Fiedler’in Etkin Liderlik Modeli Nedir

Fiedler’in Etkin Liderlik Modeli Nedir

Liderin kişisel özelliklerine önem veren bir etkileşim modeline örnek olarak Fiedler’in modelini ele alabiliriz. Fiedler (1964-1978) doğal gruplarla yaptığı seri araştırmalarında önemli bir kişilik özelliği üstünde durmuştur. Bu da, kişinin başkalarını nasıl algıladığıdır. Çeşitli grupların liderlerine birlikte çalışmayı en çok tercih ettikleri grup üyesi ile birlikte çalışmayı en az tercih ettikleri grup üyesinin kişilikleri bakımından tarif etmeleri söylenmiştir.




Bu iki kişiyi birbirine benzer olarak tarif eden (algılayan) liderlerle, onları çok farklı olarak tarif eden (algılayan) liderlerin kendilerinin de farklı kişiliklere sahip oldukları görülmüştür. Birlikte çalışmayı en az ve en çok tercih ettiği kimseleri kişilikleri bakımından benzer gören lider, birlikte çalışmayı en az tercih ettiği, örneğin tembel ya da beceriksiz bir çalışanı da biraz seviyor, yadsımıyor demektir.

Bu tür liderler, en az tercih ettikleri iş arkadaşlarını da kişi olarak beğenirler, onun en iyi çalışan kimseden fazla farklı görmezler. Yani bu tür bir lider, örneğin ”onunla birlikte çalışmam, ama gene de o gayet iyi
bir kimse olabilir” diye düşünen, herkesi hoş tutmaya çalışan herkese sevgi gösteren liderdir. Bu tür lideri Fiedler, yüksek ” en az çalışan tercihli (EAÇT)” lider olarak tanımlamıştır.

Bunun tersi olan düşük EAÇT lider ise, iş yapmaya önem verir ve iyi çalışmayan grup üyesini sevmez. Yani insanlara karşı ayrıcalıklı davranış gösterebilmektedir. Örneğin (Onunla çalışmıyorsam, beğenilecek bir kimse değildir” diye düşünür.) Bu özetlenen tutumları göz önüne alarak, yüksek EAÇT lideri sosyal-duygusal lider, düşük EAÇT lideri de iş-eğilimli lider olarak düşünebiliriz. (Fiedler 1978, Rice, 1978)

Demek ki, kişinin başkalarını nasıl algıladığı, onun kendi kişiliğini yansıtan bir özellik olarak ele alınabilir. Ancak şunu da belirtmeliyiz, Fiedler’in öne sürdüğü bu kişilik özelliği, kişinin zeki olması, atılgan ya da konuşgan olması gibi sırf bireysel düzey de basit bir kişilik özelliği değildir. Başkalarının algılanışını ve başkalarına karşı davranışları içeren, temelde ”kişiler arası” olan bir kişilik özelliğidir. Bu bakımdan, Fiedler’in yaklaşımını daha önce ele aldığımız kişisel liderlik modeli içine sokamayız.

Bu kavramlaştırmadan hareket ederek Fiedler yüksek EAÇT ve düşük EAÇT liderleri çeşitli doğal gruplarda incelemiş ve hangi liderlik özelliğinin hangi ortamlarda daha etkin olduğunu bulmaya çalışmıştır. Bu araştırmalarda liderin etkinliğinde rol oynayan üç öğe öne çıkmaktadır. Bunlar a) lider-üye
ilişkileri, b) işin yapısı ve c) lider mevkinin gücüdür.




Lider-üye ilişkileri uyumluysa; işin yapısı belirginse (yani neyin nasıl yapılacağı açıkça belli ise) ve liderlik mevki güçlü ise, yani liderin elinde yeterli derece de güç ve yaptırım varsa ve lider üyeler tarafından lider olarak kabul ediliyorsa, liderlik mevkisindeki kimsenin liderlik davranışı gösterebilmesi için çok uygun bir ortam var demektir. Bu üç öğeden birinin ya da ikisinin pek olumlu olmadığı durumlar, lider için biraz daha güç durumlardır. Bütün öğelerin olumsuz olduğu (uygun olmadığı) durumlar ise etkin liderlik bakımından en zor durumlardır.

Fiedler’in gerçekleştirdiği çeşitli araştırmaların sonuçlarına göre, üç öğenin meydana getirdiği ortamın uygunluk durumu ile liderin etkinliği arasındaki ilişki doğrusal değil, eğriseldir. Şöyle ki, en zor (uygun olmayan) durum ile en kolay (uygun) durumlarda iş-eğilimli düşük EAÇT lider daha etkin olmakta,
orta derecede uygun durumlarda ise sosyal-duygusal yüksek EAÇT lider daha fazla başarı göstermektedir. Yüksek EAÇT, insan ilişkilerine değer veren sosyal duygusal liderin daha başarılı olduğu orta derecedeki uygun durumları şöyle örnekleyebiliriz.

a) İş yapısı belirgin (açık seçik belli) fakat lider sevilmiyor, dolayısı ile lider diplomatik olmalı ve üyelerinin duygularına isteklerine karşı duyarlı olmalıdır, ya da b) lider sevilmekte, ancak iş yapısı belirsiz olduğundan üyelerin iyi niyetli çabasına ve yaratıcılığına muhtaçtır. Yani durum tam uygun olmadığı zaman sosyal duygusal liderin üyeleri hoş tutucu davranışına ihtiyaç vardır.

Liderin sevildiği ve çalışma ortamının tamamen uygun olduğu durumda ise, liderin anlayışlı, sosyal-duygusal davranış göstermesi gereklidir. Tüm öğelerin en uygun olduğu durumda liderden gruba yol göstermesi beklenir. Yani işe dönük liderlik davranışı hem üyeler tarafından rahatlıkla kabul edilir hem de
grubun daha çok iş çıkarmasını sağlar. Bu olumlu durumda gruba yönerge vermekten çekinen pasif bir lider, saygınlığını yitirir. Öğelerin tamamen bağımsız olduğu, yani işin karışık, liderin güçsüz olduğu ve sevilmediği durumlarda da liderin işe sarılması daha iyi sonuç verir, yoksa grup dağılabilir.

Kaynak: Prof. Dr. Çiğdem Kağıtçıbaşı-Yeni İnsan ve İnsanlar / Evrim Yayınları Sosyal Psikoloji Dizisi kitabından alınmıştır.

Yeni Trend Orgazm Stoklama Hakkında Üç Şey

S.ks terapisti ve yazar Moushumi Ghose, seks için istedikleri zamanı ayıramayan çiftlere ‘Orgazm Stoklama’ adını verdiği bir yöntem ile cinsel yaşamlarını canlı tutmayı öneriyor. Moushumi Ghose’nin s.ks hayatınızı iyileştirecek önerileri şöyle: Devamını Oku




BM Uyardı: 2021, 2020’den daha Korkunç Olacak

Birleşmiş Milletler bünyesinde çalışmalarını sürdüren Dünya Gıda Programı’nın tepe ismi David Beasley, “2021’de korkutucu boyutlarda geçeceğini ifade etti. Bu korkucutu boyutun nedenini ise şöyle belirtti Devamını Oku




Evleneceğiniz insanı doğru seçebilmek için 5 temel adım

Evlilik kararını vermeden önce doğru insanı seçtiğinize emin olmalısınız. Sizler için Evleneceğiniz insanı doğru seçebilmek için 5 temel adımı listeledik

1: Eşinizi tanıyın

Evlilik öncesi partnerinizi iyi tanımanız temel noktalardan bir tanesini oluşturur. Hayatınızın geri kalanını birlikte geçireceğiniz insanı doğru seçmelisiniz. Doğru insanı seçebilmek için, öncelikle eş adayınızı doğru tanımalısınız. Uyumsuzluk varsa baştan bilmek gereklidir. Daha sonra her şey için geç olabilir. devamını oku




Rosenberg ve Abelson’un Bilişsel Dengeleme Kuramı

Rosenberg ve Abelson’un Bilişsel Dengeleme Kuramı

Rosenberg ve Abelson (1960), Heider’in (1946, 1958) denge kuramını biraz daha geliştirerek uygulamışlardır. Bu kuramda ilişkilere ek olarak birbirleriyle ilişki halinde olan üç öğe olumlu ya da olumsuz olarak da nitelendirilmektedir. Bu durumda, Heider’inkinde olduğu gibi k (kişi), d (diğer) ve o (obje) ilişkisini üçlü olarak gösterme gereği ortadan kalkmıştır. Ayrıca, öğeler, olumlu (+) olumsuz (-) ve nötr (ilgisiz = o) bağlarla bağlı olabilirler.




Burada Heider’inki gibi sevme-sevmeme ve ait olma-olmama şeklinde iki türlü ilişki değil, sadece bunları kapsayan birleştirici (+) ve ayırıcı (-) tutum ilişkisi üzerinde durulmuştur. Olumlu ve olumsuz ilişkilerin yanında nötr ilişkiye de yer verilmesi önemlidir. Yukarıda Heider’in denge kuramında verdiğimiz Ahmet
(k), sevdiği arkadaşı Mehmet (d) ve onun yalan söylemesi (o) örneğini bilişsel dengeleme kuramı çerçevesinde Ahmet’in görüş açısı bakımından şöyle gösterebiliriz:

Aslında bu şemadan anlaşılan gene Ahmet’in yani (k) nin Mehmet için olumlu; yalan söylemek için ise olumsuz tutumu olduğudur. Ancak iki öğeye + ve – işaret koyarak kişinin onlar hakkındaki tutumunu belirtebildiğimiz için, kişi öğesine de ayrıca gösterip hepsini oklarla birleştirmeye gerek yoktur. Rosenberg ve Abelson’un bilişsel dengeleme modeline göre, eş işaretli öğeler olumlu ya da nötr bağlarla bağlı oldukları zaman [ (+) + (+) (-) + (-) ; (+) o (+) ; (-) o  (-) ] ve ters işaretli öğeler olumsuz ya da nötr bağlarla bağlı oldukları zaman [ (+) – (-) ; (+) o (-) ] denge söz konusudur.

Bunların dışındaki durumlar ise dengesizdir. Dikkat edilecek olursa, nötr bağlar ya da (o) ilişkiler hep dengeli durum meydana getirmektedir. Çünkü aslında (o) bağlı, iki öğe arasında + veya – hiçbir bağ olmadığını gösterir. Bir bağ olmayınca, bu olmayan bağı dengesizliği de elbette söz konusu değildir.

Ahmet’in sevdiği arkadaşı Mehmet’in yalan söylemesi ile ilgili dengesiz durumu tekrar dengeli hale getirebilmek için Heider’in ne önerdiğini hatırlayalım. Heider bu durumda ya Mehmet’e karşı beslenen olumlu tutumun olumsuz hale gelmesini ya da yalana karşı duyulan olumsuz tutumun olumlu hale gelmesini denge sağlamak için önermişti. Yani Heider içi tutumlar arasında dengesizlik söz konusu olduğu zaman, tutum değişimi dengesizlikten kurtulup dengeyi sağlamak için esas çıkar yoludur.

Rosenberg be Abelson ise tutum değişimini denge sağlamak için yeterli bulmakla beraber, dengeyi sağlamak için tutum değişiminden başka yolları da etraflıca incelemiştir. Örneğin, örnek durumda, Ahmet, Mehmet’in gerçekten yalan söylediğine inanmayabilir ya da bu olayı düşünmemeye çalışır, aklına getirmez
ya da reddeder. Bu davranışlarla, Ahmet, Mehmet’le yalan arasındaki olumlu ilişkiyi nötr (0) ilişki haline getirir, böylece de kendi zihninde tekrar bir denge durumu sağlanmış olur.

Demek ki, herhangi bir öğenin + veya – değerini değiştirmeden, yani o öğeye karşı tutum değişimi oluşturmadan denge sağlamak bu kuram çerçevesinde mümkündür. Bilişsel dengeleme kuramında dengeyi sağlamak için bir başka çözüm yolu daha vardır. Bu çözüm, bir öğeyi ayrışmaktır. Şöyle ki, Ahmet, yalan öğesini kendi içinde ayrıştırarak gerekli (iyi) yalan, gereksiz (kötü) yalan olarak tekrardan tanımlayabilir. Bu durumda, tek yalan öğesi iki ayrı öğe haline gelir.




Mehmet (+), bu öğelerden iyisine bağlanırsa, yani Ahmet, Mehmet’in gereken bir yalanı söylediğine inanırsa denge gene sağlanmış olur. Ayrışma çözümünü bir başka örnekle de ele alalım: Ali bir kız arkadaş edinmek istemekte, aynı zamanda da okulda iyi notlar almayı arzu etmektedir. Ancak Ali, kız arkadaş
edinirse zamanını ona vereceğinden, bunun iyi not almasına engel olacağını düşünmektedir. Böylece dengesiz bir durum ortaya çıkmaktadır.

Ali öğelerden birini ayrışmaya tabi tutarak dengesizlikten kurtulabilir. Örneğin Ali, şimdiye kadar iyi not deyince 9-10 gibi notları düşünürken şimdi bunu “lüzumsuz”, 6-7 yi ise “yeterli derecede iyi” olarak yeniden tanımlayabilir. Böylece kız arkadaşı olması 9-10 almasına engel olacak fakat 6-7 almasına engel
olmayacaktır, bu notlar da “iyidir” yani:

Dengeyi sağlamak için bilişsel dengeleme kuramında öne sürülen bir diğer çözüm yolu da, öğelerden birini güçlendirmektir (Abelson, 1959). Örneğin sigara içen, sigaradan hoşlanan Ayşe, aynı amanda sigaranın akciğer kanserine yol açtığını da bilmektedir. Bu dengesiz durumu tam olarak dengeli bir hale
getirmese de dengesizliğin önemini azaltmak, “güçlendirme” işlemiyle mümkün olabilir.

Şöyle ki, Ayşe sigara içmenin diğer bazı olumlu öğelerle olumlu ilişkilerini düşünerek sigara içme öğesinin olumluluğunu güçlendirebilir. Böylece, göreli olarak dengesiz durumun önemini azaltır. Örneğin Ayşe, sigara içmenin sinirlerini dindirdiğine, çalışırken daha iyi düşünmesini sağladığına ve arkadaş çevresine uymak için gerekli olduğuna inanabilir, böylece sigara içme öğesi için yeni olumlu ilişkiler kurabilir.

Böylece dengesiz durum Ayşe için eski önemini kaybedecektir. Bu örneklerden de görüldüğü gibi, Roseberg ve Abelson’un bilişsel dengeleme kuramı, Heider’in denge kuramından daha esnektir. Çünkü dengesizlikten kurtulabilmek için herhangi bir öğeye karşı a) sahip olunan tutumu tamamen değiştirmek
(+ dan – ye; yada – den + ya), b) dengesiz ilişkiyi reddetmek (+ dan 0 a; yada – 0 a); c) ayrışmaya tepkisi ya da d) güçlendirme tepkisi olanaklarını ayrıntılarıyla ortaya koymuştur. Bu esneklik, olumlu bir gelişmedir.

Bu çeşitli çözüm yolların hangisinin kişi tarafından seçileceği konusunda, hangi yol daha kolaylıkla dengeyi sağlayabilecekse, o yol izlenir denilmektedir. Yani, çeşitli tutarsız ilişkilerle dengesiz bir durum ortaya çıktığı zaman, ilişkilerden ya da öğelerin işaretlerinden mümkün olduğu kadar azını değiştirip
denge temin edilmesi söz konusudur. Bu öneri, bazı araştırma sonuçlarıyla da desteklenmiştir.

Örneğin bir araştırmada (Rosenberg ve Abelson, 1960, s. 128-130) deneklere çeşitli dengesiz ilişkiler içeren durumlar anlatılmış ve bunları çözmeleri istenmiştir. Deneklerin en az değişiklikleri içeren çözümleri benimsedikleri gözlenmiştir. Bu bulgu bize, Rosenberg ve Abelson’un bilişsel dengeleme kuramının, davranış ön tahminini Heider’in denge kuramına göre daha başarıyla yaptığını göstermektedir.

Ayrıca Rosenberg ve Abelson’un bilişsel dengeleme kuramı, Heider’in k-d-o üçlüsünün dışında daha çok sayıdaki ilişkileri de içerebilmektedir. Bu da denge kuramının uygulamasının genişlemesi bakımından olumlu bir gelişmedir. Denge kavramını kullanan diğer bazı kuramlar da geliştirilmiştir, örneğin Osgood ve Tannenbaum’un (1955) “uygunluk kuramı” (Tannenbaum, 1967) ya da Newcomb’un (1961) ” objektif denge kuramı”. Ancak bunların hiçbiri bundan sonra inceleyeceğimiz Festinger’in “bilişsel çelişki kuramı” kadar etkili olmamıştır.

Kaynak: Prof. Dr. Çiğdem Kağıtçıbaşı / Yeni İnsan ve İnsanlar – Evrim Yayınları Kitabından alınmıştır

Aktör-Gözlemci Yanılgısı

Bu yazımızda sizlere Aktör-gözlemci yanılgısı hakkında bilgi vereceğiz

Atıf yaparken içine düştüğümüz bir başka yanılgı da aktör-gözlemci yanılgısı yanılgı olarak adlandırılmıştır. Buna “aktör” terimi, bir davranışta bulunan kişi anlamındadır; gözlemci de, aktörün davranışını gözlemleyendir. Aktörlerin, kendi davranışlarını dış etkenlere bağlı olarak açıklama, gözlemcilerin ise aynı davranışları aktörlerin sabit kişisel özelliklerine bağlı olarak açıklama eğilimine aktör-gözlemci yanılgısı denir.




Örneğin ben, çok güzel konserler olduğu için festivali takip ettiğimi söyleyebilirim. Bir başkası ise, benim festivale gitmemi “entel” gözükmek isteyen özenti biri olmama bağlayabilir. Yani, ben davranışımı dış etkenlere bağlayarak açıklarken, bir başkası aynı davranışı temel atfetme yanılgısına düşerek benim kişilik özelliklerime
bağlayarak açıklıyor.

Aktör-gözlemci yanılgısının yaygın olduğunu gösteren çok miktarda araştırma vardır. Bu araştırmalardan birinde Storms (1973) bu yanılgıyı ölçmek amacıyla sohbet için bir oturma düzeni oluşturmuştur. Dört tane katılımcıdan iki tanesi sohbet eden rolünde, diğer iki tanesi de gözleyen rolündedir. Sohbet edecek olan kişilere (aktörlere) 5 dakika süresince birbirleriyle konuşmaları, gözleyerek olan kişilere de yüzlerinin dönük olduğu konuşmacıyı izlemeleri söylenmiştir. Sohbetten hemen sonra hem aktörlerden hem de gözlemcilerden, aktörlerin davranışlarının ne ölçüde kişilik özelliklerinden ve ne ölçüde durumsal etkenlerden etkilendiğini belirtmeleri istenmiştir.

Aktör-gözlemci yanılgısının tanımına uygun olarak, gözlemciler aktörlerin davranışlarını açıklarken kişisel özelliklere, aktörler ise kendi davranışlarını açıklarken durumsal etkenlere atıf yapmışlardır.

Neden insanlar bu yanılgıyı yaşıyorlar? Algısal dikkat, bu yanılgının nedenlerinden birisi olabilir Şöyle ki, aktörün dikkati çevresine yönelmekte, gözlemcinin dikkati ise aktörün üzerinde yoğunlaşmaktadır. Dolayısıyla, olay gerçekleşirken bulundukları konumdan ötürü aktörün dikkatini çekenle gözlemcinin dikkatinin dikkatini çeken farklı olmaktadır.

Eğer algısal dikkat bu yanılgının oluşmasına neden oluyorsa, dikkatin aktör ve gözlemci için başka taraflara
yönlendirilmesi farklı bir sonuca yol açar mı? Storms (1973) bu soruyu araştırmasının ikici kısmında yanıtlamıştır. Deneyin bu kısmında denekleri yerleştirmiş ve iki video kamerayı aktörlerin (sohbet edenlerin) sohbet sırasında yüz ifadelerini çekecek şekilde koymuştur.

Sohbetten hemen sonra, denekler atıflarını yapmadan önce, onlara video kaseti izletmiştir. Aktörler kendini yüzlerini seyrederken, gözlemci A’ya bu kez aktör B’nin ve gözlemci B’ye aktör A’nın konuşması gösterilmiştir. Yani, yukarıdaki deneyden farklı olarak, deneklere kişiler ters açılardan seyrettirilmiştir. Sonunda deneklerden davranışlarına ilişkin atıflarda bulunmaları istediğinde, aktör-gözlemci yanılgısına rastlanmamış; tam tersine
kasette kendilerini izleyen aktörler içsel atıflarda bulunurken, gözlemciler sohbet sırasında izledikleri aktör hakkında dışsal atıflarda bulunmuşlardır.

Bu bulgular, atıf sürecinde algısal dikkatin gücünü göstermekle kalmayıp, aynı zamanda aktörlerin dikkati kendi yaptıklarına yönlendirildiği zaman davranışlarını içsel faktörlere dayanarak açıkladıklarını da ortaya koymuştur.



Kaynak: Prof. Dr. Çiğdem Kağıtçıbaşı / Yeni İnsan ve İnsanlar – Evrim Yayınları Kitabından alınmıştır

Diyet beyinde başlar! Beyin diyetinin 5 ilkesi nedir?

Beyin diyetinin 5 temel ilkesini sizler için yazdık

1- Sevgi

Hayatın her evresinde ve her şeyde olduğu gibi işe kendinizi sevmekle başlayacaksınız. Kendinizi seveceksiniz ki; içinizdeki potansiyelin ve gücün farkına varabilin. Sevmekten korkmayın, çünkü unutmayın ki sevgi paylaştıkça çoğalır. Devamını Oku




Hamilelikte C.nsel ilişki ve 5 Faydası

Sanıldığı gibi hamilelikte cinsel ilişki zararlı değil. Uzmanlar hamilelik döneminde cinsel hayatın askıya alınmaması gerektiğini, gebelik boyunca aktif cinsel yaşamın anne, baba ve hatta bebek için faydaları olduğuna dikkat çekiyor. İşte o 5 faydayı sizler için derledik.

1- Orgazmın ardından daha iyi bir uyku

Gebeler, hamileliğin her döneminde uyku sorunları yaşayabilirler. Özellikle, sık tuvalete gitme ihtiyacı gebeliğin ilk üç aylık döneminde oldukça rahatsız edicidir. Son üç aylık dönemde de anne adayı, iyice büyümüş göbeğinden dolayı rahat uyuyamayabilir. Bazı kadınlar da gebelikteki hormonal değişikliklerden kaynaklı uykusuzluk problemi yaşarlar. Seks bütün bu uyku sorunlarını ortadan kaldırabilir, çünkü orgazmın hemen arkasından prolaktin hormonu salgılanır, bu da kişinin rahatlamış ve uykulu bir hale girmesine yardımcı olur. Gece uykusunu güzel almış bir anne sabah daha enerjik bir anne demektir. Devamını Oku




Milgram Deneyi

Bu yazımızda siz kıymetli okurlara Milgram Deneyi, Milgram İtaat Deneyi, Miligram’ın İtaat Deneyi Sonuçları gibi konuları işleyeceğiz. İyi okumalar dileriz. 

Milgram’ın İtaat Deneyi

Sherif’ in otokinetik etki deneyinde bir sosyal normun nasıl oluştuğunu, Asch’in deneyinde ise yerleşmiş bir sosyal norma bireylerin nasıl uyduğunu gördük. Sosyal etki olayını oluşma halinde bize gösteren bu araştırmalardan sonra şimdi de sosyal etkinin ve buna uyma davranışının nereye varabileceğini gösteren bir deneyi inceleyelim.




İnsanlar sosyal etkiye ne dereceye kadar boyun eğerler? Sosyal itaat etme veya başkaldırma nasıl oluşur? Bu sorulara cevap arayan Milgram (1965) tanımadığı birisine zarar verme emri alan bir bireyin bu emre uyup uymayacağını ya da ne dereceye kadar uyacağını laboratuvar deneyi ortamında incelemiştir. Bu deneyi gereğince anlayabilmek için kendinizi Milgram’ın deneklerinden birinin yerine koyun.

Diyelim ki, bir saatlik bir psikolojik deney için denek arandığını bildiren bir ilan görüp ücreti de iyi olduğu için deneye katılmaya karar veriyorsunuz. Tanınmış bir üniversitenin psikoloji laboratuvarına girdiğinizde sizi beyaz gömlekli, soğuk görünüşlü genç bir adam karşılıyor ve kendini araştırmacı olarak takdim ediyor. Yanında duran güler yüzlü orta yaşlı şişman bir adamın da kendiniz gibi araştırmaya denek olarak katılmak üzere sizden az önce gelmiş olduğunu öğreniyorsunuz.

Araştırmacı, cezanın öğrenmeye etkisi konusunda bir deneye katılacağınızı; birinizin öğretmen, birinizin öğrenci olacağını ve öğrenci yanlış yaptığı zaman ceza olarak öğretmenin ona elektrik şoku vereceğini bildiriyor. Kura çekiliyor ve siz kura sonucu öğretmen olacağınızı öğrendiğiniz zaman biraz rahatlıyorsunuz, çünkü odadaki büyük büyük bir şok jeneratörü oldukça korku verici bir görünüşe sahip. Üstünde 15 volttan 450 volta kadar 15’er volt aralıklı şok düğmeleri var. 300 voltluk düğmenin üstünde “çok kuvvetli şok”; 450 voltluk düğmenin üstünde ise : ” Tehlike: Aşırı Şok” yazmaktadır.

Öğrenilmesi gereken işlem, öğrenme psikolojisi deneylerinde sıklıkla kullanılan kelime çiftleri dizisidir. Öğrenci, kelime çiftlerini ezberleme durumundadır. Kelimeleri doğru olarak hatırlayamazsa, öğretmen olarak sizi jeneratörle ona elektrik şoku cezası vermeniz gerekmektedir. Her yanlışta bir sonraki düğmeye basılacak, yani öğrenciye her yanlışta bir öncekinden 15 volt daha kuvvetli bir şok verilecektir.

Güler yüzlü orta yaşlı “öğrenci”, kalbinden biraz rahatsız olduğunu söyleyerek araştırmacıya şokun tehlikeli olup olmadığını sorar. Araştırmacı, kuvvetli şokun can acıtabileceğini, fakat tehlikeli olmadığını söyler. Bundan sonra öğrenci yandaki bitişik odaya götürerek bir iskemleye oturtulur ve elleri elektronlara bağlanır. Şok hakkında bir fikir sahibi olmanız için size de hafif bir şok verilir. Bu şok canınızı acıtmaz fakat sizi biraz sarsar. Araştırmacı kaç voltluk olduğunu tahmin etmemizi ister, siz 75 voltluk olarak tahmin edersiniz, sadece 45 voltluk olduğunu bildirir. Bu durum, size şokların şiddeti hakkında bir fikir verir.

Öğrenme işlemi önceleri iyi gider fakat sonra “öğrenci” yanlışlar yapmaya, siz de ona şok vermeye başlarsınız. 75,90 ve 105 voltluk şoklarda içerdeki odadan artan inleme sesleri duyulmaya başlar. 120 voltluk şoktan sonra “öğrenci”, araştırmacıya bağırarak şokların acı vermeye başladığını bildirir. Araştırmacıya dönüp “bağırıyor” dediğiniz zaman, araştırmacının cevabı, “lütfen devam edin, öğretmen” olur. 135 voltta “öğrenci” acı ile daha çok inler ve 150 voltta, “Araştırmacı, beni buradan çıkarın! Benim kalbim var, çıkarın! Denemeye devam etmeyeceğim” diye bağırır. Siz araştırmacıya dönüp “çıkmak istiyor, ne yapayım? ” diye sorunca, araştırmacının cevabı kat’idir, “Araştırma devam etmelidir, Öğretmen, lütfen devam edin. “

150 volttan sonra olanlar ise şöyledir; 180 voltta “öğrenci” “acıya dayanamıyorum” diye bağırır. 270 voltta şoka tepkisi, ızdırap çeken bir insan çığlığıdır. 300 voltta ise, çaresizlik içinde, teste artık cevap vermeyeceğini 315 voltta da müthiş bir çığlıktan sonra artık deneye katılmadığını kızgın bir sesle bildirir. Bundan sonra hiçbir soruya cevap vermez sadece her şok verilişte işkence içindeki bir adamın çığlıkları duyulur.

Şimdi burada deneyin anlatımına biraz ara vererek böyle bir durumda ne yapardınız, onu soralım. Devam eder miydiniz? Ve sizce, bu durumda kalan deneklerin acaba yüzde kaçı devam ederdi? Yani ne kadarı 450 volta kadar “öğrenciye” şok vermeye devam ederdi? Bu soru bir grup psikoloji öğrencisine de sorulmuştur . Onların tahmini, insanların ancak %1’inin bu durumda en yüksek voltajlı şokları verebileceği şeklinde olmuştur. Bir grup psikiyatrdan da aynı tahmini yapmaları istenmiş, onlar da deneklerin çoğunun 150 volttan öteye geçemeyeceklerini tahmin etmişlerdir (150 volt, “öğrencinin” ilk olarak serbest bırakılmayı istediği noktadır).

Ayrıca, psikiyatrlar, 300 volta gelindiğinde deneklerin ancak %3,73 ünün emre itaat edeceğini ve ancak %1 deneğin 450 voltluk şoku da vereceğini tahmin etmişlerdir. Bu tahminleri bulgularla karşılaştırmadan önce, bu ürkütücü deneğin arkasındaki gerçeği açıklamakta yardımcı olabilir. Aslında “öğrenci”, araştırmacının asistanıdır. Kura çekilen kağıtların her ikisinde de “öğretmen” yazmaktadır, yani sizin “öğretmen” rolünü almanız kesinlikle sağlanmıştır.




Şok jeneratörü sahici değildir. “Öğrenci”nin bağırma ve inlemeleri asında bir teypten gelmektedir ve “öğretmen” rolüne sokulan bütün denekler bu teypten gelen aynı sesleri duymaktadırlar. Ancak, araştırma ortamı son derece inandırıcı olmuş, denekler tarafından tamamen gerçek olarak yorumlanmıştır. Bu, deneklerin, “öğrenci”nin inleme ve çığlıklarından çok rahatsız olmalarından anlaşılmaktadır. Ayrıca, araştırmadan sonra her denek’e bir şeyden şüphelenip şüphelenmediği sorulmuş ve hiçbiri durumdan şüphelendiğini söylememiştir.

Yukarıda ayrıntılarıyla açıklanan bu iki araştırma ABD’de Yale Üniversitesinde yapılmış ve çeşitli yaş ve meslekteki 40 kişiden hiçbiri 300 volttan önce durmamıştır! 5 denek 300 volttan sonra, 4 denek 315 volttan sonra, diğer bir 5 denek de seride daha sonra durarak araştırmaya devam etmeyi reddetmişler ve geriye kalan 26 denek, yani bütün deneklerin %65’i sonuna kadar devam ederek 450 voltluk şoku da “öğrenci”ye vermiştir!

Bu sonuçlar hem kamuoyunu, hem de psikologları şaşırtmış, basında bu sonuçlara geniş çapta yer verilmiş, araştırma filme alınmış, hatta bir danışmada delil olarak kullanılmıştır. 40 denekten 26’sını suçsuz bir insana emre itaat sonucu zarar ve ızdırap vermeleri olayı, bu 26 kişinin kişisel özellikleriyle, örneğin sadist olmalarıyla ya da saldırganlık içgüdüsüyle açıklanabilir. Ancak, bu tür bir açıklama yeterli olmayacaktır, çünkü aynı araştırma bazı değişikliklerle birçok kereler tekrarlanmış ve bine yakın birey denek olarak kullanılmıştır.

Genel sonuç ilk araştırmanınkinden pek farklı olmamış, sonuna adar araştırmaya devam edere 450 voltluk şoku veren deneklerin oranı %50’nin üstünde olmuştur. Çeşitli sosyo-ekonomik düzeylerde bulunan farklı eğitim ve mesleklere sahip, çeşitli yaşlardaki kadın ve erkek yetişkinlerden tesadüfi şekilde seçilen bu 1000 kişinin hepsin de sadist olması olanaksızdır. Ayrıca, deneklerin, şokları “öğrenci”ye vermekten memnun olmadıkları da açıkça görülmüştür.

Tersine, deneklerin büyük çoğunluğu terlemek, kekelemek, titremek, dudaklarını ısırmak, inlemek ve tırnaklarını ellerine batırmak gibi sinirlilik ve rahatsızlık belirtileri göstermişlerdir. Bunlardan ötürü, bu araştırma bulgularını bu deneklerin kişilik özellikleriyle açıklamak yerine, bir sosyal etki olayı olarak yorumlamak daha geçerli olacaktır. Yetkenin (otoritenin) etkisini bu tür aşırı itaati nasıl oluşturduğuna tarihi bir örnek, Nazi Almanyası’dır. Demek ki, Milgram’ın laboratuvar deneyi, gerçek dışı görünmekle beraber aslında çok gerçek bir sosyal psikolojik olayı incelemekte ve kolaylıkla bir kenara atılamayacak bazı önemli sorular sormaktadır. Bu sorular sosyal etki ve ona uyma olayının sınırları ile ilgilidir.

Kaynak: Prof. Dr. Çiğdem Kağıtçıbaşı / Yeni İnsan ve İnsanlar – Evrim Yayınları Kitabından alınmıştır

Planlanmış Davranış Kuramı

Bu yazımızda siz değerli okurların şu sorularına yanıtlar vermeye çalışacağız. Planlanmış Davranış Kuramı, Planlanmış Davranış Kuramı Kimin, Planlanmış Davranış Nedir, Planlanmış Davranış Teorisi Örnekleri, Planlı Davranış Modeli

Planlanmış Davranış Kuramı

Tutumların davranışları nasıl ve ne zaman etkilediği ile ilgili son yıllarda gerçekleştirilen çalışmaların çoğu Ajzen’ın (1985-1987) oluşturduğu “Planlanmış Davranış Kuramı”dan etkilenmiştir. Bu kuram Ajzen’ın Fishbein’la (1945-1980) beraber oluşturduğu “Mantıksal Eylem Kuramı”nın bir uzantısıdır.




Her iki kuram da, davranışların belli bir nedene dayandığı varsayımı üzerine kuruludur. Bu kuramlara göre, insanlar davranışlarının sonuçları hakkında önceden düşünürler, seçtikleri bir sonuca ulaşmak için bir karara varırlar ve bu kararı uygularlar. Başka bir deyişle, davranışlar belli bir niyet sonucu oluşur. Bu niyet, önceden düşünülmüş olan sonuca ulaşmaktadır.

Bu kuramlara göre, bir davranışı belirleyen doğrudan tutum değil, niyettir. Tutum niyeti, niyet de davranışı etkiler (Bagozzi, Baumgartner & Yi, 1989). Ajzen, Planlanmış Davranış Kuramı’nda, niyete etki eden 3 öğeden söz etmektedir. Bunlar, a) kişinin davranışa yönelik tutumu, b) öznel değerler (normlar) ve c) farkedilen davranışsan kontroldür. Şimdi bu faktörler üzerinde duralım.

a) Bir kişinin davranışa yönelik tutumu iki olgudan etkilenir. 1) davranışın sonuçlarıyla ilgili düşünceler. 2) olası sonuçların değerlendirilmesi. Bireylerin aynı konuda farklı tutumlara sahip olması, bu iki olgudan biri veya her ikisi hakkında farklı düşüncelere sahip olmalarından kaynaklanır. Örneğin, bir öğrencinin haftada 10 saat daha fazla ders çalışması kararını ele alalım. İki farklı kişi, böyle bir kararın ne gibi sonuçlara yol açabileceği  (1) konusunda aynı şekilde düşünebilirler: daha iyi notlar almak, arkadaşlarla daha az zaman geçirmek, vb.

Ancak bu sonuçların değerlendirmesinde (2) farklılıklar doğabilir. Ahmet, yüksek notlar almayı daha çok önemserken, Lale arkadaşlarla vakit geçirmeyi daha önemli bulabilir. Dolayısıyla, Ahmet’in haftada 10 saat fazla çalışmaya karşı tutumu, Lale’ninkine göre daha olumlu olacaktır.

b) Ajzen’ın kuramındaki ikinci öğe, öznel değerlerdir. Bu öğe, sosyal bir içerik taşır, şöyle ki; kişinin, başkalarının onun davranışları hakkında ne düşüneceğiyle ilgili inançları ve kişinin bu beklentilere ne ölçüde uyacağı, niyeti etkiler. Örneğin, Ahmet ve Lale, kendileri haftada 10 saat fazla çalışma ya da çalışmama kararını almadan önce, anne-babalarının, arkadaşlarının en değer verdikleri öğretmenlerinin beklentilerini gözden geçirebilirler.

Eğer Lale, anne-babasının onun çalışmasından mutlu olacaklarına eminse ve onları mutlu etmeye güdülenmişse, haftada 10 saat fazla çalışma kararı alması olasıdır. Örneğin Ahmet, fazla çalıştığı takdirde arkadaşlarının kendisiyle alay edeceğini düşünüyorsa ve arkadaşlarının ona değer vermesini çok fazla
önemsiyorsa, 10 saat fazla çalışmama ihtimali yükselir.

c) Modeldeki üçüncü öğe, fark edilen davranışsal kontroldür. Bu öğede belirtilmek istenen, bazı davranışların diğerlerinden daha fazla kontrol altında olduğudur. Ajzen’a göre, burada önemli olan kişinin kontrolle ilgili düşünceleridir. Örneğin, eğer Lale, alacağı notların çok fazla kendi elinde olmadığına (kontrolü altında olmadığına) inanıyorsa, anne-babasının beklentileri ve onun bu beklentileri yerine getirme çabası çok işe yaramayacaktır

(Ajzen & Madden, 1986). Nesnel durum da önemlidir. Bazen durum bizim kontrolümüzde değildir. Örneğin, Ali derneğe bağışta bulunma konusunda olumlu bir tutuma sahip olabilir ve başkalarının da bu düşünceyi onayladığını düşünebilir; ancak bağışta bulunacak parası yoksa, tutumu davranışının belirleyicisi olamaz ve
tutumuna dayanarak davranışını çıkarsamak doğru olmaz.

Ajzen’ın Planlanmış Davranış Kuramı

Bu üç öğe -tutum, öznel değerler ve farkedilen davranışsal kontrol-, kişiyi belli bir davranışa yönelten “niyet”e etki eder. Tahmin edeceğiniz gibi tutumların, değerlerin ve farkedilen kontrolün, niyet ve dolayısıyla davranış üzerindeki gücü durumdan duruma değişir. Bu üç öğenin önem sırası, kişinin benlik kavramının özellikleriyle de yakından ilgilidir.

Miller ve Grush (1986), benlik kavramının özellikleriyle yukarıda saydığımız üç öğenin ilişkisini şu şekilde açıklamışlardır: tutumlarının farkında olan ve başkalarının ne düşündüğünü çok fazla önemsemeyen kişilerin, bu üç öğe arasından ‘tutum’ öğesinden etkilenmeleri daha olasıdır. Bu kişilere, ileride ‘İletişim ve Propaganda: Tutum Değiştirme Süreci’ bölümünde de göreceğiniz gibi, kendini denetlemeye eğilimi olmayan kişiler denir.




Bu kişiler çoğunlukla başkalarının beklentilerine göre değil, kendi tutumlarına göre davranırlar. Kendini
‘denetleyen’ kişi için başkaları üstünde nasıl bir izlenim bıraktığı, başkalarının onun hakkında ne düşündüğü önemlidir. Bu nedenle kendini izleyip, başkalarının beklentilerine göre davranır, kendine çeki düzen verir. Miller ve Grush, Bu varsayımlarını test etmek için bir araştırma yapmışlar ve burada deneklerin tutumlarını, değerlerini, farkındalık ve kendini denetleme düzeylerini ölçmüşlerdir.

Sonuçlar, yüksek düzey farkındalığa sahip ve düşük düzeyde kendini denetleme eğilimi olan kişilerde tutumların davranışları belirleyici rol oynadığı görülmüştür. Düşük düzeyde farkındalığa sahip ve yüksek düzeyde kendini denetleme eğilimi gösteren kişilerde ise, öznel değerler-davranış ilişkisi yüksek çıkarken tutum-davranış ilişkisi önemini yitirmiştir. Kısacası, planlanmış davranış kuramı, davranışları ön görebilme konusunda önemli katkılarda bulunmuştur. Ancak, bu kuramı test eden fazla sayıda araştırma yoktur (Ajzen, 1991; Madden, Ellen & Ajzen, 1992).

Kaynak: Prof. Dr. Çiğdem Kağıtçıbaşı / Yeni İnsan ve İnsanlar – Evrim Yayınları Kitabından alınmıştır

Ünlü Sunucu Seyfi Dursunoğlu namı diğer Huysuz Virjin Hayranlarını Yasa Boğdu

Huysuz Virjin lakabıyla tanınan Seyfi Dursunoğlu hayatını kaybetti… 1 Ekim 1932 yılında Trabzon’da dünyaya gelen Dursunoğlu Huysuz Show adlı programıyla kendini tüm Türkiye’ye tanıttı. 15 gündür tedavi altında olan Dursunoğlu’nun son üç gündür yoğun bakımda olduğu öğrenildi.

Huysuz Virjin lakabıyla tanınan Seyfi Dursunoğlu hayatını kaybetti… Sunduğu “Huysuz Show” programıyla akıllara kazınan Seyfi Dursunoğlu 1970’den 2000’lere kadar ekranlarda yer aldı ve birçok izleyiciyi eğlendirmeyi başardı. Bir dönem Popstar Türkiye yarışmasının ikinci sezonunda, İbrahim Tatlıses, Garo Mafyan ve Deniz Seki gibi şarkıcı ve sanatçılarla birlikte jüri üyeliği de yapan Dursunoğlu, Huysuz Virjin lakabıyla tanınıyordu. 




HUYSUZ VİRJİN LAKAPLI SEYFİ DURSUNOĞLU HAYATINI KAYBETTİ

Huysuz Virjin karakteriyle tanınan Seyfi Dursunoğlu, tedavi gördüğü hastanede hayatını kaybetti.

15 gündür tedavi altında olan Dursunoğlu’nun son üç gündür yoğun bakımda olduğu öğrenildi.

Mutlaka okunması gereken İnsan Beynini Geliştiren 7 Roman




Heider’in Denge Kuramı

Bu yazımızda siz değerli okurlar için Heider’in Denge Kuramı, Heider Denge Kuramı Sosyal Psikoloji, Heider Kuramı’nı sizler için yazdık. 

Heider’in Denge Kuramı

Heider (1946, 1958), denge kuramını özellikle kişilerarası algı çerçevesinde ve fenomenolojik bir açıdan geliştirmiştir. Kişilerarası algı olayını en basite indirgeyen Heider, bir kişinin (k), bir diğer kişi (d) ve bir tutum objesi (0) ile ilişkilerini incelemiştir. Bu incelemede, durum, söz konusu olan kişinin görüş açısından ele alınmaktadır. Yani kişinin zihninde var olduğu varsayılan durum, kurama yansıtılmaktadır, bundan dolayı kurama fenomenolojik diyoruz.




Heider, bu üç birim arasında iki tür ilişki önermiştir. a) sevme sevmeme (tutum) ilişkisi; ve b) birilikte olma (ait olma) – olmama ilişkisi. Her iki ilişkide de olumlu (+) ya da olumsuz (-) olabilir, ancak ilişkinin derecesi üstünde durulmamıştır. k-d-o üçlüsündeki her üç ilişki de (k ye göre) olumluysa ya da ilişkilerin ikisi olumsuz biri olumluysa, k’nin zihninde denge durumu var demektir. İki ilişki olumlu, bir ilişki olumsuzsa ya da her üç ilişki de olumsuzsa, k için dengesiz bir durum söz konusudur.

Bir örnekle açıklayalım: Ahmet (k), arkadaşı Mehmet’i (d) çok sever, beğenir (+tutum ilişkisi) ve Ahmet aynı zamanda yalandan (0) nefret eder (tutum ilişkisi) ve Ahmet, Mehmet’in yalan söylediğini (+ aidiyet ilişkisi) öğrenir. Bu durum Ahmet’i rahatsız edecektir çünkü dengesiz bir durumdur. İlişkilerin yönlerini de belirtirsek, mümkün olan sekiz durum şöyle ortaya çıkacaktır: Sayfa 134 teki şemalardan 1-4 dengeli, 5-8 dengesizdir. O halde yukarıdaki Ahmet’in durumunu tekrar ele alacak olursak, Ahmet’in bu dengesizlikten kurtulması için ya Mehmet hakkındaki tutumunu değiştirip onu artık beğenmemesi; ya da yalan söylemek konusundaki tutumunu değiştirip yalan söylemenin kötü birşey olmadığına kendini inandırması gerekir.

Heider, bu tutum değişikliklerinden başka aidiyet ilişkisini ortadan kaldırarak (“Mehmet genellikle yalan söylemez” ya da Mehmet öğesini kendi içinde ayrıştırarak, Mehmet’in yalan söyleyen tarafını sevmemek, bunun yanında Mehmet’in diğer yönlerini sevmek şeklinde gelişen diğer denge sağlayıcı yolların da varlığını soyut olarak kabul etmekle birlikte bunların üstünde fazla durmamıştır.

Bu diğer denge sağlayıcı çözüm yolları -ileride göreceğimiz gibi- Rosenberg ve Abelson tarafından etraflıca işlenmiştir.

Dengeli bir duruma örnek verelim: Ahmet, Ali’yi sevmemektedir. Ahmet komünizme de karşıdır. Ahmet Ali’nin komünist olduğunu öğrenir. Bu durumda denge vardır, çünkü sevilmeyen bir kimsenin sevilmeyen bir tutuma sahip olması doğaldır, beklenebilecek bir durumdur ve Ahmet’in her ikisi hakkındaki fikrini de değiştirmesi gerekmez. Peki, ya Ahmet sevmediği Ali’nin komünizme şiddetle karşı olduğunu öğrenirse Ahmet için bu durum gene dengeli midir? Herhalde değil.




Çünkü sevilmeyen kötü bir insanın kötü bir fikre sahip olması beklenmez; eğer böyle iyi bir fikre sahipse o kadar kötü bir kişi de olmamalıdır, yani, burada da Ahmet dengesiz bir durumla karşılaşacak ve Ali hakkındaki tutumunu değiştirmeye doğru bir baskı hissedecektir. Üç olumsuz ilişkinin dengesizliği buradan çıkmaktadır. Heider sadece olumlu ve olumsuz ilişkileri ele almakta, dereceden söz etmemekle, ya hep ya hiç tutum değişimi örnektedir.

Bu yetersizlikler, daha sonra gelişmiş olan bazı kuramlarda giderilmiştir. Aşağıda bunlara değineceğiz. Ancak burada Heider’in kuramının ne denli önemli olduğunu vurgulamakta yarar vardır. Heider, psikolojide genellikle varsayılan bir fikri, yani tutarlılığı, görgül denemeye uygun bir hale sokarak sosyal psikolojik çerçeveye oturtmuş, böylece de tutumlar konusunda çok verimli bir çığırı açmıştır.

Kaynak: Prof. Dr. Çiğdem Kağıtçıbaşı / Yeni İnsan ve İnsanlar – Evrim Yayınları Kitabından alınmıştır