Oedipus Kompleksi Nedir ve Oedipus Kompleksi Hikayesi

Oedipus Kompleksi Nedir ve Oedipus Kompleksi Hikayesi

Oedipus Kompleksi Nedir ve Oedipus Kompleksi Hikayesi

Oedipus Kompleksi Nedir ve Oedipus Kompleksi Hikayesi :  Fallik Dönemi: Gelişmenin bu aşamasında, cinsel organlar ve cinselliğin işlevine ilişkin cinsellik dolu ve saldırganca duyguların önemi artar. Bu döneme, babasını öldürüp annesiyle evlenen Teb kralından ismini aldığı bilinen Oedipus kompleksi denir. Kompleksin ana konusu, ayrı cinsler olan ebeveyne olan cinsel duyguların, aynı cinsinden olana karşı da düşmanlık dolu duyguların gelişmesi ile belirlenir. (Erkek çocuk anneye ilgi duyup babayı düşman görürken, kız çocuk babaya ilgi gösterip anneyi düşman görür.)




Erkek çocuklar annelerine sahip olmak ve babalarını aradan çıkartmak, kız çocuklar ise annesini aradan çıkararak babalarına yakın olmak istemektedir. Üç ile beş yaşlarındaki çocukların davranışları ve tutumları Oidipus Kompleksi’nin etki alanı içindedir. Fakat Beşinci yaşın sonuna doğru, bu etkiler ortadan kalkmakta veya bastırılıp hayat boyu, kişilikleri etkileyen bir güç olarak kalırlar.

Karşı cinse ve otoritenin gücüne karşı, gelişen tutum ve davranışlar Oidipus kompleksi ölçüsü altında ele alınır. Oedipus kompleksi erkekler ve kız çocuklarda farklılıklar göstermektedir. Başlarda her iki çocukta, temel ihtiyaçlarını karşılamakta olan anneye bağımlıdır ve annenin sevgilerini paylaştığını düşündükleri için babalardan pek haz etmezler. Bu duygular incelenen araştırmalarda erkek çocuklarda sürüp, kız çocuklarda ise değişikliğe uğramaktadır.

Oedipus Kompleksi düşüncesinde Erkek çocukların annelerine yönelik cinsel temalı duyguları, özellikle de babaları ile olan ilişkilerin merkezinde çatışma yaratmaktadır.

Kendisinden üstün rakip olarak görülen baba, kendisine kötülük yapabilir endişesine kapılan çocuk, bu aşamada babanın cezalandırıcı tutumlarından özellikle etkilenir. Kendisini Kıskanan babasından gelebilecek cezaların çoğunun, cinsel isteklerinin merkezi olan organlarına geleceğini sanan çocuk, babasının kendisini cinsel organlarından edip, onu cinsel organlarını yok etmekle tasvir edip korkar.

Bu his sonucu meydana gelen hadımlık kompleksi, annelere duyulan cinsel isteklerin babalara yönelik düşmanlık duygularınında bastırılmasına sebep olur. Bu kompleks, aynı zamanda, erkek çocukların babaları ile özdeşleşmesine de yardımcı olmaktadır. Annelere yönelmiş tehlikeli cinsel isteklerin yerini, sıcak, samimi sevgi dolu duygularının almasını sağlamaktadır. Kız çocuktaki gelişim ise farklı biçimde yaşanır. İlk sevgi nesnesi olan kişinin, yani annenin yerini giderek baba alır. Bu değişiklik kız çocuğun,
erkeklerde kendisinde bulunmayan çıkıntılı bir organın varlığını fark etmesi ile başlar.

Eksiklik duygusu yaratan bu durumdan kendine benzeyen annesini sorumlu tutar. Sevgisini, değerli organını paylaşmak istediği babasına yöneltir. Babasına karşı geliştirdiği bu yakınlık, aynı zamanda, onun kendisinde olmayan bir organa sahip olmasına imrenme duygusu ile birlikte yaşanır. Penise imrenme, erkekteki hadımlık kompleksinin kızlardaki karşılığıdır. Penis yokluğu kadın çocuk sahibi olduğu zaman ödünlenir. Özellikle çocuk erkek olursa. Bu karmaşa erkek çocukta olduğu gibi, kız çocukda da beşinci yaştan sonra çözümlenir ya da bastırılır.

Oedipus Kompleksi Nedir ve Oedipus Kompleksi Hikayesi

Oedipus Kompleksi Nedir ve Oedipus Kompleksi Hikayesi

Oedipus Kompleksi Nedir ve Oedipus Kompleksi Hikayesi

Çocuklardan yoksun olan Thebes (Teb) kral-kraliçe (Laius ve Jocasta) karı-koca bir kahine fikir danışırlar. Kahinde, onlara bir oğullarının olacağını fakat oğullarının kralı öldürüp kraliçeleri ile evleneceğini söyler. Bunu kahinden duyan kral, oğulları doğunca, oğlunu bileklerinden birbirine çivilettirip bir çoban aracılığı ile bir dağa bırakmasını ister.




Lakin, çocuğa acımakta olan çoban, çocuğu kralın istediği gibi yapmayıp, Corinth’li farklı bir çobana emanet eder, geri döner. Oedipus ( şiş ayak ) ismini alan çocuk Corinth’in kralının ailesi içinde büyür. Seneler sonra birisi, çocuğa aslında kendisinin gerçek ailesinin yaşadığı kişiler olmadığını söyler.
Bunu duyan aile inkar eder, kendisinde inanmaz fakat Oedipus’un içine bir kurt düşmüştür artık, daha önceden gerçek anne-babasının fikir aldığı kahine gitmek üzere yola düşer. 

Babasını Öldürme Olayı

Kahin gerçekleri saklar, ama kendisinin yazgısında öz babasını öldürüp annesine koca olacağını açıklar. Bunu duyan Oedipus, kötü yazgısını bertaraf etme niyeti ile Teb şehrine gitmeyi düşünür. Yolcuğulunda dört yol ağzına gelince, farklı bir araba ile karşılaşır ve yoldan geçmenin kendisine ait olduğunu söyleyip diğer arabadaki kişi ile kavga eder ve öldürür. Fakat, işin kötü tarafı yazgısından kaçmak için yola düşen Oedipus, aslında kötü talihe yakalanmış ve bu yol kavgasında öldürdüğü adamın kendi öz babası olduğunu bilmemektedir.

Seyahate kaldığı yerden devam eden Oedipus, ilginç ve korkutucu sfenksle karşılaşır. Sfenks zorba olduğu gibi ilginç bulmacalarda sormaktadır ve bunların cevabını bütün herkes bilmelidir, mamafi bilemeyenler sfenks tarafından yenilecektir. Bilmecedeki soru ise şöyle. -Sabahları dört, öğleden sonraları iki, gece
ise üç ayaklarla gezen şey nedir- Oedipus bu soruya duraksamadan doğru cevap veren tek kişi olur: Hemen ”İnsan” der. Neden denilincede, insan bebek iken emekleyerek dört ayak, yetişkinliğinde iki ayak ve yaşlılığında da baston kullandığı için üç ayaklıdır ve böyle yürür der.

Bilmecenin cevabının hiç bulunamayacağından o kadar emin olan Sfenks, bu cevapla yıkılır, ve kendisini öldürür. Halk ise, bu kötü canavardan kendilerini kurtardığı için Oedipus’u kral olarak başlarına isterler. Teb halkının kraliçesi ise, bilindiği gibi kendisinin öz annesidir habersiz. Herkes zaten kralın katilin o canavar olduğunu düşünmektedir. Ve bu süreç hızla işlemeye başlar, Oedipus öz annesi ile evlenir ve kral olur. Dört çocukları olur. Kızlarının biri efsaneler de adı sıkça anılan Antigone’dir.

Gerçeğin Ortaya Çıkışı

Bir zaman sonra şehirde kıtlık olur. Oedipus, kraliçenin erkek kardeşini yani öz dayısını aslında kahinlere gönderir ve bir çözüm bulmalarını ister. Kahinler eski kralı kimin öldürdüğünün bulunmasını ve sfenksin bunu yapmadığını Creon’a söyler ve Oedipus’a bu bilgileri aktarması için geri gönderirler. Kahinlerin bu dediğini kabul eden Oedipus, bu seferde kör bir kahin olan Tiresias huzura çağırtır. Kahin, kendisine katili
araştırmasının hiç iyi olmayacağını söyler.

Öfkelenen Oedipus kör kahinle kavga eder, fakat bu kör kahin epey bilgili olduğu için aslında gerçek kralı
onun öldürdüğünü ve annesi ile de evlendiğini kendisine açıklar ve tehdit eder, o yüzden araştırma der. Oysa Oedipus kendi babasının Corinth kralı olduğunu düşündüğü için buna kulak asmaz. Fakat bu söylenenlerden iyice midesi bulanan Oedipus, bir kahine daha danışır ve oda aslında Teb kralının oğlu olduğunu ve kendi öz babasını öldürüp annesi ile evlendiğini söyleyince dünyası başına yıkılır.

Ne var ki, Corinth ahalisi, Oedipus’un kral olmasını beklemektedir, her şeyden habersiz olan diğer halk
babasının ölen Corinth kralını sanmaktadır. Fakat Oedipus Corinth şehrine gitmez, Teb şehrinde kalır. Bu dedikodular iyice yayılınca, Corinth halkıda onun kralları olmadığını anlar ve mecburen Oedipus annesine (yani karısı kraliçeye) gerçekleri anlatır.

Kraliçede, duydukları karşısında kedere boğulur, herkesten kaçıp uzaklaşıp kuytu bir yerde asarak intihar eder kendini. Oedipus, üzgün bir şekilde Kraliçenin izini sürüp onu aramaya başlar. Bulduğunda ise kötü sonla karşılaştığını görünce mahvolur. Kendisi yüzünden intihar ettiğini düşünür. Bu acıya daha fazla dayanamayıp yanındaki iğneleri gözlerine batırarak kendisini kör bir mecnuna çevirir.

İşte Oedipus Kompleksi Hikayesi mitlerde böyle geçer. Tabi söylence olduğu için bazı değişikliklerde olur hikayede ama genel hatları ile durum bu şekildedir.

Erkekleri Cinsellikten Korkutan 6 Sebep

Uzman Klinik Psikolog ve Hipnoz Uzmanı Mehmet Başkak, erkeklerde görülen cinsellik korkusunun temelinde çok çeşitli nedenler bulunduğuna dikkati çekti ve en önemli 6 tanesini açıkladı

1: ÇOCUKLUKTA YAŞANAN CİNSEL İSTİSMAR

Çocukken yaşanmış cinsel istismar vakaları nedeniyle gelişen cinsellik korkusuna erkeklerde sıkça rastlanır. Çocukken cinsel istismara maruz kalmış bir erkek için genel olarak diğer insanlara açılmak ve onlarla ilişki kurabilmek neredeyse imkansız hale gelmiş olabilir. Bu durum her türlü istismar vakası için geçerlidir. Devamını Oku




Cüzzam Tarihi ve Cüzzam Hastalığı Konusunda İlk Çalışma Yapan Kişi

Cüzzam Tarihi ve Cüzzam Hastalığı Konusunda İlk Çalışma Yapan Kişi

Cüzzam Tarihi ve Cüzzam Hastalığı Konusunda İlk Çalışma Yapan Kişi

Cüzzam Tarihi ve Cüzzam Hastalığı Konusunda İlk Çalışma Yapan Kişi : Yakın tarihimizde artık insanları endişe verecek şekilde korkutmayan cüzzam, oysaki tarihe şöyle bir geri gittiğimizde vahşet yaratıyordu. Toplumlar içinde halkın kitlesel olarak ölmesine sebep oluyor ve hiçbir tıbbi çare fayda vermiyordu.

Eski insanlar büyük bir tehlike ile karşı karşıya kaldık deselerdi şimdi bizlere, belki de onları ciddiye almazdık. Ama aynen tarihte böyle seyrediyordu cüzzam hastalığı. Çünkü derileri saran, vücut içindeki sinir sistemlerini sarsan ve organlar konusunda da bir sürü hasar verip çürüten bu hastalık insanlarda kısa bir süre sonra ölümle sonuçlanıyordu. Daha da kötüsü öldürmeden önce de bizati süründürüyordu. Genç yaşında bu hastalığa yakalanıp şayet ölmemişse kişi yaşlanana kadar yüzünde bu vahim hastalığın izlerini taşıyordu.



Cüzzam Tarihi aşamalarında günümüzün modern tıbbının olmadığı dönemlerde insanlar korkudan büyüler ve farklı alternatif yollar deneyerek bu hastalıktan kurtulmanın yollarını da aramaktaydı. Ama malesef sonuç başarısızdı.

Cüzzam hastalığının gerçi günümüzde de tıp tarafından nasıl bulaştığı konusunda bir
konsensüs sağlanamamıştır. Eski insanlar bu hastalığa miskin gibi isimlerde vermekteydiler. Bu hastalık bütün dünyayı kasıp kavururken Avrupa ülkeleri cüzzamlı hastalar ile sağlıklı insanlar arasında bir bulaşım olmaması için cüzzamlıları küçük küçük adalara yerleştirip orda karantina ya da tecrit altında tutarken. Bu söylentiler kulaktan kulağa yayılıp taa İbn-i Cessar’ın kulağına kadar gelmişti.

İbn-i Cessar kimdir dersek? İşte Cüzzam Hastalığı ve onun tedavisinde çığır açan bilimadamı kişidir. Cessar cüzzam hastalığını duyar duymaz, hastalıklı insanlar ve hastalık üzerinde detaylı incelemeler yaparak ona uygun bir tedavi yöntemi geliştirdi. Bu altın değerinde çalışmalarını diğer kuşaklara iletebilmek içinde bir kitabında topladı. (Fakirler İçin Seyahat Kitabı)

Tunuslu bilimadamı İbn-i Cessar bu eserini yazarken İtalya, İspanya, Fransa, Roma gibi bir çok devleti gezip, inceleyip cüzzamlı hastaları analiz edip notlar alarak yazmıştı. Bu eser Latince, Yunanca ve İbranice’de yayımlandı. Tabi onun bu eserinin bir kopyasını da Viaticum adında bir eser yazarak Konstantin’de taklit etti.

Fakat yalancının mumu yatsıya kadar yandı. Sicilyalı çevirmen Demetrius yapılan bu intihalin farkına varıp İbn-i Cessar’ın taklit ya da kopya çekildiğini ifade ederek toplumlara açıkça bildiride bulundu. Günümüzde cüzzamın basil ‘den kaynaklı oluştuğunu 1873 yılında Gerhard Armeuer Hansen açıkladı. Ve modern tıp literatürüne böylece girdi.



Vebanın Bulaşıcılığını İlk Bulan İbni Hatip ve Yakılarak Öldürülmesi

Vebanın Bulaşıcılığını İlk Bulan İbni Hatip ve Yakılarak Öldürülmesi

Vebanın Bulaşıcılığını İlk Bulan İbni Hatip ve Yakılarak Öldürülmesi

Vebanın Bulaşıcılığını İlk Bulan İbni Hatip ve Yakılarak Öldürülmesi : Merhaba dostlarım. Güya Haftasonları yasak deniliyor. Ama bütün mahalle, sokak aralarında normal günleri aratmayacak kalabalıklar var. İnsanlara soruyorsunuz, Allah’ın dediği olur. Öleceksek ölürüz diyorlar. (Allah’ın dediği olur evet ama Allah size fütursuzca salgında hiçbir şey yokmuş gibi davranın mı diyor? Aptallıklarına Allah’ı ortak etmeleri ayrı bir konu başlığı esasen, büyük bir günah ve suç) Biz toplumun bence biraz daha eğitilmeye, duyarlılığa ihtiyacı var. Böyle manzaraları görünce aklıma İbni Hatip geliyor. Biraz ondan bahsedeyim.



Vebanın Bulaşıcılığını İlk Bulan İbni Hatip ve başına gelenler

Uzun araştırmalarının sonucunda, İlk kez Veba’nın bulaşıcı bir hastalık olduğunu ve mesafe, karantina uygulamalarının yapılmasını öneriyor. Fakat başına ne geliyor biliyor musunuz? Veba’nın bulaşıcı bir salgın olduğunu bulan ve bunu ilk kez söyleyen, yazar, şair, siyasetçi, gezgin, filozof, fizikçi, hekim olan İbni Hatip’in başına? Endülüs’ün o büyük adamına. Fas’ta boğulup, yakılarak öldürülüyor!

Öldürülme nedeni ise, zındıklık, inançsızlık. İnançsızlığına kanıt ise Veba’nın salgın olduğunu, bulaşıcı olduğunu söylemesi. Çünkü o dönem Halkta idareciler de ve hatta Avrupa’da da Veba’nın Allah’ın bir laneti olduğu ve vebalı kişilerin ise Allah’ın lanetlediği insanlar olduğuydu. Görüşe göre hastalığın sadece onlarda olacağı kimseye bulaşmayacağıydı.

Oysa İbni Hatip bu görüşü kökünden sarsan bir gerçeği haykırıyordu. Hem de Hatip, bu buluşuna söylenenin aksine inançsızlıkla değil, Kuran ve Hz. Muhammed’in sünnetlerinden yola çıkarak bir inceleme getiriyordu. Fakat bu, mevcut hiyerarşinin hoşuna gitmediği için öldürüldü.

Şimdi biz kardeşim Corona, salgın var, bulaşıcı niye kurallara uymuyorsun, kendin ve diğer insanların sağlığını hiçe atıyorsun dersek, yakılır mıyız? Şükür ki hayır. Çünkü o dönemin aksine şu anda idareciler bulaşıcı diyor, halk ise kafasına göre takılıyor. Rahatız yani.

İbni Hatip Kimdir?





Gerçek adı Lisanüddin Ebu Abdullah Muhammad bin Abdullah bin Said bin Ahmed al-Salmani’dir. Gırnata (bugün kü İspanya’da Granada) Loja’da doğdu. Gırnata’nın Emiri 5. Muhammed’in saltanatı döneminde sarayında vezirlik görevlerinde bulundu. Fakat vezir diye rahat hayat yaşadığı söylenemez. Bilimle uğraşması bazen mevcut yasalar ve iktidarı rahatsızda edebilir. Gırnata Emirliği tarafından (Ben-i Ahmet Devleti) kendisini iki defa olmak üzere Fas’ta sürgüne yollamıştır.

Filozof elbette bilim ve hurafeler arasında sıkışan halk arasında iyi karşılanmamıştır. Çünkü Dini kullanan ve halka İslamı değil kendi kafalarındaki dini monte etmeye çalışan idareciler ile arası hiç iyi olmadı. Ve bu İslam Aliminin ortadan kaldırılması gerekiyordu. Bunun için de halkın en hassas olduğu din kullanıldı.

Böylesi güzide büyük bir adama inançsızlık, Allah’a inanmama gibi büyük bir iftira atıldı. Ve bu iftira sonucu halkta büyük bir nefret oluştu. Kendisini önce boğdular ardından da cesedini yakarak teşhir ettiler. İbni Hatip’in eseri ”Mukni’üs Sail an’il Maraz’ıl Hail (Vebayı Soranı İkna Eden Kitap) büyük bir ses getirdi bütün dünyada. Kara ölüm denen Vebanın bulaşıcılığını bulmuştu ama hurafeler yüzünden hayatından da olmuştu. İbni Hatip’in Vebanın bulaşıcılığı
ile şu sözleri ifade etmişti. Ve bu sözler Yersin ve Kitasato eliyle 1894 tarihinde veba mikrobunun keşfedilmesinden çok çok önce söylenmişti.

“Bulaşmanın varlığı; tecrübe, araştırma, hisler ve kendilerine güvenilir nakillerin açıklığı sayesinde anlaşılmaktadır. Bu gerçekler, pek sağlam delillerdir. Hastalıklı kimse ile temas etmeyen kimseler sağlıklı kalmaktadırlar. Buna en güzel örnek, bilhassa Afrika’da gözlemlerimizle tespit ettiğimiz bedevi oymaklarıdır. Temasa geçenler ise hastalığa yakalanmaktadırlar. Bu geçiş için hastanın giydiği elbiseyi, giyme, kullandığı kap kaçağı kullanma, takındığı küpeleri takınma, vebalı evden bir kişinin diğer insanlarla görüşmesi, temiz bir limana hastalığa bulaşmış bir geminin gelmesi yeterlidir. Dikkatli bir araştırmacı bunu gayet açıklıkla görebilecektir.”

Saldırganlığın Toplumlardaki Psikolojik Yönü ve Etkileri

Saldırganlığın Toplumlardaki Psikolojik Yönü ve Etkileri

Saldırganlığın Toplumlardaki Psikolojik Yönü ve Etkileri

Saldırganlığın Toplumlardaki Psikolojik Yönü ve Etkileri : Hemen hemen her kültür de saldırgan davranışlara rastlansa da, görülen saldırganlık oranı, saldırganlığın dışavuruş biçimi, kime yöneldiği, nasıl hoşgörüldüğü gibi noktalarda kültürler birbirinden farklılık gösterebilirler. Burada bunlara birkaç örnek vermekle yetineceğiz.

Saldırganlık genel olarak hoşgörülen bir davranış biçimi değildir. Bu yüzden kişiler, örneğin engellemelerle karşılaştıklarında, kendilerini kontrol etme doğrultusunda sosyalleşirler. Fakat toplumun kişilerden bunu nedenle ölçüde beklediği farklılıklar gösterebilir. Örneğin, Sri Lanka’da öz kontrol oldukça fazla önem taşır. (Spencer, 1990). Bu yüzden Sri Lankalılar, çok büyük provakasyonlar karşısında dahi saldırgan davranışlarda bulunmaktan çekinirler.

Kaufman, Gregory ve Stephan (1990) İspanyol ve İngili asıllı öğrencilerin belli bir engelleme durumuna gösterecekleri tepkiyi incelemişlerdir. Bu durum okullarında etnik azınlık olma durumudur. Kaufman ve arkadaşları, İspanyol kültürünün sempatik olmayı önemsediği fikrinden hareketle, İspanyol asıllı öğrencilerin, okullarında azınlık olmaları halinde içlerine kapanacakları ve umutsuzluğa kapılacaklarını öngörmüşlerdir.

İngiliz Kültüründe ise saldırganlık içeren davranışlar daha kolay kabul gördüğü için, İngiliz asıllı öğrencilerin okullarında etnik azınlık olma durumunda saldırgan davranışlar göstereceklerini
düşünmüşlerdir. Gerçekten de elde ettikleri bulgular bu öngörüleri doğrulamıştır.



Osterweil ve Nagano-Hakamura (1992) tarafından gerçekleştirilen bir araştırmada, Japon annelerin çocuklarının saldırgan davranışlarını hoşgörmeye daha yatkın oldukları, ancak çocuklarına saldırganlığın sadece aile içinde dışavurulması gerektiğini öğrettikleri ortaya çıkmıştır. İsrailli anneler ise, Japon annelerin tersine, saldırganlığın dışarıdan gelen kışkırtmalar sonucunda ortaya çıktığına inanır ve bu tür davranışların aile dışında başkalarına gösterilmesi gerektiğini düşünürler.

Çocuk yetiştirme alışkanlıklarının saldırganlığa etkisini gösteren bir başka araştırmada (Kornadt, Hayashi, Tachibana, Trommsdorf & Yamauchi 1992) Japon annelerle Alman ve İsiçreli annelerin çocuklarıyla olan etkileşimlerindeki farklılıkların saldırganlık gelişiminde önemli rol oynadıkları bulunmuştur. Japon annelerin çocuklarına daha yumuşak yaklaştığı, onların aldırgan davranışlarını ödüllendirmedikleri bulunmuştur.

Alman ve İsviçreli anneler ise, çocuklarına daha katı yaklaşmakta ve saldırgan davranışların önlenmesi konusunda çok fazla uğraş göstermedikleri görülmüştür. Görüldüğü gibi bir kültürdeki çocuk yetiştirme alışkanlıkları o kültürde saldırganlığın nasıl bir şekil aldığını bir ölçüde açıklamaktadır.

Kaynak: Prof. Dr. Çiğdem Kağıtçıbaşı / Yeni İnsan ve İnsanlar – Evrim Yayınları Kitabından alınmıştır



İlişkili Benlik Yapısı Nedir ve Nasıl Oluşur Detaylı İnceleme

İlişkili Benlik Yapısı : Batı dışındaki birçok toplulukçu kültürde, benliğin ayrışmışlığına değer verilmez. İnsanların esasta birbirlerine bağlı olduğu gerçeği önem taşır. Başta gelen kural, başkalarına uymak ve onlarla bağlılığı sürdürmektir. Kişinin sosyalleşme şekli, onun ait olduğu gruplara ve genel olarak varolan ilişkilere uyum göstermesini, başkalarının duygularına duyarlı olup onların aklından geçeni uygulamasını, ona atfedilen görev ve rolleri ve ondan beklenen davranışları yerine getirmesini sağlar.




İlişkili benlik yapısı için, özgüven, özdeğer ve doyum kavramları Batı’da tanımlanandan çok başka anlamlar taşır. İlişkilere uyum gösterebilmek ve o ilişkilerin bir parçası olabilmek, ilişkili benlikler için özgüven ve özdeğerin temelini oluşturur. Bu tür benliğe sahip olan insanlar başkalarına bağlı
olarak tanımlandıkları statülerine uygun bir şekilde davranırlar.

İlişkili Benlik Yapısı Nedir

İlişkili Benlik Yapısı Nedir ve Nasıl Oluşur Detaylı İnceleme

(Ahmet Bey’in kızı veya X okulu öğrencisi), onlara atfedilen sosyal görevleri, zorunlulukları ve sorumluluklarını yerine getirmeye çalışır, hatta kendilerine yeni sosyal görev ve sorumluluk biçerler (kendilerinden beklenmediği halde, bir hasta akrabalarının yanında refakatçı kalmak için gönüllü olmak
gibi).

Benliğe ait en önde gelen özellikler, şekil 41 de görebileceğiniz gibi koyu siyah çarpılarla gösterilen kişilerarası ilişkilerde tanımını bulan, sosyal bağlamdan koparılamayan özelliklerdir. İlişkili benlik yapısı, sınırları katı çizgilerle başka benliklerden ayrılan bir benlik değildir. Başka benliklerle örtüşme görülür. Başka bir deyişle, benliğin tanımının bir kısmını başka benlikler oluşturur.

Bu demek değildir ki, ilişkili benliklerin, kişilik özellikleri, yetenekleri, tutumları ve bunlar gibi başka içsel özelliklerinden hiç haberi yoktur. Elbette ki vardır. Ancak, düşünce, duygu ve davranışların öncelikle etkileyen bu kişisel özelliklerden çok, başkalarıyla olan ilişkilerdir.

İlişkili benlik yapısı ‘nın yaygın olduğu Asya kültürlerinde,

kendini öne çıkaran kişiler hoş görülmez. Kendi başına, farklı birey olmaktansa, grubun bir üyesi olarak
var olmak daha çok önem taşır. Örneğin Japon politikacılar Amerikalı politikacıların aksine, söylevlerinde kişilerarası ilişkilere önem verdiklerini vurgularlar. Toplulukçu kültürlerin hepsinde, sadece ilişkili benliklere rastlanmadığı gibi, bireyci kültürlerde de sadece ayrışmış, ayrışık benliklere rastlanmaz.

Hatta kültürün alt gruplarında bile benlik yapılarında ciddi farklılıklara rastlanır (kadınlarla erkekler arasındaki ya da farklı etnik grupların içindeki benlik yapısı farklılıkları gibi) (Gilligan, 1982; joseph, Markus & Tafarodi, 1992).

Ancak kültürel benlikler, gelenekler, ortak yaşam tarzları vb., o kültürde yaşayan insanların birbirine benzer benlik yapısına sahip olması sonucunu doğurur. O kültürde varolmak ya da uyumlu bir şekilde yaşayabilmek bunu gerektirir. Bu iki tür benliğe ek olarak Kağıtçıbaşı (1990, 1996a, 1996b 1998), üçüncü bir tür benlik yapısı ortaya koymuştur. Hem ilişkisel eğilimi hem de özerkliği içinde barındıran benlik yapısı. Bu tür benlik, toplulukçu kültüre sahip toplumların gelişmiş kentsel bölgelerinde, kuşaklararası maddi ilişkilerin azaldığı, buna karşılık duymuşsak bağlılıkların kaybolmadığı aile modelinde gelişmektedir.




Bu sosyal yapı, çocuk yetiştirmede özerkliğin de önemsenmesini beraberinde getirmiştir, çünkü aile artık çocuğa ve onun sağlayacağı ekonomik kazanca bağımlı değildir. Fakat, duygusal bağlılıkların devam etmesi nedeniyle benliğin ilişkisel niteliği yok olmaktadır. Gelişen “özerk-ilişkisel benlik”, içinde hem
bireyci (özerk), hem de toplulukçu (ilişkisel) özellikler taşımaktadır.

Ancak burada özellikten anlaşılan başkalarından ayrışma/uzaklaşma değil, kendi kendine karar verebilme, etkin olabilmedir.

Kağıtçıbaşına göre özerklik ilişkilik içinde de mümkündür. (bkz. 1996a, 1998). Bu modelden de anlaşılacağı gibi bireyci ve toplulukçu özellikler bir arada varolabilir (D. Sinha & Tripathi, 1994). Demek ki, içinde bulunulan sosyal ve ekonomik koşullarda işlevsel olan benlik yapısı yaygın hale gelmektedir. Benlikle çevrenin uyumu, kişinin ruh sağlığı açısından da önem taşır.

Kaynak: Prof. Dr. Çiğdem Kağıtçıbaşı / Yeni İnsan ve İnsanlar – Evrim Yayınları Kitabından alınmıştır

Öğrendikten Sonra Bir Kuş Tüyü Gibi Hafiflemenizi Sağlayacak 6 Psikolojik Gerçek

Mutlaka okunması gereken İnsan Beynini Geliştiren 7 Roman

Bu Psikolojik Kitaplar İle Benliğini Keşfet! Mutlaka Okumanız Gereken 6 Psikoloji Kitabı

Kohlberg’in Ahlak Gelişimi Kuramı ve Evrelerinin Tanımlanması

Kohlberg’in Ahlak Gelişimi Kuramı, Kohlberg Ahlak gelişim evreleri, Kohlberg Ahlak gelişim makale, Kohlberg’in Ahlak gelişim kuramı hikayeleri, Kohlberg, Ahlak gelişimi kuramı yaş aralıkları

I: Gelenek Öncesi Düzey:

Bu düzeyde kişi iyi-kötü, doğru-yanlış gibi kültürel kural ve değerlere açıktır. Ancak bunları, ceza ödül gibi fiziksel sonuçlarına göre ya da bu kuralları ortaya koyan kimselerin fizik gücüne göre değerlendirir. Bu düzey iki evreyi kapsar.

1. Devre: İtaat ve Ceza Yönelimi: Bu devrede davranışın sonuçları o davranışın iyi ya da kötü olduğunu tayin eder. Bir davranış cezalandırılıyorsa kötü, cezalandırılmıyorsa iyidir. Cezadan kurtulmak ve yetkiye karşı tam riayet kendi başına değerlidir. Çocuk için büyüklerin sözünden çıkmamak önemlidir. Çünkü onlar büyük ve güçlüdür. Başın derde girmemesi önemlidir

2. Devre: Saf Çıkarcı Yönelim: Doğru davranış, kişinin gereksimlerini tatmin eden davranıştır. Pragmatik alış-veriş kavramı (sen bana yardım et, ben de sana ederim), sevgi, bağlılık ve adalet kavramı yerine geçerlidir. Çocuk, ödüllendirilen davranışları yapar, cezalandırılanlardan çekinir.



II. Geleneksel Düzey:

Bu düzeyde, kişinin bir üyesi olduğu ailenin, arkadaş grubunun ya da çevrenin beklentileri kendi başına değer kazanır. Seçilen referans grubun doğru kabul ettikleri, çocuğun gözünde de doğrudur. Buradaki tutum sadece sosyal düzen ve beklentilere uymak değil aynı zamanda onlara sadakattir. Mevcut sosyal düzenin
korunması ve desteklenmesi ve bu düzenin kurum ve gruplarıyla özdeşleşmek önemlidir. Bu düzey iki devreden olur.

3. Devre: İyi Çocuk Eğilimi: Bu devrede iyi bir davranış, başkalarını memnun eden, onlara yardımcı olan ya da onlar tarafından taktir edilen davranıştır. Yaygın davranış normlarına uyma ön plandadır. Davranış niyete göre değerlendirilir. İyi niyetli olmak önem kazanır. Güven, sadakat, saygı, karşılıklı ilişkilerin devamlılığı ve minnettarlık önemlidir.

4. Devre: Kanun ve Düzen Eğilimi: Bu devrede önemli olan, başkalarını memnun edecek davranışlarda bulunmak değil, yerleşmiş kurallar ve sosyal düzeni korumaktır. Doğru davranış, görevini yapmak, otoriteye saygı göstermek ve kural ve yasalara uymaktır. Kurulu sosyal düzen eleştirilmeden kabul edilir.

Kohlberg'in Ahlak Gelişimi Kuramı ve Evreleri

Kohlberg’in Ahlak Gelişimi Kuramı

III. Gelenek Üstü (Özerk ya da İlkeli) Düzey:

Bu düzeyde geçerliliği ve uygulanılırlığı olan ahlaki değerleri ve ilkeleri, bunları ortaya koyan grup ya da kişilerin yetkilerinden ve kişinin bu gruplarla özdeşmesinden bağımsız olarak tanımlama çabası görülür. İlk düzeyde otorite kişinin tamamen dışındadır. İkinci düzeyde, kişi otoriteyi içselleştirmiştir, ancak sorgulamaz. Bu üçüncü düzeyde ise kişisel otorite oluşur. Kişi, kendi seçtiği, üzerinde düşündüğü ahlak ilkelerine göre yargılarda bulunur. Bu düzeyde de iki devre vardır.

5: Devre: Kontrat ve Yasaya Uygunluk Yönelimi: Bu devrede doğru davranış, insan hakları ve toplum yararı gözetilerek toplum tarafından incelenip kabul edilmiş ilkelere uygun davranıştır. Bireylerin fikir ve değerlerinde farklılıklar gösterdiği bu devrede, görüş birliğine varma teknikleri önemsenir. Ancak doğru ve yanlışın kişisel değer sorunu olduğu da kabul edilir. Yasal görüş kabul edilmekle birlikte, topluma daha fazla yarar sağlayabilmek için yasaların değişebileceğine inanılır. (bu bakımdan 4. evreden farklıdır)

6: Devre Ahlak İlkeleri Eğilimi: Bu en yüksek devrede doğru ve yanlış, sosyal düzenin yasa ve kurallarıyla değil, kişinin kendi vicdanıyla ve kendi geliştirdiği ahlak ilkeleriyle tanımlanır. Bu ilkeler somut ahlak kuralları olmayıp genel soyut ilkelerdir. Bunlar evrensel adalet ileklerini, insan haklarını ve insana saygıyı içerebilir.

Kohlberg’e göre ahlak gelişimi Çizelge 15 deki devrelerin sırasına göre olur ve bu sıralama değişmez. Bunun nedeni her devrede bir önceki devrede erişilen ahlak gelişiminin bir sentezinin yapılması ve onun ilerisine erişilmesidir. Ancak, her birey 6. devreye kadar çıkmayabilir. Hatta Kohlberg’in kendi araştırmalarına göre yetişkin bireylerin çoğu 4. devrede kalır.



Kohlberg’in Ahlak Gelişimi Kuramı Hikayeleri

Kohlberg ahlak devrelerini saptayabilmek için deneklerine 9 hikaye vererek, her hikaye hakkında çeşitli sorular sormuştur. Bu hikayelerden bir örnek vererek, Kohlberg’in çalışmalarında ne tür hikayeler kullandığına bakalım:

”Avrupada Heinz adlı bir adamın karısı az rastlanan bir kanser türünden ölmek üzeredir. Doktorlar bir ilacın onu kurtarabileceğini söylerler. Bu ilaç aynı şehirde oturan bir eczanın keşfettiği bir çeşit radyumdur. Bu ilaç pahalıya mal olmuştur, fakat eczacı ilacı maliyetinden de 10 misli fazlaya satmaktadır. Radiuma 200 dolar verdiği halde ilacın küçük bir miktarı için 2000 dolar istemektedir.

Heinz tanıdığı herkesten borç alarak ancak 1000 dolar toplayabilir. Eczacıya karısının ölmek üzere olduğunu söyler, ondan ilacı ya daha ucuza vermesini ya da paranın yarısını sonra almayı kabul etmesini ister. Fakat eczacı ”Hayır, ilacı ben keşfettim, ondan para kazanacağım” diyerek Heinz’in isteğini kabul etmez. Bunun üzerine çaresiz kalan Heinz eczaneye girip karısı için ilacı çalar.

Deneklere Heinz’in doğru mu, yanlış mı yaptığı nedenleriyle birlikte sorulur. Doğru ya da yanlış yargılarından çok bu yargıların dayandığı ahlaki düşünce
tarzı üzerinde durulur. Yukarıdaki hikaye için çeşitli devrelerdeki ahlaki düşünce tarzı için Kohlberg’den aldığımız örnekleri görelim (1969, s379-380)

Kohlberg’in Ahlak Gelişimi Kuramı Cevaplar

I. Düzey / 1. devre cevapları: (Güdülenmeler ve gerensinme sonuçları göz önüne alınmaksızın, davranış fiziksel zararla ölçülüyor.)

Evet – İlacı çalmalı. İlacı çalmak aslında kötü birşey değil. İlaç için baştan para vermeyi de denedi, zaten aslında çaldığı ilaç 2000 dolarlık değil 200 dolarlık.

Hayır – İlacı çalmamalı. Büyük bir suç. İzin almadı, zorla eczaneye girdi. Çok pahalı bir ilacı çalıp eczaneye de kapıyı vs. kırıp girerek çok zarara yol açtı.

II. Düzey / 3. devre cevapları: (Davranış güdüye ve davranışı yapan kişiye göre değerlendiriliyor. Bu davranış eğer ”iyi”, özgecil (diğerkam) bir güdüye dayanıyor ya da böyle bir kişi tarafından yapılıyorsa, iyidir, bunun tersi ise kötüdür)

Evet – İlacı çalmalı. İyi bir kocanın yapması doğal olan birşeyi yaptı. Karısını sevdiği için yaptığı birşeyden dolayı onu suçlayamayız. Eğer karısını kurtaracak kadar sevmeseydi o zaman suçlanır.

Hayır – Çalmamalı. Karısı ölürse, Heinz suçlanamaz. Yasal yollarla yapabileceği herşeyi karısını sevmediği ya da kalpsiz olduğu için yapmamış değil. Bencil ve kalpsiz olan eczacıdır.

III. Düzey / 6. devre cevapları: (İyi niyet, bir davranışı doğru ya da yanlış yapmaz. Ancak bir davranış, kişisel olarak seçilmiş ilkelere dayanıyorsa yanlış olmaz. Kurallara uymamak aslında doğru bir davranış olabilir, fakat bu sadece kurallardan sapma ile bir ahlak ilkesine kesinlikle ters düşme arasındaki bir tercih durumunda söz konusudur. Ahlak ilkelerinin de yasal kurallar kadar, hatta daha fazla önemi olduğuna inanılır.)

Evet – Bu durum Heinz’i çalmakla karısını ölüme terk etme arasında bir tercihe zorlamaktır. Bir tercih yapılması zorunlu olduğu zaman çalmak ahlaken doğrudur. İnsan hayatını koruma ve ona saygı gösterme ilkesine dayanarak hareket etmesi gerekir.

Hayır – Heinz, karısı kadar ilaca ihtiyaç duyan başka insanlarda olup olmadığı konusunda bir karar verme durumundadır. Heinz karısına karşı duyduğu kendi hislerine göre değil, söz konusu olabilecek bütün insanların hayatının değerini göz önüne alarak hareket etmelidir.

Bu cevap örneklerinden de görüldüğü gibi, Kohlberg’in kullandığı ahlak problemleri kesin doğru ya da yanlış davranışı kolayca saptamaya uygun değildir. Burada dikkat edilen, doğru ya da yanlış yargısına ulaşmak için gereken usavuruştur. Kişinin kendi ahlak devresinde bulunduğunu bu usavuruş gösterir.

Kitabın üçüncü bölümünde incelediğimiz Milgram’ın (1965) itaat deneyini hatırlayalım.

Kohlberg’in ahlak yargısı hikayeleri daha önce Milgram’ın itaat deneyine denek olarak katılan üniversites öğrencilerine verilmiştir. Kohlberg, ileri ahlak düzeyinde olan deneklerin acı çekmekte olan bir başkasına elektrik şoku vermeyi kabul etmeyip emre karşı geleceklerini tahmin etmişti. Kohlberg ahlak düzeyi ölçmesini Milgram’ın araştırmasına katılmış olan deneklerden sadece 34’ü üzerinden yaptığı halde, sonuçlar tahminini kesinlikle doğrulamıştır.

Şöyle ki, 5-6’ıncı devrede olan 8 denekten 6’sı (%75) emre karşı gelerek öğrenci ye şok vermeyi durdurmuşlardır. Geleneksel düzeydeki (3 – 4 devrelerdeki) 24 deneğin ise sadece 3’ü (%12,5’u) şok vermeyi durdurmuştu. Kohlberg’in ahlak gelişimi kuramı eleştirilmiş ve bu eleştirilerin sonucunda bir takım değişikliklere uğramıştır. (Kohlberg, LeVine & Hewer, 1983; Kohlberg,1986) Aşağıda Kohlberg’in kuramının en çok eleştirilen kısımlarını inceleyelim.

Kohlberg’in Ahlak Gelişimi Kuramı Eleştirileri

Kohlberg’in Ahlak Gelişimi Kuramı bilişsel bir kuram olduğu için ahlak gelişiminde davranışlardan çok düşünce ön plana çıkarılmaktadır. Bu yaklaşım eleştirilmiştir, çünkü düşüncenin ahlaki olması, davranışında öyle olacağı anlamına gelmez. Örneğin sürekli ahlaktan söz eden politikacıların ahlak dışı davranışlarda bulunduğuna
sıkça rastlarız. Hiçkimse düşünsel boyutta gelenek üstü düzeyde ahlak yapısına sahip olan, ama davranışsal boyuttta bunu hiç yansıtmayan kişiler istemez.

Neyin yanlış olduğunu bile bile yanlış yapmaya devam eden kişilerin varlığı, düşünsel düzeyde belli bir ahlak yapısına sahip olmanın çokda bir şey ifade  etmediğini ortaya koyar. İşte Kohlberg, düşünce-davranış boyutunda ortaya çıkabilecek tutarsızlıklara hiç değinmemiştir.

Kohlberg’in en çok eleştirildiği noktalardan biri de, kuramının evrensel olduğunu iddia etmesine karşın, özel ya da kültürel değer yargısı içermesidir (Miller, 1995). 27 farklı kültürde yapılan araştırmaların gözden geçirildiği bir çalışmada (Snarey, 1987) ahlak gelişiminin Kohlberg’in öne sürdüğünden çok daha fazla, kültüre bağımlı olduğu ortaya çıkmıştır.

Ayrıca bu çalışmada görülmüştür ki, bazı kültürlerde yüksek düzey ahlak anlayışı olarak görülen değerler Kohlberg’in listesinde yüksek-düzey olarak değerlendirilmemiştir. Bu değerlere örnek olarak, İsrail’de kollektif mutluluk, Hindistan’da tüm yaşam biçimlerinin bir aradalığı ve Yeni Gine’de bireyin toplumla ilgili bağı gösterebilir. Bu tür değerler, bireyin haklarını ve adaletin soyut prensiplerini yansıtmadıkları için, Kohlberg’in yarattığı ahlak sisteminde yüksek düzeyde yer almazlar. Kohlberg’in kuramında bireyci bir yanlılık söz konusu olup, özellikle toplulukçu/paylaşımcı bir yaklaşım önemsenmez. Görüldüğü gibi, farklı kültürlerde yapılan araştırmalarda kuramın, Kohlberg’in iddia ettiği gibi bir evrensellik içermediği bulunmuştur.

Kaynak: Prof. Dr. Çiğdem Kağıtçıbaşı / Yeni İnsan ve İnsanlar – Evrim Yayınları Kitabından alınmıştır

Öğrendikten Sonra Bir Kuş Tüyü Gibi Hafiflemenizi Sağlayacak 6 Psikolojik Gerçek

Mutlaka okunması gereken İnsan Beynini Geliştiren 7 Roman

Bu Psikolojik Kitaplar İle Benliğini Keşfet! Mutlaka Okumanız Gereken 6 Psikoloji Kitabı

Bilim Adamları Ölümsüzlüğü Buldu

Bilim Adamları Ölümsüzlüğü Buldu : Bilim insanı Dr. Ian Pearson ölümsüzlüğün 2050 yılında bulunacağını iddia etti. Pearson, bu iddiasına gerekçe olarak gerçekleşeceke ölümsüzlüğü şöyle açıkladı Devamını Oku




Kelley’in Kuramı

Kelley’in Kuramı , Kelley’in Birlikte Değişim Kuramı

Birlikte Değişim Kuramı Kelley (1967), hem içsel hem dışsal atıflarda bulunma sürecini birden çok gözlem noktasına ve ayrıntılara dayanarak analiz etmiş ve birlikte değişim modelini (covariation model) yaratmıştır. Kelley, Heider’in insanların akılcı varlıklar olduğu görüşünü paylaşmış ve insanların naif bilimciler olarak başkalarının davranışlarıyla ilgili hipotezlerini sürekli sınadıklarını savunmuştur.




Aynı bilimciler gibi, bir değişkenin başka bir değişkenle farklı ortamlarda birlikte değişim gösterdiğini gözleyen insanlar, bir nedensellik yargısına varabiliyorlar. Örneğin, A her zaman B’den gelmiş ve B sadece A ile birlikte değişim göstermişse, yani B’nin değişmesi A’nın değişmesini hep izlemişse, bu durum A’nın B’ye neden olduğu sonucunu doğurur.

değişim kuramı

birlikte değişim kuramı

Bu ilkeyi açarsak:

bir şeyin bir davranışın sebebi olması için, o şeyin o davranışla birlikte her zaman var olması ve davranış olmadığında da görülmemesi gerekir. Bir örnekle Kelley’i daha iyi anlamaya çalışalım: Eğer yemek sofrasını yemekten sonra hemen toplamamak annemizi her akşam sinirlendiriyorsa, burada “yüksek birlikte değişim” var demektir; eğer sadece arada sırada sinirleniyorsa burada “düşük birlikte değişim” var demektir.

Kelley’e göre siz, naif bir bilim adamı olarak bu tür olaylarda annenizin sinirlenmesini en çok hangi olay ya da davranışla “yüksek birlikte değişim” içerisinde görüyorsanız, o olay ya da davranışı annenizin sinirlenmesinin nedeni olarak saptarsınız.

Bazı durumlarda ise,

davranışlara neyin sebep olduğunu ayırt etmekte güçlük çekeriz. Belli bir nedenle davranış arasında ayırt edici yükseklikte bir birlikte değişim söz konusu değilse, o davranışın nedenini kesin olarak saptayamayız. Böyle durumlarda, belli bir neden bulunamamasına Kelley “sonuç çıkarmama” ilkesi demiştir. Kelley, herhangi bir sosyal olayı açıklarken, insanların nedenleri üç ana kategoriden seçeceklerini ortaya koymuştur:

Nedenleri ya davrananda, ya uyaranda ya da belli bir durum veya koşulda ararız. Benim kahkaha atmam ya benim çok neşeli bir insan olduğumla ya bana anlatılan fıkranın çok komik olmasıyla ya da bulunduğum genel ortamın çok eğlenceli olmasıyla açıklanır. Birlikte değişim kuramı ölçümünde Kelley, insanların üç tür bilgiye dayandıklarını savunmuştur: kişinin davranışlarında tutarlılık (başka durumlarda ve zamanlarda da hep aynı şekilde mi davranıyor?), benzerlik ((başkaları da aynı durumda aynı şekilde mi davranıyor?) ve belirginlik (o, sadece bu durumda mı böyle davranıyor?).




Kelley kuramında, insanların, benzerlik ve belirginlik az, tutarlılık yüksek olduğunda içsel özelliklere atıfta bulunduklarını öne sürmüştür. Diğer taraftan, tutarlılık ve benzerlik az, belirginlik yüksek olduğunda, duruma bağlı etkenlere atıfta bulunma olasılığı artmaktadır; eğer üçü de yüksekse insanlar dıştaki bir obje, varlık ya da kişiye atıfta bulunuyorlar.

İlk okunduğunda Kelley’nin kuramını anlamak zor gibi görünse de, bir örnekle ne dediğini kavramak güç olmayacaktır. Diyelim ki, mahallede oynayan çocuklar, Ahmet adında bir çocukla alay ediyorlar. Böyle bir sahneye şahit olduğunuzda, Kelley’in kuramına göre tutarlılık, benzerlik ve belirginlikle ilgili farklı bilgiler sizin farklı atıflarda bulunmanıza yol açacaktır. Bu olasılıkları aşağıdaki çizelgede beraber inceleyelim.

Ayşe bir film görmüş, bize onu övüyor. Bu durumu yorumlayabilmek için hangi sorular aklımıza gelir?

1. Ayşe sık sık gördüğü filmleri över mi? (tutarlılık) Eğer öyle ise, Ayşe’nin sinema konusunda pek müşkülpesent olmadığını, kolay beğendiğini dikkate alıp (atıfı Ayşe’ye yapıp) filmin çok iyi olduğu konusunda kuşku duyabiliriz.
2. Başkaları da bu filmi beğeniyor mu? (benzerlik) Eğer öyle ise, o zaman atıfı filme yapıp filmin gerçekten iyi olduğuna dair inancımız artar.
3. Ayşe her filmi beğenmez, ama bu filmi beğeniyor; başka da bu filmi öven pek kimse yoksa (yüksek belirginlik), o zaman belli bir durum / zaman atıfı söz konusu olabilir. Örneğin, Ayşe bu filmde özel bir şey bulmuş ya da Ayşe filmi çok keyifli bir gününde görmüş gibi.

Bu örneklerden de görüldüğü gibi, atıf kuramı,

sosyal olayları nasıl algılayıp yorumladığımızı, onlara nasıl anlam verdiğimizi inceler. Aynı olayın çeşitli gözlemcilerce farklı şekillerde algılanıp yorumlanması, çoğu zaman yaptıkları farklı atıflar sonucudur. Biz insanlar gerçekten, Heider ve Kelley’nin öne sürdüğü gibi akılcı mıyız? Yargılarımıza ve açıklamalarımıza bir bilim adamı özeniyle mi ulaşıyoruz? Böyle yapmaya çalıştığımız muhakkak.

Yaygın bir görüş, insan bilişinin tamamen akılcı olduğunu savunur. Bu görüşe göre, her insan doğru olmak ve doğru fikir ve inançlara sahip olmak için elinden gelenin en iyisini yapar. Bu görüşü savunanların en önde gelenlerinden biri 18. yy. filozoflarından Jeremy Bentham’dır. Bentham’a göre, bizler, neyin iyi neyin kötü olduğunu belirlemek için bir mutluluk hesabı yapıyoruz.

Diyelim ki, yeni bir araba almayı düşünüyorsunuz. Nasıl bir araba alacağınıza karar vermek için, her markanın size sağlayacağı avantajları topluyorsunuz – arabanın sportif görünüşü, içinin konforu, insanların yolda dönüp arabanıza bakma olasılığı, güvenliği vs. – ve bu toplamdan size getireceği dezavantajları çıkarıyorsunuz -her ay ödemek zorunda kalacağınız taksitler, tamir ve bakım masrafları vs-. Bu hesaptan sonra size en çok avantaj sağlayacak ve en az zarar getirecek arabayı seçiyorsunuz.

Öğrendikten Sonra Bir Kuş Tüyü Gibi Hafiflemenizi Sağlayacak 6 Psikolojik Gerçek

Mutlaka okunması gereken İnsan Beynini Geliştiren 7 Roman

Dünya Tarihine Geçmiş 5 Büyük Psikolog

Kaynak: Prof. Dr. Çiğdem Kağıtçıbaşı / Yeni İnsan ve İnsanlar – Evrim Yayınları Kitabından alınmıştır

Fiedler’in Etkin Liderlik Modeli Nedir

Fiedler’in Etkin Liderlik Modeli Nedir

Etkin Liderlik Modeli , Liderin kişisel özelliklerine önem veren bir etkileşim modeline örnek olarak Fiedler’in modelini ele alabiliriz. Fiedler (1964-1978) doğal gruplarla yaptığı seri araştırmalarında önemli bir kişilik özelliği üstünde durmuştur. Bu da, kişinin başkalarını nasıl algıladığıdır. Çeşitli grupların liderlerine birlikte çalışmayı en çok tercih ettikleri grup üyesi ile birlikte çalışmayı en az tercih ettikleri grup üyesinin kişilikleri bakımından tarif etmeleri söylenmiştir.




Bu iki kişiyi birbirine benzer olarak tarif eden (algılayan) liderlerle, onları çok farklı olarak tarif eden (algılayan) liderlerin kendilerinin de farklı kişiliklere sahip oldukları görülmüştür. Birlikte çalışmayı en az ve en çok tercih ettiği kimseleri kişilikleri bakımından benzer gören lider, birlikte çalışmayı en az tercih ettiği, örneğin tembel ya da beceriksiz bir çalışanı da biraz seviyor, yadsımıyor demektir.

Bu tür liderler,

en az tercih ettikleri iş arkadaşlarını da kişi olarak beğenirler, onun en iyi çalışan kimseden fazla farklı görmezler. Yani bu tür bir lider, örneğin ”onunla birlikte çalışmam, ama gene de o gayet iyi
bir kimse olabilir” diye düşünen, herkesi hoş tutmaya çalışan herkese sevgi gösteren liderdir. Bu tür lideri Fiedler, yüksek ” en az çalışan tercihli (EAÇT)” lider olarak tanımlamıştır.

Bunun tersi olan düşük EAÇT lider ise, iş yapmaya önem verir ve iyi çalışmayan grup üyesini sevmez. Yani insanlara karşı ayrıcalıklı davranış gösterebilmektedir. Örneğin (Onunla çalışmıyorsam, beğenilecek bir kimse değildir” diye düşünür.) Bu özetlenen tutumları göz önüne alarak, yüksek EAÇT lideri sosyal-duygusal lider, düşük EAÇT lideri de iş-eğilimli lider olarak düşünebiliriz. (Fiedler 1978, Rice, 1978)

Demek ki, kişinin başkalarını nasıl algıladığı, onun kendi kişiliğini yansıtan bir özellik olarak ele alınabilir. Ancak şunu da belirtmeliyiz, Fiedler’in öne sürdüğü bu kişilik özelliği, kişinin zeki olması, atılgan ya da konuşgan olması gibi sırf bireysel düzey de basit bir kişilik özelliği değildir. Başkalarının algılanışını ve başkalarına karşı davranışları içeren, temelde ”kişiler arası” olan bir kişilik özelliğidir. Bu bakımdan, Fiedler’in yaklaşımını daha önce ele aldığımız kişisel liderlik modeli içine sokamayız.

Bu kavramlaştırmadan hareket ederek;

Fiedler yüksek EAÇT ve düşük EAÇT liderleri çeşitli doğal gruplarda incelemiş ve hangi liderlik özelliğinin hangi ortamlarda daha etkin olduğunu bulmaya çalışmıştır. Bu araştırmalarda liderin etkinliğinde rol oynayan üç öğe öne çıkmaktadır. Bunlar a) lider-üye
ilişkileri, b) işin yapısı ve c) lider mevkinin gücüdür.




Lider-üye ilişkileri uyumluysa; işin yapısı belirginse (yani neyin nasıl yapılacağı açıkça belli ise) ve liderlik mevki güçlü ise, yani liderin elinde yeterli derece de güç ve yaptırım varsa ve lider üyeler tarafından lider olarak kabul ediliyorsa, liderlik mevkisindeki kimsenin liderlik davranışı gösterebilmesi için çok uygun bir ortam var demektir. Bu üç öğeden birinin ya da ikisinin pek olumlu olmadığı durumlar, lider için biraz daha güç durumlardır. Bütün öğelerin olumsuz olduğu (uygun olmadığı) durumlar ise etkin liderlik bakımından en zor durumlardır.

Fiedler’in gerçekleştirdiği çeşitli araştırmaların sonuçlarına göre, üç öğenin meydana getirdiği ortamın uygunluk durumu ile liderin etkinliği arasındaki ilişki doğrusal değil, eğriseldir. Şöyle ki, en zor (uygun olmayan) durum ile en kolay (uygun) durumlarda iş-eğilimli düşük EAÇT lider daha etkin olmakta,
orta derecede uygun durumlarda ise sosyal-duygusal yüksek EAÇT lider daha fazla başarı göstermektedir. Yüksek EAÇT, insan ilişkilerine değer veren sosyal duygusal liderin daha başarılı olduğu orta derecedeki uygun durumları şöyle örnekleyebiliriz.

a)

İş yapısı belirgin (açık seçik belli) fakat lider sevilmiyor, dolayısı ile lider diplomatik olmalı ve üyelerinin duygularına isteklerine karşı duyarlı olmalıdır, ya da

b)

lider sevilmekte, ancak iş yapısı belirsiz olduğundan üyelerin iyi niyetli çabasına ve yaratıcılığına muhtaçtır. Yani durum tam uygun olmadığı zaman sosyal duygusal liderin üyeleri hoş tutucu davranışına ihtiyaç vardır.

Liderin sevildiği ve çalışma ortamının tamamen uygun olduğu durumda ise, liderin anlayışlı, sosyal-duygusal davranış göstermesi gereklidir. Tüm öğelerin en uygun olduğu durumda liderden gruba yol göstermesi beklenir. Yani işe dönük liderlik davranışı hem üyeler tarafından rahatlıkla kabul edilir hem de
grubun daha çok iş çıkarmasını sağlar. Bu olumlu durumda gruba yönerge vermekten çekinen pasif bir lider, saygınlığını yitirir. Öğelerin tamamen bağımsız olduğu, yani işin karışık, liderin güçsüz olduğu ve sevilmediği durumlarda da liderin işe sarılması daha iyi sonuç verir, yoksa grup dağılabilir.

Öğrendikten Sonra Bir Kuş Tüyü Gibi Hafiflemenizi Sağlayacak 6 Psikolojik Gerçek

Kaynak: Prof. Dr. Çiğdem Kağıtçıbaşı-Yeni İnsan ve İnsanlar / Evrim Yayınları Sosyal Psikoloji Dizisi kitabından alınmıştır.

BM Uyardı : 2021, 2020’den daha Korkunç Olacak

BM Uyardı : 2021, 2020’den daha Korkunç Olacak : Birleşmiş Milletler bünyesinde çalışmalarını sürdüren Dünya Gıda Programı’nın tepe ismi David Beasley, “2021’de korkutucu boyutlarda geçeceğini ifade etti. Bu korkucutu boyutun nedenini ise şöyle belirtti: 

BM Uyardı : 2021, 2020’den daha Korkunç Olacak :





Bu yıl Nobel Barış Ödülü’nü kazanan Birleşmiş Milletler’e bağlı olarak çalışan Dünya Gıda Programı’nın (WFP) başındaki isim uluslararası kamuoyunu tedirgin eden açıklamalarda bulundu. WFP’nin başındaki isim David Beasley, “2021’de korkutucu boyutlarda kıtlık yaşanacak” dedi. Birleşmiş Milletler bünyesinde çalışmalarını sürdüren Dünya Gıda Programı’nın tepe ismİ David Beasley, Amerikan basınına konuştu.

Merkel’e 8 yıl önce sunulan koronavirüs raporu ortaya çıktı: 7,5 milyon insan ölecek

“2021, 2020’DEN KÖTÜ OLACAK”

Associated Press’e açıklamalarda bulunan Beasley, bu yıl Nobel Barış Ödülü’nü kazandıkları için çok mutlu olduklarını söylerken, kurumun yaptığı işlerin göz önüne çıkması adına bu ödülün çok büyük bir anlamı olduğunu dile getirdi. Fakat Beasley son dönemde sık sık konuşulan, “2020 çok kötü geçti, 2021’de hepsi geçecek” açıklamalarının gerçeği yansıtmadığını söyledi. Beasley, “Nobel Barış Ödülü, bizim yaptığımız işi gözler önüne sererken aynı zamanda dünya liderlerine gelecek yılın daha da kötü bir hal alacağını hatırlattı. Milyarlarca dolarımız olmadan, 2021’de korkutucu boyutlarda kıtlık yaşanacak” dedi. Beasley, özellikle Afrika ve Güney Amerika’da açlık ve kıtlıkla karşılaşılacağını vurguladı.

Merkel’e 8 yıl önce sunulan koronavirüs raporu ortaya çıktı: 7,5 milyon insan ölecek




Rosenberg ve Abelson’un Bilişsel Dengeleme Kuramı

Rosenberg ve Abelson’un Bilişsel Dengeleme Kuramı

Bilişsel Dengeleme Kuramı : Rosenberg ve Abelson (1960), Heider’in (1946, 1958) denge kuramını biraz daha geliştirerek uygulamışlardır. Bu kuramda ilişkilere ek olarak birbirleriyle ilişki halinde olan üç öğe olumlu ya da olumsuz olarak da nitelendirilmektedir. Bu durumda, Heider’inkinde olduğu gibi k (kişi), d (diğer) ve o (obje) ilişkisini üçlü olarak gösterme gereği ortadan kalkmıştır. Ayrıca, öğeler, olumlu (+) olumsuz (-) ve nötr (ilgisiz = o) bağlarla bağlı olabilirler.




Burada Heider’inki gibi sevme-sevmeme ve ait olma-olmama şeklinde iki türlü ilişki değil, sadece bunları kapsayan birleştirici (+) ve ayırıcı (-) tutum ilişkisi üzerinde durulmuştur. Olumlu ve olumsuz ilişkilerin yanında nötr ilişkiye de yer verilmesi önemlidir. Yukarıda Heider’in denge kuramında verdiğimiz Ahmet
(k), sevdiği arkadaşı Mehmet (d) ve onun yalan söylemesi (o) örneğini bilişsel dengeleme kuramı çerçevesinde Ahmet’in görüş açısı bakımından şöyle gösterebiliriz:

Aslında bu şemadan anlaşılan gene Ahmet’in yani (k) nin Mehmet için olumlu; yalan söylemek için ise olumsuz tutumu olduğudur. Ancak iki öğeye + ve – işaret koyarak kişinin onlar hakkındaki tutumunu belirtebildiğimiz için, kişi öğesine de ayrıca gösterip hepsini oklarla birleştirmeye gerek yoktur. Rosenberg ve Abelson’un bilişsel dengeleme modeline göre, eş işaretli öğeler olumlu ya da nötr bağlarla bağlı oldukları zaman [ (+) + (+) (-) + (-) ; (+) o (+) ; (-) o  (-) ] ve ters işaretli öğeler olumsuz ya da nötr bağlarla bağlı oldukları zaman [ (+) – (-) ; (+) o (-) ] denge söz konusudur.

Bilişsel Dengeleme Kuramı

Rosenberg ve Abelson’un Bilişsel Dengeleme Kuramı

Bunların dışındaki durumlar ise dengesizdir. Dikkat edilecek olursa, nötr bağlar ya da (o) ilişkiler hep dengeli durum meydana getirmektedir. Çünkü aslında (o) bağlı, iki öğe arasında + veya – hiçbir bağ olmadığını gösterir. Bir bağ olmayınca, bu olmayan bağı dengesizliği de elbette söz konusu değildir.

Ahmet’in sevdiği arkadaşı Mehmet’in yalan söylemesi ile ilgili dengesiz durumu tekrar dengeli hale getirebilmek için Heider’in ne önerdiğini hatırlayalım. Heider bu durumda ya Mehmet’e karşı beslenen olumlu tutumun olumsuz hale gelmesini ya da yalana karşı duyulan olumsuz tutumun olumlu hale gelmesini denge sağlamak için önermişti. Yani Heider içi tutumlar arasında dengesizlik söz konusu olduğu zaman, tutum değişimi dengesizlikten kurtulup dengeyi sağlamak için esas çıkar yoludur.

 Bilişsel Dengeleme Kuramı

Rosenberg be Abelson ise tutum değişimini denge sağlamak için yeterli bulmakla beraber, dengeyi sağlamak için tutum değişiminden başka yolları da etraflıca incelemiştir. Örneğin, örnek durumda, Ahmet, Mehmet’in gerçekten yalan söylediğine inanmayabilir ya da bu olayı düşünmemeye çalışır, aklına getirmez
ya da reddeder. Bu davranışlarla, Ahmet, Mehmet’le yalan arasındaki olumlu ilişkiyi nötr (0) ilişki haline getirir, böylece de kendi zihninde tekrar bir denge durumu sağlanmış olur.

Dünya Tarihine Geçmiş 5 Büyük Psikolog )

Demek ki, herhangi bir öğenin + veya – değerini değiştirmeden, yani o öğeye karşı tutum değişimi oluşturmadan denge sağlamak bu kuram çerçevesinde mümkündür. Bilişsel dengeleme kuramında dengeyi sağlamak için bir başka çözüm yolu daha vardır. Bu çözüm, bir öğeyi ayrışmaktır. Şöyle ki, Ahmet, yalan öğesini kendi içinde ayrıştırarak gerekli (iyi) yalan, gereksiz (kötü) yalan olarak tekrardan tanımlayabilir. Bu durumda, tek yalan öğesi iki ayrı öğe haline gelir.




Mehmet (+), bu öğelerden iyisine bağlanırsa, yani Ahmet, Mehmet’in gereken bir yalanı söylediğine inanırsa denge gene sağlanmış olur. Ayrışma çözümünü bir başka örnekle de ele alalım: Ali bir kız arkadaş edinmek istemekte, aynı zamanda da okulda iyi notlar almayı arzu etmektedir. Ancak Ali, kız arkadaş
edinirse zamanını ona vereceğinden, bunun iyi not almasına engel olacağını düşünmektedir. Böylece dengesiz bir durum ortaya çıkmaktadır.

Ali öğelerden birini ayrışmaya tabi tutarak dengesizlikten kurtulabilir. Örneğin Ali, şimdiye kadar iyi not deyince 9-10 gibi notları düşünürken şimdi bunu “lüzumsuz”, 6-7 yi ise “yeterli derecede iyi” olarak yeniden tanımlayabilir. Böylece kız arkadaşı olması 9-10 almasına engel olacak fakat 6-7 almasına engel
olmayacaktır, bu notlar da “iyidir” yani:

Dengeyi sağlamak için bilişsel dengeleme kuramında öne sürülen bir diğer çözüm yolu da, öğelerden birini güçlendirmektir (Abelson, 1959). Örneğin sigara içen, sigaradan hoşlanan Ayşe, aynı amanda sigaranın akciğer kanserine yol açtığını da bilmektedir. Bu dengesiz durumu tam olarak dengeli bir hale
getirmese de dengesizliğin önemini azaltmak, “güçlendirme” işlemiyle mümkün olabilir.

Şöyle ki, Ayşe sigara içmenin diğer bazı olumlu öğelerle olumlu ilişkilerini düşünerek sigara içme öğesinin olumluluğunu güçlendirebilir. Böylece, göreli olarak dengesiz durumun önemini azaltır. Örneğin Ayşe, sigara içmenin sinirlerini dindirdiğine, çalışırken daha iyi düşünmesini sağladığına ve arkadaş çevresine uymak için gerekli olduğuna inanabilir, böylece sigara içme öğesi için yeni olumlu ilişkiler kurabilir.

Böylece dengesiz durum Ayşe için eski önemini kaybedecektir.

Bu örneklerden de görüldüğü gibi, Roseberg ve Abelson’un bilişsel dengeleme kuramı, Heider’in denge kuramından daha esnektir. Çünkü dengesizlikten kurtulabilmek için herhangi bir öğeye karşı a) sahip olunan tutumu tamamen değiştirmek  (+ dan – ye; yada – den + ya), b) dengesiz ilişkiyi reddetmek (+ dan 0 a; yada – 0 a); c) ayrışmaya tepkisi ya da d) güçlendirme tepkisi olanaklarını ayrıntılarıyla ortaya koymuştur. Bu esneklik, olumlu bir gelişmedir.

Bu çeşitli çözüm yolların hangisinin kişi tarafından seçileceği konusunda, hangi yol daha kolaylıkla dengeyi sağlayabilecekse, o yol izlenir denilmektedir. Yani, çeşitli tutarsız ilişkilerle dengesiz bir durum ortaya çıktığı zaman, ilişkilerden ya da öğelerin işaretlerinden mümkün olduğu kadar azını değiştirip
denge temin edilmesi söz konusudur. Bu öneri, bazı araştırma sonuçlarıyla da desteklenmiştir.

Örneğin bir araştırmada (Rosenberg ve Abelson, 1960, s. 128-130) deneklere çeşitli dengesiz ilişkiler içeren durumlar anlatılmış ve bunları çözmeleri istenmiştir. Deneklerin en az değişiklikleri içeren çözümleri benimsedikleri gözlenmiştir. Bu bulgu bize, Rosenberg ve Abelson’un bilişsel dengeleme kuramının, davranış ön tahminini Heider’in denge kuramına göre daha başarıyla yaptığını göstermektedir.

Ayrıca Rosenberg ve Abelson’un bilişsel dengeleme kuramı, Heider’in k-d-o üçlüsünün dışında daha çok sayıdaki ilişkileri de içerebilmektedir. Bu da denge kuramının uygulamasının genişlemesi bakımından olumlu bir gelişmedir. Denge kavramını kullanan diğer bazı kuramlar da geliştirilmiştir, örneğin Osgood ve Tannenbaum’un (1955) “uygunluk kuramı” (Tannenbaum, 1967) ya da Newcomb’un (1961) ” objektif denge kuramı”. Ancak bunların hiçbiri bundan sonra inceleyeceğimiz Festinger’in “bilişsel çelişki kuramı” kadar etkili olmamıştır.

Mutlaka okunması gereken İnsan Beynini Geliştiren 7 Roman

Öğrendikten Sonra Bir Kuş Tüyü Gibi Hafiflemenizi Sağlayacak 6 Psikolojik Gerçek

Dünya Tarihine Geçmiş 5 Büyük Psikolog

Kaynak: Prof. Dr. Çiğdem Kağıtçıbaşı / Yeni İnsan ve İnsanlar – Evrim Yayınları Kitabından alınmıştır