pislik gibi dışarı atıldıkları, süpürüldükleri söylendi. Bu anlamda Nev York da Vaşington D.C., ve Johannesburg’tan farkı olmaksızın tercih edilmiş bir kent hâline geliyordu.

“Sıfır Noktası” ziyaret ettikten sonra kent merkezi dışına bir e-tren yolculuğu yapmaya karar verdim. Arkadaşımla birlikte arabaya bindiğinizde ilk gördüğümüz şey yerde yatmakta olan yaşlı bir adam oldu. Gözlükleri, fotoğraf makinesi ve diğer eşyaları yerlere saçılmıştı ve bileğinde bir hastaneye ait plastik bant vardı. Bir kondüktör bulduk ve âcilen sağlık ekiplerini çağırmasını istedik.

Kısa bir tereddütten sonra bunu yaptı. Tren on beş dakika boyunca durdu. Sonra polis geldi. Ellerindeki coplarla “Hadi dostum! Kalk artık” diyerek yatan adamı dürttüler. Bir dakika sonra üç itfaiyeci araca girdiler. Ama onların orada bulunmaları son derece anlamsızdı. Sonunda adam ayağa kalktı ve araçtan dışarı yuvarlandı . Sağlık ekipleri gelmedi. Arkadaşım “Bu şehirde kalp krizi geçirmek istemem” şeklinde bir yorum yaptı.

New York Şehri ‘nin fakir mahallelerinden bahsetmiyorum.

Onların neye benzediğini hepimiz biliyoruz. Gerçek sefaleti anlatmıyorum. Yukarı, Doğu ve Batı yakasından, Vest Village ve So-Ho’dan ve şehrin hâli vakti yerinde insanların yerleşmiş olması gereken yerlerden bahsediyorum. On gün sonra Nev Yorklu’ların, her şeye gücü yeten imparatorluğun kibirli, kendinden emin sakinleri olmadıklarını gördüm. Pek çoğu herhangi bir büyük şehirdeki insanlar gibi meşgul ve yorgun görünüyorlardı. Filipinlerdeki gibi çocuk işçilere dayalı bir düzende abartılı müsrif ve savurgan bir yaşam sürmüyorlardı.

Bu imparatorluğun dünya üzerindeki kontrolü, Nev Yorklu’ları tasasız ve ciddiyetsiz hale getirmemiş, onlara fazla bir güvenlik vermemişti. Tüm dünyadaki para Nev York bankalarından ve borsasından geçiyor ama sonuç olarak elitlerin ceplerini dolduruyordu. Geçmişte pek çok imparatorluk komşularını ve uzak ülkeleri fethetmiş, parçalamış ve sömürmüştür. Bu yağmanın büyük bölümü kaçınılmaz olarak yöneticilerin elindeydi.

Kalanı genellikle halk arasında paylaştırılıyordu. Bu anlamda Amerikan imparatorluğu eşsizdir. Ganimet sınırlı kişilerin cebine girer. Amerikan halkının büyük kısmı bu fetihler ve dış keşifler için vergi öderken karşılığında neredeyse hiçbir şey elde etmezler. İmparatorluk yağmaya devam ederken, normal halk da kendi hayatlarını sürdürmek için çalışmalıdırlar. Temel ahlâkî konuları unutmayı tercih etseler de Amerikalıların kendilerine şu basit ve pratik soruyu sormaları gerekir: “Bizlerin -bu imparatorluğun
vatandaşlarının ülkemizin dünyada üstlenmiş olduğu rolden bir kazancı var mı? Eğer yoksa kimin var?”

Kaynak: Andre Vltchek-Batı Terörü / bilim+gönül yayınları kitabından alınmıştır.

Bir Gazetecinin Gözünden Endonezya

Bir Gazetecinin Gözünden Endonezya

Bir Gazetecinin Gözünden Endonezya Cakarta’da bu ilkbaharda yeni açan bahar çiçeklerinin kokusu yoktu. Kızlarda renkli elbiseler, kısa etekler giymiyorlardı. Barikatların önünde gitar eşliğinde tutkulu kucaklaşmalar gerçekleşmiyordu. Neredeyse hiç uzun saçlı insanda yoktu.

Onun yerine yanan binalar, kırık camlar, biber gazı, cankurtaran ve polis arabalarının sesleri, gökyüzüne doğrultulmuş öfkeli ve isyankar yumruklar vardı. Daha iyi, daha dürüst ve daha yaşanılır bir ülkenin özlemi, değişim isteği ve bir devrimin başlangıcı görünmekteydi.




Cakarta sokaklarında, ülkenin seçkin okullarından biri olan Trisakti Üniversitesi’nin öğrencilerinin polis tarafından vurulup öldürülmesi sonucu, Cakarta, Başkan Suharto’nun ABD destekli diktası aleyhinde kendiliğinden isyana başladı. Öğrenciler en ön saflarda bekliyorlardı. Onları mağdur edilmiş kitleler takip etti ve sonradan onlara şaşırtıcı olarak artık iyice küçülmeye başlamış olan orta sınıf katıldı.

Tüm dünya dördüncü en büyük nüfus sahip bu ülkenin yozlaşmış ve acımasız rejimine karşı başkaldırısının resimlerine bakıyordu. Bazılarına göre, Endonezya özgürlük için savaşıyordu; diğerlerine göre ise, iyice anarşiye gömülüyor, yönetilemez hale geliyor ve hızla bölünmeye doğru gidiyordu. Cakartalı yoksullar, Çinlilere ait dükkanları talan edip, kadınlara tecavüz de ederek ve mağazaları yağmalayıp buzdolabından ayakkabıya kadar her şeyi alıp götürmüşlerdi. Karmaşa sokaklara taşmıştı; apaçık ortadadır ki, bu ayaklanmanın başında birileri olsa bile kalabalık denetimden çıkmıştı.

Trisakti Üniversitesi’nin rejime karşı başlayan bu ayaklanmanın karargahına dönüşen bilgisayar odasında öğrencilerle bir araya geldim. İçlerinden bir tanesinin adı, Sureş’ti. İyi bir insana benziyordu, iyi eğitimliydi ve terbiyeliydi. Gözleri uykusuzluktan kızarmıştı, karanfilli sigarasını tutan eli titriyordu ve üzerinde günlerdir yıkanmamış bir gömlek vardı.

İlk buluşmamızdan sonra rahat otelimi terk ederek onların karargahına taşındım ve onlar gibi masaların ve kabloların altında yerde yatmaya başladım. Sayısız toplantılarına katıldım. Hayatlarını bir kenara koyup büyük, karmaşık ve yaralı ülkeleri için onları savaşmaya iten ne olduğunu öğrenmeye çalışıyordum. (Bir Gazetecinin Gözünden Endonezya)

Bir noktada klişelerimi terk ederek öğrenci önderine sordum:

O zaman burası sizin için 1968’in Sarbonne, Paris’i ya da Meksika’sı değil mi? Ardından uzun bir sessizlik oldu. Yanılıyorsun dedi sonunda. Onlar Batı da serbest aşk için savaştılar, kendi ebeveynlerine, ailelerine, profesörlerine ve kendi kültürlerine karşı ayaklandılar. Biz ülkemizi seviyoruz, ailemizi ve öğretmenlerimizi seviyoruz ve saygı duyuyoruz. Evlerimize ve sınıflarımıza dönebilmek için ölüyoruz. Yorgunuz ve aklımız karışık. Tek istediğimiz, ülkemizin tekrar hukuk kuralları ile yönetilmesi. Yolsuzluğun bitmesini ve adaletin gelmesini istiyoruz.

Daha önce sokaklarda çıkan isyanlar hakkında zihnimde oluşan şüpheleri yok eden dürüst bir cevaptı. Bu bir devrim değil; Endonezya’yı yerle bir edecek ve öngörülebilen bir geleceğe kadar temel bir değişiklik yapılamayacak hale getirecek olan gerçek bir isyandı. Kısa bir süre sonra Suharto rejimi çöktü. Aradan altı yıl geçmesine rağmen Endonezya hala özel çıkarların idare ettiği, asker desteğini almış küçük çıkar grupları tarafından yönetilen, inatçı ve tutucu bir ülke.

Bir süre önce Endonezya’da iki tane ilgisiz gibi görünen kanun çıkarıldı.

Bunlardan bir tanesi bir kadın ve bir erkeğin aralarında akrabalık ilişkisi ya da evlilik bağı olmadan birlikte yaşamalarına yasak getiriyordu. Diğer kanun ise, 1966’da yürürlüğe giren ve özellikle PKI gibi komünist fırkaları yasaklayan yasayı yeniden onaylıyordu. PKI, 1965’te Sukarno’ya karşı, ABD desteği ile Suharto tarafından yapılan darbe sonrasında yasaklanmıştı.




Bu hareketin insan maliyeti 500 bin ila 1,2 milyon hayattı. Genel olarak Sukarno’yu destekleyen Komünist fırka tek başına bırakıldı ve darbeyi örgütlemekle suçlandı. (aslında darbe Suharto tarafından desteklenmişti). Üyelerinden derhal topluca kurtulmuşlardı. Kurbanların arasında Çinli azınlıklar ( saçma bir şekilde komünist Çin’e destek vermekle suçlanıyordu) ve de yeni rejim karşıtları, profesörler ve aydınların bulunduğu ileri görüşlü kimseler bulunuyordu.

Tam bağlılık talep eden diktatörlük, entelektüel ve yaratıcı düşüncelerin rejimin en büyük düşmanı olduğunu düşünüyordu. Pop müzik dahil olmak üzere kökeni ne olursa olsun her türlü yerel kültüre (genellikle halk müziği ve oyunları olmak üzere) yıkıcı bir tebliğ taşımamak kaydıyla izin veriliyor, hatta teşvik ediliyordu.

Endonezya uzun ve sancılı bir entelektüel bozulma dönemine giriyordu. Çin kültürü, lisanı ve karakterleri yasaktı. Hala da öyledir. Eğitim sistemi yaratıcılığı engelliyor ve bayağı bir devlet propagandası yapılıyordu. Sapkın milliyetçilik büyük bir gayretle destekleniyordu. Cakarta’da bile yabancı film işlerine girilemiyordu (Holivut hariç). Promoedya Ananta Toer gibi yazarlar toplama kamplarına yollanmıştı. Düzenin iki temel direği aile ve din olmuştu. Dinsizlik suçtu. Herkesin kimlik kartından beş resmi dinden birine (Müslüman, Katolik, Protestan, Budist, ya da Hindu) mensubu olduğu yazılmalıydı. (Bir Gazetecinin Gözünden Endonezya)

Asker, polis kaynakları, ve gizli servise ek olarak, rejimin, nüfusu idare etmesini kolaylaştıracak ılımlı bir güce ihtiyacı vardı. O da din’di. Bu son derece faydacı bir hareketti; oysa Suharto’nun kendisi inançlı biri değildi. Aşırı sağ yönetimler tarafından hiçbir sosyal harcama yapılmadan yönetilen hemen hemen tüm yoksul ülkelerde ”güçlü aile” yapısı, son derece önemli bir sosyoekonomik öğe haline gelmişti. Ebeveynlerin çocukların eğitimi için büyük fedakarlıklar yapmaları bekleniyordu. Daha sonra da yaşlıları desteklemeleri istenmeye başlandı. (aynen Latin Amerika ve Afrika’da olduğu gibi)

Bağımsız ve ödenebilir ev yardımları yerine, aile üyeleri arasındaki sevgiyi göstermek amacıyla tek bir evde iki-üç nesil bir arada yaşıyordu.

Aileler bunu kabul ettiler, başka seçenekleri yoktu. Aile içi destek, aile üyelerinin hayatta kalabilmeleri için seçkin bir yöntem haline gelmişti. İşlemin dili baş aşağı olmuştu. Gereklilik erdem hayatta kalma da aile sevgisi olmuştu. Hükümet arta kalan aydın ve özgür düşünenlerden kurtulurken, çocuklara geleneksel halk oyunları ve şarkılar öğretiliyor, ülkelerini sevmeleri ve yaşlılara ve öğretmenlere saygısızlık yapmamaları anlatılıyordu.

Tanrı’dan korkan bir millet haline gelme ise, bir sonraki mantıki aşamaydı. Sukarno’nun laikliği yok edilmemişti. Hatta şu anda bile Endonezya birçok yönden laik bir ülkedir. Yinede neredeyse hiçbir seçeneğin düşünülmediği ya da sisteme yönelik bir eleştirinin ayrımclığa, onaylamaya ve daha beter şeylere yol açtığı bir toplumda din, kasvetli gerçeklerden kaçmanın tek yoluydu. Din yürekten destekleniyordu. Hükümetin taktiği insanları camilere, tapınaklara ya da kiliselere gitmeye zorlamak değildi. Bunun yerine resmi inançlardan birini reddetmeyi yasaklıyordu.

Yaşam felsefesi hakkında yalan söyleyen insanlar genellikle Komünist (Suharto’nun sözlüğünde şeytanla benzeşirken) damgası yiyiyordu. Çocuklar dine erken yaşta başlatılıyordu. Çocuklarının damgalanmasından çok korkan ebeveynler bunun aksine yeletenemezdi. Sukarno yönetiminde rahat bir dinsel yaklaşım altında yaşanırken, 1965 sonrası Endonezya, kişisel inancı ifade etmek yerine bir çeşit bağlılık ve uygunluk göstergesi olarak dine sarılıyordu. Suharto’nun gidişi hiçbir değişiklik getirmemişti. Kadınlar için yeni kıyafet yasası (ki geçmişte çok serbestti) ve tüm dini kurallara uymak artık bir meseleydi. Sistem sürece fazla müdahale etmiyordu, kadınlar istediğini giyebiliyordu.

Ancak toplumun kendisi sıkışmaya başladı ve bağımsız düşünmenin ne anlama geldiğini hatırlayamaz oldu. Toplum kendi kendine arabuluculuk, düzenleme ve ahlaki hakem görevini üstlenmişti. Bugün yürürlükte olan kadın kıyafet kanunu, hükümet tarafından ya da İslam veya diğer dinler tarafından dayatılmıyor. Toplumun, ailenin, iş arakadaşlarının, komşuların ve arkadaşların bir beklentisi sonucu ortaya çıkıyordu. Genel olarak hoşnutsuz bir sosyal, siyasal ve ekonomik çerçevede, kişinin mutluluğu günlük yaşamda değil, dinde bulması beklenir. Buna karşı görüş olarak şu söylenebilir: ”eğer bundan memnunlarsa neden başka seçeneklere zorlandılar?” bunun cevabı çok açık ”başka seçenekleri yoktu”.

Neredeyse hiçbir çocuk dini seçenek olabilecek herhangi bir şeyle temas etmiyordu.

(örneğin evrim teorisinden sadece teoriyi aşağılamak için bahsediliyordu) ve toplum açıkça bir inancı reddeden birini yok ediyor, ailenin kalbini kırdığı gerekçesi ile arkadaşlıktan ve akrabalıktan tecrit ediliyordu.1965 katliamı asla açıkça tartışılmadı. Çoğu Endonezya’lının Doğu Timor’da yapılan katliamdan haberi bile yoktu. ”Onlar bizi, biz de onları öldürüyoruz” diye düşünüyorlardı. Ailelerin ekonomik ve aile durumları sebebi ile yapılarını değiştiremiyorlardı.

Mevcut ekonomik sistem dokunulmazdı. Çünkü karşı seçeneği komünizm olurdu ve bu da yasa dışıydı. Sistem bir çok yönden mükemmelleşmişti. Artık polis gücüne ve muhbir ordusuna fazla ihtiyaç yoktu. Gerçek bir muhalefet, solcu ya da komünist olarak yaftalanıyor, ya görmezden geliniyor ya da basitçe yasaklanıyordu. Aile değerleri ve din, en alt seviye de Endonezya halkının uyumluluğunu sağlıyor, insanların bağımsız ve eşsiz bir yaşam sürme çabalarını reddediyor ve davranış statüko için bir tehlike olarak görülüyordu.

Eğitim, temsilcilik ve aynılık sağlıyordu. Kendini sözle ya da filmle (büyüklüğü göz önüne alındığında Endonezya’nın film üretimi yok denecek kadar azdır) açıkça ifade edilebilen toplum yıllar önce yok olup gitmişti. Bireyin normal dışı herhangi bir sapması toplum üyelerinin kendileri tarafından ayıplanıyordu.
Pek çok başarılı bireyin, engellenen yaratıcılık yolundan gitmekten vazgeçti (ya da serpilmek için bir imkanları olmadı), bazıları bir işletmeye girmeyi başarılı olmanın bir yolu olarak görüyorlardı (böylece sistemi de güçlendiriyorlardı).

Bu tür kısıtlamalara gelen yanıtlar basitçe aileleri memnun etmek için tasarlanmıştı ya da pratikti ve kendilerine veya ailelerine yönelik belli bir ihtiyaca dayanıyordu, ya da yaratıcılıkları ve eşsizlikleri görülmüyordu (bir insanın evrenkentte (üniversitede) bile tartışmasına izin verilmezken sanat alanında ilerlemesi nasıl beklenebilir?) elbette iş dünyası hemen o kişiyi ”k” ile başlayan o kelimeyle damgalardı. Baba toprağı, din, aile ve iş bir zamanların doğal kaynakları ve yaratıcı insanları sayesinde sınırsız potansiyele sahip olan, şimdinin durgun, fakir ve sosyal olarak düzensiz Asya Pasifik ülkesinin dayandığı dört ana taşıyıcı sütun.

ABD ve dış politikası için şiddetle önem taşıyan (Endonezya halkının yarısı Osama bin Ladin’in dünyaya vereceği bir şeyler olduğuna inanmaktadır)

Endonezya devleti, ABD’de ilerici düşünenlerin kabuslarının çok yoksul bir biçimini temsil etmektedir. Endonezyalılar ABD’de bir sonraki seçimde oy kullanabilselerdi, büyük olasılıkla mevcut başkan Bush’u seçerlerdi. Endonezyalılar da onun gibi ölüm cezası taraftarı, kürtaj, klonlama, hafif uyuşturucuların yasallaştırılmasına ve komünizme karşılar. Tanrı’dan korkuyorlar, aile odaklılar ve vatanseverler.

Eşcinsellik ve eşcinsel evlilik karşıtlığı gibi bazı konularda Bush’tan daha da ileri gidebilirler. Bir Endonezyalı ile evlenecek olan yabancının sefil bir yaşamı olmalıdır. Aile ve devlet için bir evliliğin geçerli olabilmesi için dini olmayanlar, bilinen bir dine döndürülür. 1965’deki darbeye ve sonrasındaki
rejime destek vererek en uçuk tahminlerimizinde ötesinde bir şeyin oluşmasına yardımcı olduk. Sadece Sukarno’nun ilerlemeci, laik, müttefik olmayan mirasını yok etmedik, aynı zamanda kişi başına ancak 1000 dolar GSYIH ile yaşayan iş destekçisi, sosyal olarak duyarsız, son derece tutucu ve ahlakçı bir toplum yarattık. Gelişen dünyanın büyük bir umudu olan 1965 Endonezya’sını düşününce, bu büyük bir başarıdır.

Vatanseverlik bazen gerçekliğe boyun eğer. Bir keresinde Lombok adasının kıyılarında bir balıkçı bana şöyle demişti. ”Eğer bizler Endonezya’nın fakir insanları, gidebilsek buradan Avustralya’ya, Singapur’a, ABD’ye veya Avrupaya giderdik. Sadece zenginler Endonezya’yı seviyor. Çünkü burada bize bedavaya
sahipler. Biz buradan ayrılırsak kendi başlarına temizlik ve yemek yapmaları gerek.

Kaynak: Andre Vltchek / Batı Terörü ve Propagandası – bilim+gönül yayınları kitabından alınmıştır

Peugeot J9 Karavan Yapımı

Peugeot J9 Karavan Yapımı : Bu yazımızda sizlerin şu sorularına cevap vermeyi umuyorum. Peugeot J9 Karavan Yapımı, Karavan Nasıl Yapılır, Karavan Yapımı, Peugeot J9 Karavan Nasıl Yapılır, Peugeot J9 Karavan, Karavan Nasıl Yapılır

Peugeot J9 Karavan yapımı: Merhaba değerli dostlarım. Uzun zamandan beri hayallerimde olan ve bazı nedenlerden ötürü gecikmiş olan karavan hayalimi gerçekleştirmek üzereyim. Tabi ki bu karavan Pejo J9 Karavan olacak. Neden derseniz, ben daha nostaljik bir hava istiyorum karavanda. Amacım binlerce lira verip 5,6,7 yıldızlı otel konforunu aramak değil.




Canım her istediğinde binip karavanıma, doğayla iç içe güzel ülkemizin her tarafını gezmek. Bunun içinde bana motor ve yürüyen aksamında sorun olmayan eski bir minübüs yeter de artar. J9 la ilgili kimi yorumlara katılırken kimisine de hiç katılmıyorum. Benim amacım bu araçla ralli yapıp son sürat ya da hiç durmadan 10,15 saat yol yapmak değil ki. Karavancılık ilkesine uygun, dolaşa dolaşa, konaklaya konaklaya gezip tozmak. Bunun içinde ne hıza ne de aceleye hiç ihtiyacım yok. İhtiyaç sadece uygun ve sağlam bir karavana sahip olmak

Peki, Neden Peugeot J9 Karavan için Panelvan değil de minübüs derseniz?

Belli bir aşamadan sonra servis çekme söz konusu olmadığı için mecburen araç sahipleri elindekini satıp daha üst modelle değiştirmek zorundalar. İşte burda da tam da bizim istediğimiz gibi bir şey çıkıyor ortaya. Ben mesela 2003 model bir tane Peugeot J9 minübüs aldım. Onun zaten iç kısmını bildiğiniz gibi karavan nasıl yapılır sorusunu cevaplamak için sıfırdan sökmek gerekiyor.

İçindeki koltukların hepsini tek tek sökeceğim. Ardından alt kısmını pas önleyici kullanıp temizleyeceğim. Daha sonra izolasyon, ses, ısı için izogren keçe kullanacağım. Pencere kısımlarını ayırıp diğer her yerini daha sonra kapladığım keçenin üzerinide alüminyum folya ile komple sarıp, parke ve yan tarafların döşemelerine hazırlayacağım.

Peugeot J9 Karavan

Peugeot J9 Karavan yapımı

Tabi bunlar öncesinde elektrik için minübüsün üstüne güneş paneli yerleştirip kablolarını içe vereceğim. İç kısımdaki izolasyon malzemelerinin altından kablonun uçlarını çıkaracağım. Bilindik ev sistemi gibi elektrik için güneş panellerini, jel akü ve invertörü hazır hale getireceğim. Elektirikten anlamayanlar sakın ha, kesinlikle bir elektrik ustasından yardım alsın ve hatta ona yaptırsın. Ciddi bir konu bu.

Beklentilerime Göre Hareket

Ardından temiz ve pis su deposu için bidonlar, mutfak ve banyo tuvalet için onlarıda hazırladıktan sonra elektriğimi yapacağım. Ardından karavanın iç kısım mobilyasını altta parke üste lambri, yanlara ise
zevkime göre kereste kullanacağım. Daha sonra mobilya kısmı içinse yatağı zaten çift kişilik yapıp, mutfağa hazır bir mini mutfak, üst dolaplara da gene yatay mutfak dolaplarından alıp montalayacağım. Ön tarafada oturma grupları yapıp, açılıp kapanıp yatak olabilen, masalı bir sistem sunacağım.

Daha sonra yatağın iskelet kısmı yüksekte olacağı için arka kapıların ordan akü ve su bidonunu altına
koyacağım. Kışın da kullanmak istersem şayet webasto ekleyebilirim, ama şimdilik düşünmediğim için üstteki güneş panelleri, benim bilgisayar, dolabım ve aydınlatma, şarjlarıma yeter de artacaktır. Minübüsün içini karavana çevirdikten sonra herhangi bir mimarlık ofisinden içinin projesini çizdirip gerekli yerlere başvurusunu yapıp belgemi alıp, ardından minübüsümü muayeneye sokup muayeneden çıkarıp, notere gidip hususi özel kullanım araç ruhsatımı alıp, sigortamı yapıp hazır hale gelip gezilerime başlayacağım.

Açıkçası kafamda izleyeceğim yol haritam budur. Sizler için Youtube kanalımın alta linkini de bırakıyorum. Karavan yapım aşamamı abone olup ordan takip edebilir, yapılış aşamasında benimle beraber aynı heyecanı yaşayabilirsiniz. Sevgiler, Saygılar sunarım.

Üstte belirttiğim hayalim gerçek oldu. Aldım bir Pejo J9 Minübüs ve baya bir yol kat ettim. İçinin yalıtımını bitirip, ahşap kısmına geldim. Pandemiden ötürü ağırdan alıyorum. Ahşap için kalıp çıkartıyorum şu anlık. Bitince komple buradan bütün resimlerini paylaşacağım. 

Peugeot J9 Karavan Yapımı

Peugeot J9 Karavan Yapımı

Youtube Kanalı Linki tıkla

 




Cezzar Ahmet Paşa Camii

Cezzar Ahmet Paşa Camii hakkında bilgiler vereceğiz.

Kudüs semalarında mucizevi olay! Cezzar Ahmet Paşa Camii ‘ndeyiz. Dr. Ömer Çelakıl: Müslümanların burada 10 yıl önce yaşadığı çok önemli bir mucizevi olayı anlatıyor. Cuma namazı vaktine denk geldiğimiz için çevrede
inanılmaz derecede güvenlik önlemleri var. Camiye ilk başta çekim için giremedik. İzin vermediler. Hatta sert bir tutumla karşılaştık. Beni Fransız bir turist zannettiğini söyledi daha sonra yetkili.




Durumu net bir şekilde anlattık. Türkiye’den geldiğimizi söyledik. Kısa bir süre sonra da içeri girebildik. Biraz gerilmiştik.Mucizeyi inanılmaz derece merak ediyorum. Mucize biz gelmeden kısa bir süre önce yaşanmış.

Cezzar Ahmet Paşa Camii ‘nin avlusunda, bize bu mucizeyi anlatacakları anı bekliyorum heyecan içinde.

Cezzar Ahmed Paşa aslen Bosnalı. 1708 yılında Bosna’da dünyaya geliyor. 23 Nisan 1804 yılında Akka’da hayatını bu topraklarda kaybediyor. Gençliğinde İstanbul’da bulunmuş. Mısır’a gitmiş, Bedeviler ile savaşmış. 70 bedeviyi öldürmüş ve kendisine Cezzar yani ”deve kasabı” lakabı takılmış. Hayatını savaşarak geçiren
Cezzar Paşa adına yapılan Camiinin içindeyiz.

Kadir Gecesinde mucizevi bir olay yaşanmış burada. Caminin avlusunda halen çalışır ve dikkate alınır durumda
olan güneş saati gözüme ilişti. Saatin yanında bir süre kalıp, bir kare fotoğrafını çektikten sonra, Dr. Ömer Çelakıl’ın yanına geri döndüm. Kendisi cami yetkilisi ile İngilizce sohbete başladı. Cami yetkilisi 2012 yılı Kadir Gecesi’nde, gökyüzünde gözleri alan bir ışığın belirdiğini anlattı. Kısaca Ömer beye sordum neler konuştuklarını.

Dr. Ömer Çelakıl: ”Gece saatlerinde gökyüzünün açıldığını söylüyor. Bakamayacakları kadar ışık vardı diye söylüyor. İnsanların bunu gördüğünü ve bundan korktuğunu söylüyor.”

İnanılmaz olayın ayrıntılarını daha da merak etmeye başladım. Bu topraklarda daha nice mucizeler yaşanmıştı. Peygamberler diyarında, günümüzde de mucize yaşanmasının aslında şaşırtan bir tarafı olmamalıydı ancak haber refleksiyle bu ruh haline ister istemez kapılıyor insan. Yalnız bir hata vardı. Aynen kitapta yazdığım gibi, camii yetkilisinin ilk açıklamasını yanlış anlamışım. Mucizenin 2012 yılında yaşandığını sanmıştım. Yanılmışım, mucize 10 yıl önceymiş.

Dr. Ömer Çelakıl:

”Çok ilginç bir şey anlatıyor görevlimiz. Müslümanların burada 10 yıl önce yaşadığı çok önemli bir mucizevi olayı anlatıyor ve diyor ki 10 yıl öncesi Kadir Gecesi’nde gökyüzünde pencere gibi bir şey açıldığını söylüyor, ışık vardı diyor. İnsanların bundan korktuğunu söylüyor.

Napolyon’a boyun eğdiren ve adını tarihe altın harflerle yazdıran Cezzar Ahmet Paşa’nın adına yapılan bir camide mucize anlatımı, eminim sizinde ilginizi çekerdi. Buyurun detaylara. Caminin diğer adı Nur Camii’ymiş. Halk arasında Nur Camii olarak da telafuz ediliyormuş. Ömer beye sordum hemen, şu mucizelerin detaylarını almak istiyorum Ömer Bey.

Dr. Ömer Çelakıl: ”Yaklaşık 19 yıl önce müslümanlar bu camide ibadet ederken yaşamışlar bu mucizeyi. Kadir Gecesi’nde gökyüzünde pencere gibi bir şey açılmış ışık varmış. Olaya şahit olanlar çok korkmuş. Peki, bende şunu sordum, açılan pencerede ne vardı…Işık vardı diyor…O şahit olmamış. 10 yıl önce Akka’da bazı insanlar buna şahit olmuş. Konunun içine girdiğimizde, Ömer Çelakıl daha önemli bir açıklama yapıyor.

Dr. Ömer Çelakıl: ”Bu da tabi ayetlerle paralel…Kadir Suresi’nde meleklerin ve ruhların indiği söyleniyor…Bu göksel bir olay olabilir mi? Ama Kuran’da bir ayet var böyle bir olay bizim göremediğimiz alemde yaşanıyor. Bir iniş var.” Caminin duvarında semboller dikkatimi çekiyor.

Dr. Ömer Çelakıl: ”Bu mavi yazılarda Fetih suresi’nin yazıldığını söylüyor yetkili. Bu cami çok önemli. Akka’nın ve tarihin bir sembolü aslında. Fetih Suresi’nin içeriği nedir Ömer Bey?

Dr. Ömer Çelakıl: ”Peygamberimize hitaben bir fetihten söz ediliyor. Önünün açılacağını, geleceğinin aydınlık olduğu…Kuran’ı Kerim’de vardı. Peygamberimize yapacağı fetihler önceden bildirilmiş mi yani?

Dr. Ömer Çelakıl: ”Aslında baktığımız zaman Kuran’da şaşırtıcı olaylar var. Mekke’nin fethi mesela, Arabistan’ın fethi rüya yoluyla gösterilir. Rivayet ederler bunu. Peygamberimize fetihler müjdelenmiş önceden…Zaten hangi tarihi şahsiyet Mısır, Kudüs, Suriye vs. bu kadar kısa zamanda fetheden dünyada başka bir inançla, anlayış, başka bir sistem yoktur. Bu peygamberimizin peygamberliğinin kanıtıdır. Kanıtlamaya ihtiyacı yok ama yinede kanıtıdır. Çünkü dünyada hiçbir saltanatı olmadan, normal bir ailede yetişip bu kadar fethi yapan kimse yok…Bu da başlı başına mucizedir.”

Başka bir mucize var mı peki?

Dr. Ömer Çelakıl: ”Peygamberimiz zamanında Persler ile Romalılar arasında bir savaş gerçekleşiyor. Rum suresinde geçer. Romalılara işaret ediyor. Rum suresinde diyor ki; Rumlar yenildi, lakin tekrar galip gelecekler. Birkaç yıl içerisinde…Persler, Romalılar savaşında Persler kaybediyor. Bu olaylar gelince müşrikler alay ediyor. Halbuki Kuran’ın buyurduğu gibi Romalılar Persleri yeniyor. Tam da söylendiği yerde, Kuran-ı Kerim asırlar öncesinden bu savaşın gerçekleşeceğini yeriyle birlikte, Lut Gölü havzasında, Romalıların yeneceğini söylüyor. Bu bile mucizedir. Gaipten sadece Allah haber verir. Lut Gölü havzası tuzlu bir yer…Burada gerçekleşeceğini söylüyor. Amerika kıtası bile yoktu o zaman.”

Kaynak: Can Karaman – İsrail’de 10 Gün / öteki adam yayınları kitabından alınmıştır.




Alcatraz Adası Dünyanın En Gizemli Yeri Alcatraz Adası Nerededir

Alcatraz Adası : Bu yazımızda sizlere Alcatraz Adası hakkında bilgi vermeyi umuyoruz. Kısaca Alcatraz Adası nerededir, Alcatraz Adası Hikayeleri hakkında bilgi vermeyi amaçlıyor yazımız

Amerika’nın korkulan hapishanelerinden olan Alcatraz Adası, zengin bir tarihe ev sahipliği yapmış. Bugünlerde turistlerin uğrak yeri olan adanın geçmişteki adı “İmkansızlar adası” olarak söyleniyordu. İşte ada ile ilgili bilinenler. Kötü şöhretli mafya babası Al capone, 1934 tarihinde adaya getirilen ilk mahkumlardandır. Atlanta’da vergi kaçırma cezasından bu hapishaneye getirilmiştir. Hapishane Al Capone’yi iyi yönde etkiler ki hapishane şartlarına uyum sağlamasıyla birlikte hapishane bandosunda bonjo çalmasına izin verirler.




Arkadaşlarıyla birlikte hapishane sakinlerine her Pazar müzik dinletisi yaparlar. Bir gün adada ki 36 mahkum adadan kaçmaya kalkışır. Mahkumlardan 23 mahkum yakalanır, 6 mahkum vurularak öldürülür iki kişi ise suda boğularak ölür. Kaçış planından kurtulan üç kişi ise çürümüş hücre duvarlarını kaşıkla kazıyarak tüneller açarak kaçarlar. Gardiyanları berberlerden aldıkları saçlarlarla yaptıkları kafaları ekleyerek kandırırlar. Firari mahkumların denizde ölü bedenlerine rastlanılmamıştır. Bu zeki planla kaçtıkları kanıtlanmıştır.

Mahkumların gidişinden sonra adanın misafirleri karabataklar ve martılar olmuştur.

Alcatraz kuşçusu olarak bilinen Robert Stroud bir bar kavgasında barmeni öldürerek hapse düşer ve daha sonra bir gardiyanı 1916 yılında bıçaklar. Müebbet hücre cezası alan Stroud penceresinde kuşlar sayesinde hayata tutunur. Kuş bilimi alanında okuduğu kitaplarla kendini geliştiren Stroud iyi bir Ornitolog olmayı başarır. İki kitap yazan, yetiştirdiği kanarya ve diğer kuşların bilimsel çizimlerini hazırlayan Stroud, yeniden anlam kazandırdığı hayatıyla bilime katkıda bulunur.

Hayatı ‘Alcatraz Kuşçusu’ adıyla 1962 yılında Burt Lancaster’ın canlandırdığı bir filme uyarlanmıştır. Sonraki yıllarda 100 Amerikan yerlisi, Mohavk Richard Oakes liderliğinde 1968 tarihli anlaşmayı sebep gösterek işgal eder. Ada da iki yıl kalan işgalciler adaya kültür merkezi ve üniversite kurulmasını ister. Zamanla ada dan protestocular çıkarılır. Onlardan geriye adanın duvarlarına yaptıkları grafitiler kalmıştır. Pasifik kıyısında ilk deniz feneri de 1854 yılında bu adaya yapılır. Birkaç ay önce ABD Federal Soruşturma Bürosu’na (FBI) ulaşan bir mektup, Alcatraz Adası Cezaevi’nden 1962’de kaçan üç mahkûmdan birinin yaşayabileceğini gösterdi.

‘KPIX 5’ isimli televizyon kanalının haberine göre, San Francisco Richmond Bölgesi Polis Merkezi, mahkûmlardan John Anglin’in imzasını taşıyan bir mektup aldı. “Adım John Anglin. Haziran 1962’de kardeşim Clarence ve Frank Morris ile birlikte Alcatraz’dan kaçtım. 83 yaşındayım ve yaşıyorum. Kanser hastasıyım. Firar ettiğimiz gece ölmedik, hayatta kalmayı başardık” yazar. Anglin, mektupta sadece bir yıl cezaevinde kalması güvencesi halinde teslim olacağını belirtirken, Anglin’in gerçekten hayatta olup olmadığı ise bilinmiyor. Mektupta Frank Morris’in 2008’de, Clarence Anglin’in ise 2011’de öldüğü ileri sürülüyor. FBI’nın mektup üzerindeki parmak ve DNA izlerini incelediğini ancak bir sonuca ulaşamadığını belirtiliyor.

Gönül Koç




Boğaziçi Tarihi ve 1890’lar Avrupalı Yazarın Gözünden Boğaziçi

Boğaziçi Tarihi : hakkında aynı dar hudutlar hakkında konuşmak biraz zor. Buranın güzelliği konusunda biribirinden çok farklı görüşler var ama bana göre, Napoli Körfezi ya da Kırım’ın güney sahili ile kıyaslanamaz. Saygısız bir Amerikalı geçenlerde Boğaz’ı anahtar deliğinden geçirilmiş Como Gölü’ne benzetti. Kesinlikle abartılı olan bu benzetmede biraz gerçek payı da yok değil.




II. Mehmet’in Avrupa ve Asya’daki kaleleri olan Rumeli ve Anadolu Hisarlarındaki büyük burç heybetli ve pitoresktir. Boğaz’ın meşhur Şeytan Akıntısı ikisinin arasından hızla akar. Ancak bunlardan başka Üsküdar ile Karadeniz’in ağzı arasında görülmeye değer başka pek bir şey yoktur. Öte yandan Boğaziçi sahili köyler, köşkler ve Dolmabahçe ile Beylerbeyi gibi Saltanat saraylarından tutun da Anadolu Kavağı’ndaki mütevazi balıkçı kulübelerine kadar her türde mesken ile doludur.

Yakın zamana kadar Boğaziçi özellikle ve bilhassa vekillerin, sefirlerin ve zengin Rumların sayfiyesi olarak çok revaçtaydı. Ancak daha önce söylediğim gibi artık Moda Burnu ve Prens Adaları lehine bu itibarını kaybetmekte. Ama yine de Boğaziçi’nin kendine özgü bir büyüsü ve cazibesi var. Dalga dalga uzayıp giden alçak tepeler bahçelerle örtülüdür, pek çok güzel yapı suyun hemen kenarından yükselir ve denizin üstü çeşitli teknelerle doludur. Bir köyü diğerinden ayırt etmek oldukça zordur ama özellikle güzel olan bazı yerler var:

Avrupalıların ”Asya’nın Tatlı Suları” dediği ve Türklerin Cuma öğleden sonraları Kağıthane’de olduğu gibi eşleri, aileleri ve sigaralarıyla toplandığı Göksu, Tarabya, Büyükdere ve Güller Vadisi gibi.

Belgrad Ormanı Büyükdere’den başlar ve tahmin edilmeyecek kadar yabani ve güzel görüntüler sunarak kilometrelerce ötede Karadeniz sahiline ulaşır. Ormanın içinden çeşitli istikametlere doğru pek güzel yollar ve bir yaz günü öğleden sonra gölgeden hemen hemen hiç ayrılmadan elli kilometre kadar at sürülebilecek, atlılara özel patikalar vardır. Kişi tezatlardan hoşlanıyorsa -ki tezatlar güzelliğin dünyayı hareketlendiren kaldıraçlarıdır- onları burada bulabilir.

At bindiğinizde saat dörde gelmektedir. Ve Büyükdere rıhtımı tekrar kalabalıklaşmaya başlamıştır. Vapurlar iskeleye gidip gelmektedir. Beyaz gömlekli kayıkçılar müşterileri tetikte beklemektedir. İranlı tüccarlar satışa sunacakları halıları ağaçların altına sermektedir. Bir düzine zarif binek atı Türk seyisleri tarafından aşağı yukarı dolaştırılmaktadır. Gölgeli bir köşede seyyar bir berber bir gemicinin başını traş etmekte ve dondurmacı ”dondurma kaymak” diye bağırmakta.

Masmavi sularda boş vakitlerini değerlendirmeyi iyi bilen diplomatlara ait üç-dört beyaz yelkenli tekne rüzgara ve akıntıya karşı ağır ağır ilerlemekte ve Rus sefaretinin bahçe kapılarından ılık güllerin kokusu yayılmakta. Atınızın üstünde hepsinden uzaklaşıp arkadaki daracık sokaktan kasapların, fırınların ve hububat satan dükkanların arasından geçerek geniş bir meydana çıkarsınız. Vadiden yukarı doğru sağa ve sonra her şeyi -İstanbul’u, Boğaz’ı, Rumları, Türkleri, Ermenileri ve diplomatları- arkanızda bırakarak gizemli ormanın içine girersiniz.

Ve sonunda uzaklara kadar eğer at sürmüşseniz, dimdik bir tepenin sarp yamacıyla aniden son bulan çıplak arazide güneşin alçalmaya başladığı zaman ormandan çıkarsınız. Orada atınızdan inebilir ve bir zamanlar
Ovid’in evi olan harebenin yanında durup ıssız denizin soluk dalgalarına bakarak belki sizden artık uzak olmayan o şehri hayal edersiniz. Dünyanın en büyük boğuşmalarına sahne olmuş Kostantiniyye’yi! Şehre sahip olmak için birbiriyle mücadele etmiş, hala eden ve nesiller boyunca da edecek olan bütün o iyi ve kötü ırkların beşiği Kostantiniye’yi!

Kaynak: 1890’larda İstanbul – F. Marion – Crawford / Türkiye İş Bankası Yayınları