Gogol’ün Ölü Canlar Kitabının İncelemesi

Gogol’ün Ölü Canlar Kitabının İncelemesi

Ölü Canlar üzerindeki incelememize Gogol’ün diğer eserlerine de özgü olan karakteristik özelliklerden bahsederek başlayalım. Gogol’ün kahramanlarından bazılarının adları eserde resmedilen karakterlerine uygun anlamlar taşır. Örneğin: Ölü Canlar’ın baş kişisi Çiçikov’un adı çiçik sözcüğünden türetilmiştir.
Bu sözcüğün anlamı ise şıklık düşkünü, kıyafet düşkünü, züppedir. Manilov eserin yazıldığı dönemde sıradan bir soyadıdır, ama Ölü Canlar’ın okurla buluşmasından sonra sözcüklere de kaydedilen bir anlam kazanmıştır.




Bugün Gogol’ün kahramanı Manilov’un soyadından türetilen manilovşçina sözcüğü boş hayaller kuran, yaşama karşı pasif bir iyimserlik içerisinde olan kişiler için kullanılıyor. Koroboçka, Rusça korobka sözcüğünün küçültülmüş şeklidir. Korobka’nın sözlük anlamı kutu demektir. Ama Gogol kahramanına Koroboçka derken bir başka şeyi daha kestediyor. Yaşını başını almış, hatta ihtiyar sayılabilecek birisi için soyadı olarak sözcüğün küçültülmüş şeklini kullanıyor.

Rusça’da bu, o kişinin algılama yeteneği ile ilgili olarak yazarın bazı imalarda bulunduğu anlamına gelir. Nozdryov, anlamı burun deliği olan nozdry sözcüğünden türetilmiştir. Sobakeviç’in soyadı Türkçe karşılığı köpek olan sobaka sözcüğünden geliyor. Plyuşkin, plyuşka sözcüğünden türetilmiştir ve Türkçedeki karşılığı çörektir. Bu verilerden şöyle bir sonuç çıkıyor. Ölü Canlar’ın doğru okunabilmesi için, eser kişilerine verilen soyadların ne anlama geldiğini yalnızca uzmanlar değil, okurlarda bilmek zorundadır.

Ölü Canlar’da yazarın diğer eserleri ile benzerlik gösteren bir başka özellik, kurmaca içine yerleştirilen kurmacalardır. Örnekleyelim: Çiçikov’un bir sahtekar olduğu şüphesi doğunca N*** kasabasının sakinleri kadınlı erkekli öyküler ve efsaneler üretmeye başlıyor. Bunlardan özellikle birisi, burada anılmaya değer. Bu, polis müdürünün evinde yapılan toplantı sırasında posta müdürünün Çiçikov’a uyarlayarak anlattığı öyküdür (X.Bölüm). Anlatılan öykü de 1812 savaşında bir bacağını ve bir kolunu kaybetmiş yüzbaşı Kopeykin adında birisi vardır.

Yüzbaşı Kopeykin savaştan sonra çalışmadığı için maddi sıkıntı içerisindedir. Kendisine maaş bağlanması için bürokratik süreci beklemesi gerekmektedir. Sonuçta Kopeykin bir çete kurar ve eşkiyalığa başlar. Posta müdürünün savına göre, Çiçikov, Yüzbaşı Kopeykin’dir. Bu öykü Ölü Canlar’a montaj tekniği ile
yerleştirilmiştir ve bir kurmaca olarak bağımsız bir öykü niteliği taşıyor.

Grotesk tablolar Gogol’ün eserlerinin vazgeçilmez unsurlarıdır. Grotesk, ”… giderek dünyayı yabancılaştıran ve onu eğlenceli, hayali bir alana götüren, içinde esrarengiz, tekin olmayan güçlerin egemenliğinin yansıdığı, aslında bir araya gelemez gibi görünen şeylerin, mesala trajikle komiğin, adilikle
yüceliğin bir oyun havasında birleştiği biçimsizliğin biçimi, tabiata aykırılığın tabiliği anlamına gelir.” Gürsel Aytaç tarafından Groteskin bir sanat aracı olarak kullanımıyla ilgili yapılan bu tespitlerin ardından dikkatimizi Ölü Canlar’ın adı ve konusuna yöneltelim.

Eserin adı okura bu metinde tekin olmayan bir şeylerin var olduğunu bildiriyor. Çiçikov tarafından artık yaşamda olmayan kölelerin ticari bir meta haline getirilmesiyle de bu tekinsizliğin ne olduğu açığa çıkıyor. Gogol çizdiği Grotesk tabloları zaman zaman komik öğelerle beziyor. Yemek masasında Manilov’un
büyük oğlunun kardeşinin kulağını ısırdığı sahnede olduğu gibi (II. Bölüm). Yazar bazende aykırıkları benzetme yardımıyla yan yana sunuyor.

Örneğin: Birinci bölümde valinin evindeki baloya katılan şık bayan ve baylar hiç beklenmedik bir anda şeker parçaları üzerine gruplar halinde konan inen karasineklere benzetiliyor. Kısaca, Ölü Canlar’da sunulan grotesk tablolar bağımsız bir araştırmanın konusu olabilecek niteliktedir.




Eser kişilerin zorda kaldıkları anda tek çıkış yolu olarak gördükleri kaçma sahnesin de Gogol’ün eserlerinde sıkça başvurduğu bir çözüm yoludur. Örneğin: Müfettiş (1836) adlı komedide kensini Petersburg’dan gelen memur olarak tanıtan Hlestakov sahtekar olduğu ortaya çıkmak üzereyken, insanları dolandırarak kaçıyor. Viy adlı öyküde ise Homa Brut batıl inançların etkisiyle sık sık kaçma girişiminde bulunuyor. O din görevlisi kimliği ile görev yapmak durumunda olduğu mekanlardan cadı ve cinlerden korktuğu için kaçıyor. Ölü Canlar’da Çiçikov iki kez kaçıyor: birincisinde Nozdryov’un evinden dayak yemek üzereyken, ikincisinde ise N**** kasabasında sahtekar olduğu ortaya çıkınca.

Gogol’ün eserlerinde anlatıcı genellikle eser kişilerinden birisiymiş gibi hareket eder. Anlatıcı tıpkı bir canlı yayın sunucusu gibidir. Olayların olduğu yerdedir ve olup biten her şeyi, hatta kişilerin kafalarından geçen düşünceyi ve duyguları kendi düşünce ve duygularıyla birlikte okura aktarır, okur karşısındaymış gibi onunla diyalog kurar. Ölü Canlar’da, Çiçikov’un yolculuğu boyunca hiç ayrılmayan bir anlatıcı vardır. Bu anlatıcı da zaman zaman okurlarla diyalog kuruyor: ”Beyefendi kasketini çıkarttı, gökkuşağı gibi renk renk olan yünlü omuz atkısını çözdü. Böyle omuz atkılarının evli olanlara eşleri kendi elleri ile örer, nasıl bağlanması gerektiğinide öğretir. Bekarlar için bu omuz atkılarını kimin hazırladığını ben bilemiyorum ama, onu Tanrı bilir. Ben hiçbir zaman böyle omuz atkıları kullanmadım.”

Anlatıcının bu tavrı, yani okurla diyaloğa girmesi romantik ironi olarak adlandırılan bir anlatım sanatıdır ve gerçek dünyadaki nesnelerin yaygın olan durumunu ironize etmek için kullanılır. Rus edebiyatında ”ben anlatıcı” biçimini kullanan yazara yakın bir kişi olabilir, hatta onun adına konuşabilir. Oysa Gürsel Aytaç Alman ve Türk edebiyatındaki verilerden yola çıkarak kurmaca eserlerdeki ben anlatıcının yazar olmadığını söyler.

Bu açıdan Ölü Canlar’ın anlatıcısı Rus edebiyatının özgün karakterini sergileyen ilginç bir veridir. Çünkü bu eserde anlatıcı kendisinin yazar olduğunu açıkça ilan ediyor. ”Yazar, daha önce olduğu gibi kendisine kızmasınlar diye bu iki bayanı nasıl adlandıracağı konusunda epey zorlanıyor. Birisini uydurulmuş bir isimle adlandırmak çok tehlikelidir. Hangi adı düşünürseniz düşünün devletimizin bir köşesinde o adı taşıyan birisi mutlaka bulunacaktır ve öylesine değil, öldüresiye sinirlenecektir, yazar kasten (…) öğrenmek amacıyla gizlice geldi diye konuşmaya başlayacaktır.”

Ölü Canlar’da yazar/anlatıcı kimi zaman eserde anlatılan olayların örgü ağını aralayarak okurla farklı konularda tartışıyor ve tartıştığı konuyla ilgili düşüncelerini yargılarını açıklıyor. Örneğin: VII. Bölümde anlatıcı eserin yazarı kimliğiyle yazarlık mesleği üzerine tartışıyor ve bir yazarın neleri yazınca okurun beğenisini kazandığını ya da tepkisini aldığını kendi deneyim ve yargılarıyla veriyor.

Ölü Canlar’da eserin olay örgüsü Çiçikov’un N*** kasabasında kaldığ üç haftalık süre içerisinde çiftlik sahiplerine yaptığı yolculukların yol güzergahı üzerine kurulmuştur. Eser boyunca Çiçikov’un ziyaretleri tüm ayrıntılarıyla veriliyor. Olayların durumlarına ve kişilerin ruh hallerinin anlatıcı tarafından
aktarıldığı zamanlar oluyor. Bu anlarda anlatıcı bazen olimpik anlatım konumuna geçerek eser kişilerinin birbirleri hakkında ne düşündüklerini bile okura aktarıyor.

”Çiçikov içinden ‘Vay be! iyi ki Sobakeviç’in evinde börekleri mideme indirmiş ve dana böğrünü parçalamışım’ diye düşündü.” Çiçikov ölü canları almak için sırasıyla Manilov’un, Koroboçka’nın, Nozdryov’un, Sobakeviç’in ve Plyuşkin’in çiftliklerini ziyaret ediyor. Çiçikov bu ziyaretlerin hepsini önceden planlayarak yapmıyor. Koroboçka, Sobakeviç ve Plyuşkin’in çiftliklerine ve yolunu kaybettiği için tesadüfen ya da ziyaret ettiği çiftliğin sahibinden aldığı ön bilgilerden sonra uğruyor. Bu nedenle okurun Çiçikov’un yol haritasını tamamlanmış halde görmesi için eserin sonunu beklemesi gerekiyor.

Ölü Canlar’da anlatılan zaman diliminin yılın hangi mevsimine ait olduğu gerçek bir bilmecedir: Yerde kar yoktur, ama insanlar kalın palto giyerler, yağmur yağıyor, insanlar iliklerine kadar ıslanıyorlar, üşüyorlar, yollar çamur oluyor, arabalar saplanıp kalıyor. Ama ertesi gün güneş açıyor ve yerdeki su birikintilerinden eser kalmıyor. Seçilen zaman dilimi nisan veya mayıs ayı ise insanların giydiği koyun postu paltolar abartılı kaçıyor. Ama seçilen zaman dilimi eylül veya ekim ayı ise de sorun ortadan kalkmıyor. Çünkü yılın bu zaman diliminde arabaların saplandığı balçıkların sabaha kadar kuruması olanaksızdır.

Ayrıca sonbaharın ilk işaretlerinden olan yaprak dökümüyle ilgili hiçbir bilgi yok. Hasadı yapılmış ama işlenmeden avluda duran buğdayın daha önceki yıllara ait olduğu, ürünün ilgisizlik yüzünden hala kaldırılmadığı söyleniyor. Bu verilerle yaz ve kış aylarını değerlendirmeye almamızda olanaksız kılınmıştır. Bu açıdan olayların yaşandığı zaman dilimi yazarın okur için kurguladığı bir özel bilmece niteliğindedir. Bu kurgu öyle başarılıdır ki Vlademir Nabokov Gogol’ü Çiçikov’a yaz ayında kürk giydirdiği için dikkatsizlikle suçlayacak kadar ileri gitmiştir.

Böyle ikircikli durumlarla eser kişilerinin dış görünüşleri ve karakterleri verilirkende karşılaşıyoruz. Bunu belgelemek için örneğimiz eserin baş kişisi Çiçikov olsun. O ne çirkindir ne yakışıklı, ne şişmandır ne zayıf, ne yaşlıdır ne genç. Çiçikov ve onun gibilerin saçları da ne kıvırcık ne dalgalı ne de fırça gibi dimdiktir. Ama nasılsıdır? Okura bu söylenmiyor. Çiçkov’un dış görüntüsüyle ilgili detaylar yazar tarafından tam olarak resmedilmeden bırakılıyor. Böyle anlarda resmin yarım kalan bölümü okurun imgelem gücüne bırakılmıştır.

Ölü Canlar içeriğindeki olayların sunuluş biçimi dikkate alındığı zaman macera romanlarının andırır. Çiçkov’un çiftlik sahipleri ile görüşmek üzere yaptığı her yolculuk serim-düğüm-çözüm bölümleriyle bağımsız bir öykü ve heyecan dolu bir maceradır. Eserin sorunsalının ne olduğu sorusuna gelince: Baş kahraman  Çiçikov bir sahtekardır, ortama bir bukalemundan daha hızlı uyum sağlar, laf cambazıdır, dış görünüşüyle ve konuşmalarıyla güven uyandırabilen bir ustadır. Çiçikov yaptığı sıra dışı ticaretle okura yalnızca kendisinin değil, bu ticaretin yapılmasına olanak tanıyan insanları da deşifre ediyor.

Şöyle bir düşünelim: Eserin sonunda savcı niçin öldü? Emniyet müdürünün evindeki toplantı niçin yapıldı? N*** kasabasındaki kadınlar Çiçikov’a birden neden cephe aldılar? Çiftlik sahiplerinden Manilov’un düşünce tembeli, Karaboçka’nın bir kutu gibi kapalı ve dar kafalı, Nozdryov’un kumar düşkünü ve sürekli kavga çıkartmak için kurgulanmış bir yalancı, Sobakeviç’in kaba, paraya düşkün bir üç kağıtçı, Plyuşkin’in yamalı karaktere sahip bir pinti olarak resmedilmesinin nedeni yalnızca Çiçikov’un fikir babası ve uygulayıcısı olduğu ölü can ticaretini eleştirmeye mi yönelik?

Yoksa Gogol, Çiçkov’un yardımıyla, onun yaptığı yolculuk ve ziyaretler sırasında kurduğu diyaloglar aracılığıyla toplumda gördüğü kusur ve aksaklıkları mı gösteriyor okurlarına? Ölü Canlar’ın sorunsalı işte bu soruların yanıtında saklı. Bu tür insanlarla dünyanın her yerinde ve tüm zamanlarda karşılaşma
olanağının yüksek olması ise Gogol’ün seçtiği konunun evrenselliğinden kaynaklanıyor. Sonuç olarak, Ölü Canlar içeriğinde ele alınan sorunlarla güncelliğini, sanat değerleriyle de dünya klasikleri arasındaki yerini hala koruyor.

Kaynak: Birsen Karaca – Rus Edebiyatının Açılımları / Kavis Yayınları kitabından alınmıştır.

Sultan Abdülhamid’in Basın Danışmanı John Louis Sabuncu Hayatı

Sultan Abdülhamid’in Basın Danışmanı John Louis Sabuncu Hayatı

1838’de Diyarbakır’ın Deyrek köyünde doğmuştur. Diyarbakır’da ilk olarak bir sabunhane yaptıkları için lakapları Sabuncu olmuş ve hatıra sahibi Yıldız Sarayı’na Sabuncuzade soyadı ile girmiştir. Trablus-Humus-Hama-Şam-Halep-Bağdat-Basra demiryolları imtiyazını almak üzere bir anonim şirket hesabı üzerine gelen Louis Sabuncu Maarif Nazır Münif Paşa ile tanışıp sarayda tercüme kalemine girmiş, şehzadelere tarih öğretmeni olmuştur.





Latince, İtalyanca, Fransızca, İngilizce, Arapça, Türkçe, Süryani dillerini okuyup yazan Louis Sabuncu’nun saraydaki vazifesi İngilizce, Fransıca, İtalyanca ve Arapça gazeteleri okuyup devlet hakkında çıkan yazıları tercüme etmek ve haftada iki defa Avrupa devletlerinin Osmanlı devletine karşı takip ettikleri siyaseti izah eder yazılar vermekti.

Kısacası özellikle yurtdışı basını ve yurtdışındaki gelişmeler hakkında Abdülhamid’e danışmanlık yapmıştır. Bu vazifeye karşı yılda 490 liradan başlayan maaşı 1117 liraya varmıştır. 1891 ile II. Abdülhamit’in tahttan indirilişi olan 1909 yılına kadar sarayda görev yapmıştır. Louis Sabuncu saray
hizmetindeyken 31 Mart olaylarından sonra İtalyan tabiiyetine girmiştir. İttihat ve Terakki’nin iktidarı ile beraber artık İstanbul’da kalamamış ve kısa süreliğine yurtdışına çıkmıştır.

Ülkeye dönüşünde çalıştığı yılların karşılığı olan tazminatını aldıktan sonra Mısır’a, Avrupa’ya oradan Amerika’ya gitmiştir. 1931 yılında bir otel odasında öldürülmüştür. Bazı kaynaklar Louis Sabuncu zamana göre davranan her zaman menfatlerini ön planda tutan bir kişilik olarak gösterilmektedir. Bu durum onun
hatıratlarında da kısmen görülmektedir. O her zaman kıymetinin bilinmediğini düşünmekte ve üst düzey görevler beklemektedir. Bu isteğini de padişaha yazdığı arızelerde sıkça dile getirmektedir.

İşte bu isteğine ait bir alıntı: Mütercim-i Has-ı Hazret-i Şehriyarı ünvanıyla müşerref olarak Mabeyn-i Hümayundaki Teşrifat dairesine nakl-i memuriyet ihsan buyurmalarıdır, sekiz lisana aşina olan zat her saray-ı kralide bu ünvan ile müşerref olabilmesi kabildir. Devrine göre yenilikleri takip eden bir bilim
adamı portresi çizen Louis Sabuncu çeşitli aletlerin yapım ve yaygınlaştırılması konusunda da gayret sarfetmektedir.

Yuhanna Louis bir Maruni Papazıdır. Babalarının aslı Urfalıdır. Kendi yerlerinde onlar El-biriy ve El-aseliy diye tanınmışlardır. 1838’de Diyarbakır’ın Deyrek köyünde doğmuştur. Babası Yakup Diyarbakır’da beylik binalardan bir takımlarının yapısında çalışmış bir mühendismiş. Diyarbakır’da ilk olarak bir
sabunhane yaptıkları için ora Türkler arasında lakapları Sabuncu olmuş ve hatıra sahibi Yıldız Saray’ına Sabuncuzade soyadı ile girmiştir. Yuhanna Louis,1849’da Lübnan’da Kervan medresesine verilmiş, oradan Medrese-i Külliye, sonra Mıtran Antuan Sernelli Roma’ya gittiği zaman Yuhanna’yı 1854’de Roma’da
Propaganda Üniversitesi’ne koymuştur.

1863’de büyük kardeşi Mihail’in ölümü üzerine Diyarbakır’a gönderilmiştir. Mardin’de papaz mesleğine girip Diyarbakır’a orada Arkuç adlı bir papazla arasında çıkan geçimsizlik üzerine Halep’e oradan Beyrut’a gitmiştir. Beyrut’ta Patrik vekili olup orada matbaa açarak fotoğrafa merak sarmış. Cevdet ve Fuat Paşaların meşhur Kavaid-i Osmaniye’sini Arapçaya çevirip Sultan Abdülaziz’e vermiş ve Mecidi Nişanı almıştır. 1869’da Lübnan Valisi Nasri Franko Paşa, çocuklarına hoca olarak almıştır. 1870’te Beyrut’ta Arapça bir dergi çıkarmaya başlamıştır.

Vali Reşit Paşa bu mecmuayı kapatmış, yerine Ennahle adlı bir başkası çıkarılmıştır. 1871’de bir dünya seyahetine çıkmıştır. Fotoğraf ve resmin nakli üzerinde ve cilt hastalıklarına faydalı ihtiratlarda bulunup İngilizlere satmış, 1877’de Ennahle dergisini Londra’da çıkarmaya başlamıştır. Yine bu sırada Zibi adlı İngilizce ve Arapça resimli bir gazete, sonraları yalnızca Arapça Elittihad-ül Arabi, Elhılafe adlı iki gazete çıkarılmıştır.

Sonra Zengibar Emiri’nin hizmetine girerek ondan El-Kevkebüd-Dürri nişanını, 1879’da İran Şahı ile konuşup ondan da Şir-i Hurşid nişanı almıştır. 1881’de Mısır’da Arabi Paşa’nın müşaviri olarak çalışmıştır. Londra’da İmperyal Enstitütü denilen üniversitede Arapça profesörü olmuş, 1889’da Süryani Katoliklerce
Şam’a alınmıştır. İşte bu sırada Trablus-Humus-Hama-Şam-Halep-Bağdat-Basra demiryolları imtiyazını almak için bir anonim şirket hesabına çalışmaya başlamış, bu yüzden Maarif Nazırı Münif Paşa ile tanışıp sarayda tercüme kalemine girmiş, şehzadelere öğretmen olmuştur.





Latince, İtalyanca, Fransızca, İngilizce, Arapça, Türkçe, Süryani dilleri okuyup yazan Louis Sabuncu’nun saraydaki vazifesi, İngilizce, Fransızca, İtalyanca ve Arapça gazeteleri okuyup devlet hakkında çıkan yazılarını tercüme etmek ve haftada iki defa Avrupa devletlerinin Osmanlı deletine karşı takip ettikleri
siyaseti izah eder yazılar vermekti. Bu vazifeye karşı yılda 490 liradan başlayan maaşı 1117 liraya vardı. Louis Sabuncu saray hizmetinde iken Abdülhamit’e tarih bilgileri verdi. İtalyan tabiiyetinde kaldı. Ve 1990’e doğru yine Ennahle’sini Türkçe ve Arapça olarak neşretti.

1908 Meşrutiyeti’ni Büyükada’daki köşkünde üç gün üç gece şenlikle karşılayanda Louis Sabuncu oldu. Ve Hür Osmanlı adlı yarısı Türkçe, yarısı İngilizcebir risaliye çıkardı. Fakat Maruni Papazı artık İstanbul’da kalamadı. 1911’e doğru Mısır’a gitti ve oradan Londra’ya geçti. Yaşayabileceği bir iklim arayışı
ile Amerika’da Los Angeles’e yerleşti. 1931 yılında ikamet ettiği otelde parasını çalmak isteyen bir hırsız tarafından öldürüldü. İstanbul Üniversitesi Merkez Kütüphanesi’nde dokuz tane yazma eseri vardır. Bunun haricinde yayınlanmış bir çok eseri vardır. Bu eserlerden sadece bir tanesi Mahir Aydın tarafından Latin harflerine aktarılmıştır.

Kaynak: Yıldız Sarayı’nda Bir Papaz- Sabuncuzade Louis Alberi / Selis Yayınları kitanından alınmıştır

Raziye Begüm Sultan Kimdir

Raziye Begüm Sultan Kimdir

38 ayrı kaynakta hakkında birbirinden değerli bilgiler bulunmaktadır. Osmanlı padişahı I. Süleyman’ın Mahidevran Sultan’dan olma kızı, Raziye Sultan ile sakın karıştırmayın. İlk Müslüman Türk Kadın Hükümdarı ünvanı Raziye Begüm Sultan’dadır. Kimi yerde Raziye Sultan, kimi yerde Sultan Raziye kimi yerde de Raziye Begüm Sultan diye geçer.




İyi ok atardı. İngiltere Kraliçesi I. Mary’den 318 yıl önce yaşadı ve hükümdarlık yaptı. İyi kılıç kullanırdı. Kraliçe I. Elizabeth’den 322 yıl önce yaşadı ve hükümdarlık yaptı. Üvey annesi tarafından hapse atılmış ancak o intikam yemini etmişti. Bitmedi, Büyük Britaniya İmparatorluğu döneminde Hindistan İmpartoru ilan edilen Kraliçe I. Victoria’dan da 600 yıl önce yaşadı ve hükümdarlık yaptı.

Hapiste dövülmüştü, işkencelere maruz kalmıştı. 4 yıl tahtta oturdu. Güçlü bir yöneticiydi. Onurluydu. Bir dönem hakkı olan taht, resmen üvey annesi tarafından gasp edilmişti. Birgün devlet yönetim binasının çatısına çıktı, herkes intihar edecek sandı, O ”Ey halkım, hakkım olanı bana vermediler, hapse attılar,
zulüm ettiler, siz gözbebeğinize, sultanınıza sahip çıkmadınız, hala mı susacaksınız? Ölümüme göz mü yumacaksınız” dedi. Dehli Türk Sultanlığı’nın hükümdarıydı. Güzel bir girişten sonra gelelim hayatına…

Yer Hindistan tarafları. Şimdiki Delhi olarak değiştirilen yer, Dehli. 1233 yılında dünyaya geldi. Babası Şemseddin İltutmuş annesi Türkan Hatun. 2 erkek kardeşi daha var ancak kendisi ayrıcalıklı yetişmiş. Hiç evlendirilmeyişinin bir sebebi varmış. İki erkek kardeşi olmasına rağmen hükümdar olarak tahta
geçirileceğini babası daha çocukken fermanla açıklamış. Ferman bu, itiraz edilir mi? Edilmez ancak hükümdarlığın ileri gelenleri, alimleri, bilgeleri Sultan Şemseddin’e durumu iletmişler.

Baba da alimlere itiraz etmiş. Oğullarım biraz haylaz, bunu erkek gibi yetiştirdim. Bu olacak Sultan demiş. Vasiyet olarak öldükten sonra tahta kızının geçmesini istemiş. Şemseddin Sultan ölmüş. Vasiyet yerine getirilecek diye bekleyenler çok bekler, tahta oğlu Firuz Şah geçmiş. Ne demişti babası yıllar önce? Oğullarım zevke ve sefaya düşkünler, yapamazlar. Yönetmezler koca sultanlığı. Aynen öyle olmuş. Firuz Şah hazinenin suyunu çektirmiş. İdareyi kaybetmiş. Etkisi hiç kalmamış denecek kadar azalmış. Baba haklı çıktı yani.

Bu saatten sonra Raziye Sultan’ın babasının vasiyeti üzerine tahta çıkacağını bekliyordu herkes ancak olmadı. Annesi bir şekilde onu hapse attırdır. O meşhur dam konuşmasını yapan Raziye Sultan halkın ayaklanmasını sağladı ve Raziye Sultan tahta çıktı. Annesi isyancılar tarafından tutuklandı. Bu arada acımasız da bir emir vermişti. Katillerin katledilmesi emrini vermişti hatırlayacaksanız damda ki konuşmasında. 29 Kasım 1236’da kardeşi Firuz Şah tahttan indirilmiş ardından bu emir üzerine de öldürülmüştür. Tarih böylelikle ilk kez müslüman türk olan bir kadının hükümdarlığına şahitlik etti.




Sultan Raziye Begüm’ün yazmadan geçmememiz gereken çok önemli özellikleri bulunuyor. Sultan Raziye çok iyi bir islam eğitimi aldığından, mükemmele yakın derece Kuran okuyormuş. At binerken dahi yüzünü örtmezmiş. Bazı kaynaklarda filede bindiği söylenir. Kaynaklarda belirtildiğine göre tahttan indirilmesine
sebep olan ise yüzünü örtmemesiymiş. Halkın içine sık sık yüzü açık şekilde karıştığı için, askerlere ve halka sık sık yüzünü gösterdiği için çok fazla eleştirilmiş. Unutmadan önemli not. Sultan şiir de yazarmış.

Hiç evlenmeyen, hiç birini sevmemiş demek değildir. Rivayete göre, Müslümanların kahramanı Celaleddin Mengübert, vakti zamanında babasından Raziye Sultan’ı istemiş fakat babası vermemiştir. Masmavi gözleri varmış Raziye Begüm Sultan’ın. Ayrıca siyah saçlarından da bahsedilir. Güzelliğine herkes hayranmış. Tüm 40’lar meclisi onunla evlenmek istiyordu ancak çok sevdiği Altın Han’ın varlığına rağmen, kalbinde devletinin sevgisi, kendisine zaman ayırmasına engel olmuş. Önce devlet, vatanım demiş Raziye.

Kaynak: Dinler ve İlkler- Can Karaman / ötekiadam yayınları kitabından alınmıştır.

Osmanlıda Rum İstanbul Edebiyat Cemiyeti

Rum Edebiyat Cemiyeti Syllogos ile değişmeli olarak kurulmuştur. Başkentteki Rumların hatırı sayılır mali ve entelektüel kaynakları ile desteklenen bu cemiyet, imparatorluktaki diğer Rum Cemaatlerince kurulmuş benzer örgütler arasında kısa sürede seçkin bir konuma yükselmişti. Cemiyetin 1863’te çıkarmaya başladığı ve 20. yüzyıla kadar aralıksız yayınını sürdürdüğü dergisinin ilk sayısında, devletin laik halk okulları açma ve ülkenin endüstriyel ve tarımsal üretimini destekleme çabalarına değinilmekteydi.




Dergide ayrıca ”Osmanlı, Ortodoks, Ermeni ve Avrupalı” üyelerden oluşan Osmanlı ilim Cemiyeti’nin çalışmalarına da atıfta bulunuyordu. Edebiyat Cemiyeti yöneticileri bu tür örneklerle, Doğu halkları edebiyat ve ilim alanında üstünlüğü yakalamak için hep birbirlerine meydan okumuşlardır; bunlar (edebiyat ve ilim) olmaksızın ne toplum ne de birey herhangi bir ilerleme kaydedebilir’ düşüncesine olan inançlarını ortaya koymuştu. Edebiyat Cemiyeti’nin görüşüne göre, kültürel ilerleme, milli cemaatin bütünlüğünü ilgilendirmekteydi. Cemiyetin önde gelenleri, Ermeni ve Yahudi milletlerine mensup aydınların halklarını aydınlatma amacıyla dergi çıkardıklarına dikkat çekiyordu.

Osmanlı-Rum entelektüel liderleri açısından Rum dini cemaati içerisinde eğitim derneklerinin kurulmasını mutlak suretle zorunlu kılan şey ise, halkların ”yüksek eğitim kuruluşlarından yoksun” olduklarını görmeleriydi. Cemaat liderlerinin inancına göre, bu durum, bireysel ve toplumsal rekabetin genişlediği
bir dünyada ciddi bir dezafantajı ifade ediyordu. Cemaatler tarafından sponsorluğu yapılan ve düzenlenen kültürel etkinlikler, söz konusu olumsuzlukları bir ölçüde telafi edebilirdi. Edebiyat Cemiyeti, esas amacını kültürün yayılması olarak belirlemiş, böylece, dergi çıkarmak baştan itibaren örgütün ana hedeflerinden biri olmuştur.

Yayın sorumluluğunu üstlenen kişiler derginin alanı ile içeriğini kılı kırk yararak bir itina ile planlamışlardı. 1863 yılında 500 baskı yaparak ayda iki kere çıkmaya başlayan dergi, cemiyet üyeleri arasında entelektüel yaratıcılığı teşvik amacıyla her sayısında üyelerin iki yazısına yer veriyordu. Kültürün
yayılması amacına yönelik olarak dergi, başta yabancı yayınlardan alınan araştırma raporları olmak üzere cemiyete üye olmayanların çalışmalarını yayınlıyordu. Derginin ciddiyetinin en iyi göstergesi, basılan yazılara ait bütün tablo ve çizelgelerle kaynakçılarının tamamının editör tarafından basıma dahil edilmesidir.

Okur çevresi ise dergiyi ücretsiz alanlardan, yıllık belirli bir tutar karşılığı abone olanlardan ve ayrıca dergiyi değişim yoluyla edinen diğer yabancı ve Yunanistan’da basılan dergilerin yayın yönetmenlerinden oluşuyordu. Dergide çıkan makalelerin çoğu, ilk olarak halka açık konferanslarda sunulan metinlerdi.
Bunlar daha çok Bizans devrinin yanı sıra klasik Yunan ve Roma dönemlerine ilişkin olarak filoloji, ve tarih alanlarında yapılan çalışmalardan oluşmaktaydı.

Söz konusu yazılar geçmişin göz alıcı yaratıcılığına sahip uygarlıklara dilsel ve tarihsel göndermelerde bulunmak sureti ile çağdaş Yunan halkları arasında etnik gurur duygusunun güçlenmesini sağlıyordu. Antik dönemler konusunda çok sık yazılar yayınlayan dergi, ayrıca okuyucularının etnik kimliğine doğrudan katkı da bulunuyordu. Örneğin, edebiyat, tarih ve arkeoloji konularıyla, derginin Türkiye’nin Avrupa yakasındaki dört rum vilayeti: Trakya, Makedonya, Epiros ve Teselya olarak adlandırdıkları yerleri konu alan en iyi makaleleri yazacak şahıslara ödüller vaat edilmekteydi.




Bununla birlikte, dergide çıkan bütün yazılar, ister uzak geçmişte geçmiş olayları konu alsın, ister güncel meselelere değinsin, isterse de halk şarkılarının metinlerini sunmakta olsun, Osmanlı devlet erkanını rencide etmemek için titizlikle gözden geçiriliyordu. Edebiyat Cemiyeti başkent ve civarında yaşayan
Rumları aydınlatmaya yönelik çeşitli konular üstüne konferanslar düzenlemekteydi. Eğitime dair kararlı bir tavır ortaya koyan Cemiyet, astronomiden etiğe, filolojiden fizyolojiye, pek çok alanda konuşmalar yapılmasını sağlıyordu. Halka açık konuşmalarda bütün bilim dalları yer alsa da, başta tarih olmak üzere
beşeri, ilimlere daha fazla ağırlık veriliyordu. Bu durum dinleyicilerin tercihleri kadar muhtemelen konuşmacıların ilgi alanlarınında göstergesiydi.

Tarihsel konulara değinen konuşmacıların en çok rağbet ettikleri alan eski Yunanistan idi. Roma ve Bizans’ında ilgi odağı olduğu bu konferans dizilerinde Fenerliler ve Neohelenizm gibi başlıklarda rağbet görüyordu. Gerek yazılı gerek sözlü olsun, sponsorluğunu üstlendiği bütün faliyetlerde cemiyet, siyasi
nitelikli herhangi bir şeyin yer almaması için özellikle dikkat ediyordu. Başlangıçta desteklediği etkinlikler en dar anlamda resmi bir kültür olarak aydınlanmayla sınırlanmış olan cemiyet, bu şekilde başkentin gittikçe zenginleşen kozmopolit Rum nüfusunun isteklerini yansıtmaktaydı.

Kuruluşunu izleyen 10 yıl içerisinde Rum Edebiyat Cemiyeti, faliyet alanıyla etkinliklerinin niteliğini önemli ölçüde genişletmiştir. Başkentteki Rumlar tarafından daha çok tanındıkça ününe ün katan Syllogos, artık taklit edilir olmuş, şehirde Rumların yaşadığı her alanda cemiyetin desteği ile benzer
organizasyonlar kurulmaya başlamıştı. 1871’de yalnızca İstanbul’da sayıları yediye ulaşan ve her biri diğerlerinden bağımsız olan bu cemiyetler, Syllogos’un öncülüğünde her türlü eğitim faliyetini desteklemek konusunda işbirliği yapmaya karar vermişlerdi.

İmparatorluğun diğer şehir ve kasabalarındaki Rum cemaatler başkentte eğitim alanında gerçekleştirilmiş ilerlemeyi örnek almaya başlamış ve 1870 yılların ortalarında düzinelerce eğitim derneği kurmuştur. Bu eğilim tam da Edebiyat Cemiyetinin, faliyet alanını ve nüfuzunu genişlettiği dönemle aynı zamanda
ortaya çıkmıştır. Cemiyetin çalışmalarını yakından takip eden bir zenginden mali yardım alan Syllogos, başkentteki ve taşradaki cemaat okulları ile beraber çalışmak üzere özel bir daire kurmuştur. 1871’de benimsenen yeni tüzük gereği, cemiyet İmparatorluktaki Rum dünyasının tamamında eğitimle ilgili etkinlikler düzenleme görevini üstlenmişti.

Örneğin bu amaçla başkentteki öğrencilere yönelik olarak ödüllü yarışmalar düzenlenmiştir. Eğitim dernekleri kurmak isteyen cemaatler ne yapmaları gerektiği konusunda bilgi almak için Syllogos’a danışırlardı. İmparatorluktaki eğitim koşulları üzerinde düzenli olarak araştırmalar yapan Syllogos, zaruret içindeki okulları destekleyen derneklerede maddi yardımda bulunmuştu. Nihayetinde Syllogos, misyonuna mümkün olan en geniş anlamı kazandırmış, Osmanlı topraklarındaki Helenler ile Helenleşmiş kimselerin Yunan dilinde eğitim alabilme hedefine yönelmişti. Edebiyat Cemiyetinin George Hasiotis (cemiyetin 1870’lerdeki genel sekreteri) gibi en coşkun destekçileri, dini cemaatin sınırlarını aşan bir kültürel cesaret sergilemekteydi.

Batı cemiyetlerinin sağladığı başarıların farkında olan Hasiotis, organizasyonun eğitim alanında sağlayacağı gelişmenin gün gelip Doğuya kültürel konularda Avrupa halkları ile rekabet etme şansı vereceğini ümit ediyordu. Ellinikos Filologikos Syllogos’un Rum milletinin eğitim işlerinde sahip olduğu seçkin konum, İstanbul’daki Rum liderlerinin toplumsal itibarı ve cemiyetin Osmanlı dünyasının dışına uzanan çok çeşitli bağlantıları ile güvence altına alınmıştı. Londra’dan St. Petersburg’a önde gelen Avrupa Başkentlerinde yaşayan Rumlar cemiyete her türlü katkı da bulunmaktaydı.

Ayrıca, Syllogos’un yönetici kadrosu Batı Avrupa’dan Yunan olmayan kimseleride onur kuruluna dahil etmeyi ihmal etmemişti. Bunun yanında, Babıali’deki Yunan büyükelçisinin cemiyet üyesi yapılması, Yunan Krallığı ile sıkı ilişkiler kurulmasını sağlayacaktır. Üyeliği döneminde bu aydın büyükelçinin yani Alexander Rangavis’in halka açık konferanslar vermesi, cemiyetin kültürel itibarının artmasına önemli katkılarda bulunmuştur. Sahip olduğu bu mali toplumsal değerlerle İstanbul Edebiyat Cemiyeti, özel girişime dayalı bir örgütten ne beklenilirse o derecede cemaat eğitimine katkıda bulunmaktaydı.

Etkinlikleri, üyelerinin kentli, eğitimli ve başarılı niteliğini yansıtıyordu. Rum milletine entelektüel maya sağlayan cemiyet, eğitim etkinliklerini düzenleyen bir organ gibi hareket ediyor ve dört bir yana dağılmış Helenizm merkezleri için kültürel bir standart oluşturulmasına destek veriyordu. Ne var ki cemiyet bu merkezlerin farklı farklı toplumsal ihtiyaçlarını karşılayacak durumda değildi. Oldukça itibar sahibide olsa, Syllogos, imparatorluğun kent merkezlerinde ayrı ayrı cemaatler tarafından kurulmuş sayısız toplumsal örgütler arasında tek başına bir kurum olarak duruyordu.

Kaynak: Gerasimos Augustinos- Küçük Asya Rumları / dipnot yayınları kitabından alınmıştır.

Müstehcen diye Yasaklanan Milyon Satan 7 Türkçe Kitap

Yazarların çoğunlukla her ülke de karşılaştığı sansür ve baskıcı yayın politikası geçmişte bizim ülkemizde de yaşanmış, bir çok tanınmış ve kitapları binlerce satan yazarlarımızda bundan etkilenmiştir. Bu listemizde siz okurlar için yazdıkları kitapların müstehcen olduğu iddia edildiği için yasaklanan
tanınmış yazarları ve kitaplarını konu edindik iyi okumalar dileriz. Kaynak olarak duvar gazetesi yazarlarından sayın Funda Cantek’in üç-beş uygunsuz kitapta Türkiye tarihi adlı makalesinden yararlandık.

1: Attila İlhan

Fena Halde Leman: “Fena Halde Leman”. Romanda ete bürünen Leman Korkut’la ve diğer kahramanlarıyla Attilâ İlhan, farklı bir cinselliği konuşulabilir, tartışılabilir, anlaşılabilir, doğal bir durum olarak anlattı. Yüzyıllardır diplerde, derinlerde, yaygın olarak yaşanmakta olanın üstünden perdeyi çekti ve söz konusu cinselliği, Türk edebiyatında ilk kez “suç olmayan bir insanlık durumu” olarak resmetti… Bu cesur roman cinsellikle ilgili tabuları şiddetle sarsıyor ve okurları yeniden ve başka bir düzlemde düşünmeye çağırıyor. Devamını Oku





Mario Vargas Lıosa’nın Yapıtlarında Faulkner’in Yeri

Mario Vargas Lıosa’nın Yapıtlarında Faulkner’in Yeri

Bu yazımızda okurlar için, yazarların birbirlerine nasıl hayran olduklarını aktarabilmek adına, dünyaca ünlü Peru’lu yazar Mario Vargas Lıosa’nın, bir diğer ünlü Amerikalı yazar Faulkner hakkındaki samimi ve içten yorumunu yazdık. İki büyük kalemin bu hususu açısından böylesi mütevazi bir yaklaşımını edebi anlamda büyük bir değer olarak kabul etmeyi bir borç biliyoruz. Eserleri ve yapıtları ile Nobel Edebiyat Ödülü’nü dahi kazanmış olan yazar Mario Vargas Lıosa, Faulkner hakkındaki görüşlerini şöyle açıklamış.




Amerikalı romancı aynı zamanda Latin Amerikalı boom yazarlarının edebi kuruluşununda simgesi oldu. Külliyatının Gabriel Garcia Marguez için çok önemli olduğunu biliyoruz, kendisi bunu defalarca dile getirdi. Fakat Faulkner’in metinlerinin kurucu özelliği üzerinde duran Perulu Mario Vargas LIosa için de öyle idi.

”Amerikalı romancıları okudum, özellikle kayıp kuşaktan olanları Faulkner, Hemingway, Fitzgerald, Dos Passos en önemlisi Faulkner. Gençliğimde okuduğum yazarlar arasında o, benim için hala canlı olan nadir yazarlardan birisidir. Faulkner’i tekrar okurken hiçbir zaman hayal kırıklığına uğramadım. Hemingway’le ise bu başıma geldi. (…)

(Faulkner) elimde kağıt kalemle gerçek anlamda okuduğum, zihnimde kitaplarını yeniden inşa etmeyi denediğim yazdıklarında örneğin zamanın nasıl düzenlendiğini, uzam ile kronolojinin nasıl kesiştiğini anlatının kırılma noktalarını ve bir hikayeyi birbirine zıt bakış açılarından anlatarak bir belirsizlik, bir gizem, bir bilmece, bir derinlik etkisi yaratma yeteneğini anlamaya çalıştığım ilk romancıydı.

Evet 20. yüzyılın en büyük romancılarından biri olmasının dışında Faulkner’in gözümü kamaştıran yönü tekniğiydi. Latin Amerikalı bir romancı için onun kitaplarını benim okuduğum dönemde okumanın çok yararlı olduğunu düşünüyorum, çünkü bir bakıma Faulkner’in tarif ettiğine, yani ABD’nin güneyindekine çok benzeyen bir gerçekliğe -bizim gerçekliğimize- uyarlanabilecek bir dizi değerli tasvir tekniği sunuyordu.

Vargas Lıosa’nın vurguladığı jeopolitik yakınlığın aynısını Benet ile Boudjedra’nın da tespit etmiş olması, yapısal bir benzerliğin kanıtıdır. Bu da Faulkner’i romanda modernite panteonunun en seçkin üyelerinden birine duyulan muğlak bir hayranlığın nesnesi değil, en modern estetiği en arkaik toplumsal yapılar ve manzaralarla uzlaştırabilecek edebi (anlatısal, teknik, biçimsel) bir çözümün öncüsü ve mucidi yapar.

Kaynak: Dünya Edebiyat Cumhuriyeri-Pascale Casanova / Varlık yayınları kitabından alınmıştır




Dünyaca Ünlü Yazarların Toplumsal Olaylara Bakışları

Dünyaca Ünlü Yazarların Toplumsal Olaylara Bakışları

İki sene önce Delhi’deki Park Otel’de bir cafede buluşmuştuk. Kısa sürmesi beklenen görüşmemiz edebiyat ve 11 Eylül olaylarını konuştuğumuz, bir kaç saate varan hararetli bir tartışmaya dönmüştü. Arundhati, Hindistan’dan, davet aldığı Amerika’ya bir konuşma yapmak üzere yola çıkmaya hazırlanıyordu. Ona 11
Eylül olaylarının sadece Dünya Ticaret Merkezi ve Pentagon’a yönelik saldırılar ile anılması değil; dünyada ki en eski demokrasilerden birinin yok edildiği, ABD destekli Şili askeri darbesinde hayatını kaybedenler içinde yas tutulacak bir gün olması gerektiğini söyledim. Ayrıca politika ve Hindistan’da sürekli artan sorunları da tartıştık.




Elbette ikimizinde ortak tutkusu edebiyattan bahsettik. Neredeyse tüm büyük modern yazarların küresel sorunlar hakkında uyuşuk davrandığı ya da korktuğu konusunda hemfikir olduk. Ya da belki de artık hiçbir büyük yazar kalmamıştı? Felsefe, politika, sosyal eleştiri ve görüşün (vizyon) yerini ciddiyetsiz, eğlenceye yönelik şeyler aldı. Günümüz dünyasının acınası durumu, eşitsizlikleri ve sömürgecilik sonrası skandal düzenlemeler, bazı meselelerin çağdaş roman sayfalarında zorlukla ele alınmasına sebep oldu. Hikaye edebiyatı hem siyasi hemde sosyal olarak tarafsız hale geldi ve bu nedenle tarihi ve ahlaki olarak ilgisizleşti.

Toplumun Vicdanı olmayı yeğlemek yerine pek çok yazar kendilerini eğlence ve gösteri dünyasının bir parçası yapmayı seçmişlerdi. Batı da Hindistan’da ve Güney Amerika’da müthiş kitaplar yazan büyük yazarlar hala var. İkimiz için de değerli olan romanlar, görünüşe göre tükenmiş, yok satmış ve toplumumuzu yönetenlerin iş ve ticari çıkarları tarafından lekelenmişti. Otelimin önünde ayrıldık. Ona Vietnam’dan getirmiş olduğum ipek eşarp hediye ettim. O da bana sarıldı ve küçük bir arabaya binerek uzaklaştı. Bir süre yolun kenarında durdum ve Arundhati Roy’un zamanımızın en cesur yazarlarından biri olduğunu kesinlikle emin olarak arkasından el salladım.

O günden beri bir daha karşılaşma fırsatımız olmadı ama Güney Pasifik’te çalışırken, bir Avustralya dergisi olan The Bulletin’den Jennifer Byrne’in Arundhati Roy hakkında uzun bir makale hazırladığını gördüm, şöyle diyordu. ” Ben aslında bir yazarım ve yüzyıllardır yazarların yaptığı işi yaparım yani yaşadığımız toplumları yorumlarım. Ancak şimdilerde yazarlık ve edebiyatın ticari bir mesele haline gelmesi yazarları daha önce olmadığı kadar budalalaştırdı. Yazarlar bir çeşit mahkeme eğlencesi haline geldi.” diyordu.

Bayan Byrne ona gerçekten böyle bir gelenek olup olmadığını yoksa kendisinin mi kuruntu yaptığını sordu. Arundhati Roy yanıtladı. Evet vardı, Sartre ve George Orwell kimdi? Bugün neredeyse oyuncak haline getirildiler, sizin analizlerinizde bile önemli değiller. Demek istediğim şu, günümüzün büyük yazarları kimler? Bu isimler, diğer taraftan olmadıkları sürece çok azlar. Örneğin geçenlerde Suudi Arabistan ve İran’ın yok edilmesi gerektiğini söyleyen V.S. Naipaul gibi.

Arundhati Roy’a hak vermemek elde değil. Elbette insanlığı ileriye taşıyacak böyle bir gelenek yüzyıllardır varlığını sürdürmektedir. Büyük yazarlar, Irkçılık, sömürgecilik ve emperyalizme karşı verilen mücadelelerde en ön saflarda bulunmuşlardır. Sosyal adaleti desteklemiş, değişimler için savaşmışlardır. Romaine Roland, Anatole France, Emile Zola ve Maxim Gorki, talan edilmiş, köleleştirilmiş, değişim ve hatta devrim isteyen insanların yanında yer almışlardır. Muhtemelen, en büyük modern İngiliz oyunu yazarı G.B. Shaw, kapitalist dogma ile açıkça alay etmiş. Alman meslektaşı Berthold Brecht de dogmalara karşı açıkça insanları savaşa davet etmiştir.

Savaş sonrası Fransa’sında göze çarpan bir yazar ve düşünür nesli bulunmaktaydı. İsim vermek gerekirse Jean Paul Sartre, Albert Camus ve Simone de Beauvoir bunlardan bazılarıdır. Üçü de faşizm karşıtı direnişin faal üyeleri idi ve savaş sonrası kurulan dünya düzenini kınıyorlardı. O günlerde filozoflar ve yazarlar sadece üniversite yerleşkeleri ile sınırlı kalmıyorlardı. Örneğin Sartre’nin Renault fabrikasındaki işçilere yönelik yaptığı konuşma, onun söylediklerini anlamakta sıkıntı çekmeyen yüz binlerce insana ulaşıyordu. Andre Malroux, Ernest Hemingway ve Saint-Exupery (hem çocuklar hem de büyükler için felsefi bir kitap olan Küçük Prens’in yazarı) gibi pek çok büyük yazar sadece sözcükleri ile değil, fiili olarak bizzat savaşa katılmışlardı. İnsanlığa hizmetlerinden dolayı kitapları, karmaşık ve çekişmeli konulara işaret etse bile milyonlarca sattı.

ABD’de Richarda Wright, Afrika kökenli Amerikalılara karşı yapılan ırkçılık ve ayrımcılıkla ilgili Yerli Oğul isimli lanetleyici, güçlü ve dürüst romanıyla okuyucularını şoka uğratmıştı. Bundan uzunca bir süre sonra Joseph Heller, savaşın çılgınlığını ve sonrada kurumsal Amerika’nın iki yüzlülüğünü anlatan iki
kitap yazdı. Latin Amerika 20. yüzyılda Carlos Fuentes, Alejo Carpentier, Gabriel Garcia Marguez ve Manuel Puig gibi solcu, Jorge Borges and Maria Vargas Llosa gibi siyasi yelpazenin öteki tarafından yazarlar çıkarmıştır. Afrika’da Cahinua Achebe, yerel kültürün sömürgecilikle nasıl yok edildiğini Ayrı
Düşenler adlı romanında analatırken, Endonezya’da Pramoedya Ananta Toer, genç bir ulusun sancılı doğumunu ve 1965 darbesinden sonraki korkunç çöküşü anlatıyordu.




Bunlar geçmişten bazı örnekler: ancak liste uzayıp gidiyor. Antik Yunan’dan bugüne, Homeros’tan Victor Hugo’ya, Franz Kafka’dan, Albert Camus’a kadar tüm edebiyatçılar insanlığın karşısına çıkan önemli konulara değinmişlerdir. Modern yazarlar, entelektüel mükemmellikleriyle gurur duyan toplumlarda
bile inatla dünyayı rahatsız eden ayrkırıkları, tarihi kuralın bir istisnası, bir şeylerin son derece yanlış gittiğinin kanıtı olduğunu reddetmektedirler. Edebiyat tarihi böyle bir dönemi daha önce kesinlikle görmemiştir.

Dünya muazzam hikayeler ile doludur. Küresel piyasa aşırı tutuculuğu ve yeni muhafazakar  (neo-kon) kültür, insanların yüz yıllardır uğruna savaştığı tüm demokratik ilkeleri yıkmaktadır. Milyonlarca insan ilaçsızlıktan ölmekteyken, ilaç  şirketleri gelişmekte olan bu ülkelerin insanlarını kurtaracak ucuz ilaç üretmelerine izin vermemektedir.

Sayıları fazla olmasa da hala büyük yazarlar mevcut. Jose Saramago, Arundhati Roy, Tarık Ali ve hatta Salman Rüşdi şu anda garip bir alemde yükseliyorlar. Bizlerde burada, aşağıda barikatın ilerici tarafına onların iniş yapmalarını bekliyoruz. Hala Gunter Grass ve Garcia Marguez’e sahibiz. Ancak yine de genç,
kızgın, cesur ve kendini dünyayı değiştirmeye adamış piyasa-iş aşırı tutuculuğu ve onun sadık kölesi, ucuz düşünce yok edici, ve son yıllarda yayınevleri bağımsız kitap mağazalarını yutan eğlence sanayi tarafından yaratılmış bayat, entelektüel bataklığa batıp kalmamış genç yazarların eksikliği hissedilmektedir.

Kitabın yayınlanması ve desteklenmesi beklentisi içindeyken sisteme karşı büyük bir roman yazmanın imkansız olduğunu söylemek bir yere kadar kolay ve gerçektir. Basın-yayın ve yayınevleri bağımsız olmaktan çok uzaktır. Birçokları çıkarlarına ve amaçlarına uygun olmayan kitapların basımını tehlikeli bulan büyük şirketlere bağlıdır. Yazma süreci ticari kaygılardan uzak tutulmalıdır. Yazar bir hikaye anlatıcısı, bir sanatçı, bir şahit, bir yargıç ve düşünürdür. İnsanların açıklamaya cesaret edemeyeceği konularda önemli deliller bırakırlar. Mali olarak ödüllenme (her zor iş için olduğu gibi) elbette önemlidir.
Kitabın konusu ve tarzı seçilirken maddi kaygılardan etkilenmemelidir. Böyle olmazsa sonuç neredeyse bir süprüntü olur.

Ben bir romancıyım. Roman anlatımının, gerçeği, dünyanın durumunu, insanların umutlarını ve yaslarını yansıtmak için en etkili sanatsal biçim olduğuna inanıyorum. Ayrıca roman yazma amacının da, bundan başka bir şey olmaması gerektiğini düşünüyorum. Son kitabım Dönüşü Olmayan Nokta’da dünyayı bir savaş muhabirinin gözünden (egemen basın-yayının ender gittiği yerlere giderek) şimdilerde pek çok geleneksel yayınevinin de dahil olduğu günümüz dünyasının kabul etmediği tahrik bakış açısı yansıtılmaktadır.

Yazma işinin kendisi büyük bir mutluluk. Gerçekleri yazmak ise, bir ayrıcalık aynı zamanda. Her türlü
zahmete ve zorluğa değer. Arundhati Roy’un bu düşüncelerime katılacağını sanmıyorum. Soyumuz tehlike demi yoksa yok mu olmaktayız? Ciddi konular açıkça alay edilip gündem dışına mı atılacak? Bu zaten oluyor mu? Okurlar bunu kabul edecek mi? Yazarların, şarlatan, palyaço ve hatta yalancı olduğuna mı inanılıyor? Geçmişte yazılmış olan büyük kitapları unutmalı mıyız? Yoksa tüm gücümüzle akıntıya karşı savaşacak mıyız?

Kaynak: Andre Vltchek-Batı Terörü / bilim+gönül yayınları kitabından alınmıştır.

Temel Atfetme Yanılgısı

Temel Atfetme yanılgısı

Bildiğiniz gibi, davranış, bireyin kişisel özellikleri ve dış faktörler arasındaki etkileşim sonucunda oluşur. Fakat genellikle, sosyal bir davranışın nedenlerini durumsal özelliklere değil, kişisel özelliklere dayanarak açıklama eğiliminde bulunuruz. Buna temel atfetme yanılgısı denmektedir (Ross, 1967). Örneğin, Ahmet’in bir işi yapmadığını durumsal koşullara dayanarak açıklamak yerine (O gün Ahmet yorgundu), onun karakter özellikleriyle açıklamak (Ahmet tembeldir) bu yanılgıya bir örnektir. Temel atfetme yanılgısı, bu bölümün başlarında incelediğimiz “içsel” atıfla aynı şeydir.




Burada bir yanılgı olarak ele alınmasının nedeni, içsel atıf yapma eğiliminin, durumsal koşuları göz ardı etmeye ve bunun sonucu yanlış çıkarsamalara yol açabilmesidir. Bu yanılgı bizi, davranış ve güdülerde gerçekte olduğundan daha fazla bir tutarlılık olduğu sonucuna da götürür. Şöyle ki, bir kişi bir davranışta bulunuyorsa, öyle yapmak istediği için, yani o işi yapmaya güdülenmiş olduğu için ya da o davranışa yönelik olumlu bir tutum olduğu için öyle davrandığı varsayılır. Oysa ki, güdüler ve davranışlar her zaman böyle bir çakışma göstermez. Özellikle ortamsal faktörler bazen davranışları yönlendirir.

Temel atfetme yanılgısına Jones ve Harris’in (1967) yaptığı bir araştırma örnek olarak gösterilebilir. Bu araştırmada gözlemci deneklerden Fidel Castro ile ilgili yazılar yazan bazı kimselerin gerçek tutumlarını tahmin etmeleri istenmiştir. Bu yazıları yazan kişilere tutumları hakkında yapılan atıflar incelendiğinde şu sonuçlar ortaya çıkmıştır: Castro yanlısı yazı yazan kişiler gerçekten Castro yanlısı, Castro’nun aleyhinde yazı yazanlar da gerçekten de Castro karşıtı olarak değerlendirilmiştir. Yazıyı yazan kişinin yazıda ne tür bir tutum takınacağını seçme hakkı olmadığının bilinmesi durumunda bile böyle kişisel/içsel atıflar yapılmıştır. Yazıları yazanların belli bir tutumu seçmeye zorlanmaları durumunda dahi gözlemciler, kişisel özelliklerin durumsal koşulların etkisinden (ne tür bir yazı yazılacağının seçilememesi ) daha önemli olduğu sonucuna varmışlardır.

Demek ki bir kimsenin içinde bulunduğu durumun sosyal ortamın gereklilikleri göz ardı edip davranışı saf kişisel özellikleriyle açıklama eğilimi vardır. Benzer şekilde, insanlar birden çok sosyal rol üstlendiğini sık sık göz ardı ediyoruz. Davranışların nedenlerini araştırırken, sosyal rollerin ve beklentilerin etkisini görmezden gelebiliyoruz. Örneğin, üniversitedeki bir hocanızı katı, kurallara sadık, ilkelerinden ödün vermeyen ve oldukça eleştirel bir insan olarak tanıdınız. Bir gün hocalarla öğrencilerin beraber gittiği bir yemekte hocanızı o ana kadar tanıdığınız halinden çok başka türlü gördünüz. Orada üniversitedeki katı hocanız gitmiş, yerine sıcak, sevimli, hoşgörülü ve neşeli biri gelmiş olabilir. Bu durumda sorulacak soru, hangi durumun hocanızı daha iyi tanımladığı sorusu değildir. Bir sosyal rol (üniversitede hoca olma) hocanızdan belirli davranışlarda bulunmasını gerektiren bir diğer sosyal rol (eğlenceli bir ortamda arkadaş) başka davranışlar gerektiriyor olabilir.

Onu sadece hoca rolünde tanıyan öğrencileri ise, temel atfetme yanılgısına düşerek, gördükleri davranışları onun kişisel özellikleriyle açıklıyorlar (‘sert, hoşgörüsüz bir kişidir’ gibi). Ross, Teresa, Amabile ve Steinmetz (1977) davranışları açıklamada sosyal rollerin ne kadar göz ardı edildiğini gösteren akıllıca bir deney tasarlamışlardır. Bu deneyde denekleri rastgele iki farklı role sokmuşlardır. (a) görevi zor sorular hazırlamak olan bir kişi rolü ve (b) görevi bu soruları cevaplamak olan bir kişi rolü. Gözlemciler de bu minik sınavı izliyor ve soruları soran ve cevapları veren kişilerin genel bilgi düzeyini değerlendiriyor. Kendinizi gözlemci yerine koyarsanız, dikkatli olmadığınız taktirde akıllı ve bilgili bir kişi, bir de oldukça bilgisiz ve akılsız bir kişi göreceksiniz.

Ancak dikkat ettiğinizde, kişilerin girdiği rollerin davranışlarını nasıl sınırladığını görürsünüz. Soru soran rolünü üstlenen kişi, karşı tarafın cevaplayamayacağı zorlukta sorular hazırlayabilecek konumdadır. Sadece bu soruları soruyor olduğu için bu kişi daha akıllı görünmektedir. Diğer yandan soruları cevaplama rolünü üstlenmiş olan kişi hazırlanmış zor soruları cevaplamakta güçlük çekeceği için bilgisiz görünecektir. Oysa ki, deneyler bu rollere tamamen rastgele yerleştirildikleri için, soruları soranların cevaplayanlardan gerçekten daha akıllı ve bilgili olmaları söz konusu değildir. Bu araştırmada ilginç olan, gözlemcilerin deneklerin bu rollere rastgele atandıklarını biliyor olmalarıdır. Yine de bu gerçeği göz ardı edip kişisel özelliklere atıfta bulunmaktan kendilerini alamamışlardır.




Eğer duruma bağlı koşulları görmezden gelip, olayların nedenlerini insanların kişisel özeliklerine bağlamayı genel bir eğilim haline getirirsek bunun etkileri yukarıda verilen örnekten çok daha ileriye gidebilir. Daha geniş çaplı bir sorunu ele alabiliriz. Ülkemizdeki işsiz gençleri düşünürsek, onların
durumlarını tembel olmalarına, iş aramadıklarına bağlayıp bu sorunun nedenini onların kişisel özellikleriyle sınırlarsak, işsizlik sorununu çözmek için bireylere yönelik çözümler üretmek zorunda kalırız. İşsizlik sorununa, eğitim olanaklarının kısıtlı olması, iş alanlarının azlığı, üretilen politikaların
sonuç getirmemesi gibi konulardan kaynaklandığını düşünerek yaklaşırsak ve nedenlerini kişisel değil dışsal ve durumsal etkenlere bağlarsak üreteceğimiz çözümlerin nitelikleri çok başka olacaktır.

Yukarıda belirtilenler, kişisel özelliklerin hiçbir etki taşımadığı ve her olayın nedeninin koşullarda yattığı
anlamına gelmez. Burada üstünde durmak istediğim, davranışların nedeninin içinde bulunulan koşullarda yatma olasılığında bile, olayı kişisel özelliklere dayanarak açıklamaya meyilli olduğumuzdur. Burada öğrendiklerimiz, bizleri temel atfetme konusunda duyarlı yapmalı ve yaptığımız içsel/kişisel atıfların
her zaman doğru olmama olasılığına karşı uyanık tutmalıdır.

Temel atfetme yanılgısı gerçekten temel bir yanılgı mıdır?

Temel atfetme yanılgısı, batı, özellikle Amerikan kültüründe yapılan çalışmalar sonucu ortaya çıkmıştır. Bireylerin özerk, içsel dürtülere dayanarak hareket eden varlıklar olduğu varsayılan batı toplumlarında bu tür bir yanılgının görülme olasılığı yüksektir. Araştırmalar da bunu gösteriyor. Ancak bunun temel bir insan olgusu olup olmadığı, ancak batı toplumu dışında yapılan araştırmalarla saptanabilir. Örneğin yoğun insanlararası ilişkilerin yaygın olduğu toplulukçu toplumlarda, bireyin davranışının sosyal ortamdan, başkalarının beklentilerinden etkilenebileceği daha çok kabul edilir.

Farklı anlayışların hüküm sürdüğü toplumlarda yapılan atıflarda farklılık olup olmadığını anlamak için Joan Miller (1984) Amerikalı ve Hintli değişik yaşlardaki kişilerden bazı olumlu ve olumsuz olayların ve davranışların nedenlerini tahmin etmelerini istemiştir. Sonuçlar bu iki kültürdeki 8-11 yaş arası
çocukların atıflarında anlamlı bir farklılığının çıkmadığını göstermiştir. Ancak, deneklerin yaşı arttıkça, Amerikalılar daha fazla kişisel/içsel özelliklere dayalı atıflarda bulunurken, Hintliler daha çok dışsal/durumsal etkenlere dayalı atıflarda bulunmuşlardır. Örneğin, deneklere verilen bir yazılı haberde bir kişinin yolda gördüğü bir trafik kazasına bir yaralıyı hastaneye götürmediği belirtilmiş ve bu davranışının sebebini tahmin etmeleri istenmişti.

Amerikalı deneklerin büyük bir oranı (%36) bu davranışın o kişinin kötü bir kişi olduğu, yardımsever olmadığı gibi kişisel/içsel nedenlerle açıklarken, küçük bir oranı (%17) durumsal etkenlere atıfta bulunmuştur. Hintli deneklerin ise tam tersine durumsal/dışsal atıfları kişisel/içsel atıflardan daha çok kullandığı görülmüştür (sırasıyla %32 ve %15). Örneğin, o kişinin işe geç kalmayı göze alamayacağı çünkü patronunun işe vaktinde gelmesini beklediği gibi açıklamalar kullanılmıştır. Bu ve bu konuda yapılan başka araştırmalar göstermiştir ki; temel atfetme yanılgısı bireyci kültürlerde daha yaygındır ve sosyalleşmeyle birlikte öğrenilmektedir. Özellikle bireyci bir dünya görüşünün baskın olduğu kültürlerde kişiyi davranışlarının sorumlusu olarak görme eğilimi, toplulukçu toplumlardan daha yüksektir. Türkiye gibi toplulukçu kültürlerde ise sosyal ortamın (başkalarının beklentilerinin, kişinin içinde bulunduğu sosyal rolün vb.) etkisi daha çok vurgulanır.

Bu eğilimlerin biri doğru, biri yanlış diye bir şey yoktur. Önemli olan bu eğilimlerin, sosyal davranışları algılama ve yorumlamamızı etkilediğini anlamamızdır. Ancak şunu da belirtmek gerekir ki, bu farklılıklara rağmen, atıf, temel bir insan olgusudur ve atıf sürecinde kullanılan boyutlar evrenseldir. Örneğin,
araştırmalar gösteriyor ki, nedensel atıfların odağı, kalıcılık derecesi ve kontrol edilebilirliği, insanların olayları ve davranışları açıklamada en çok kullandıkları boyutlardır (Meyer & Koebl, 1982). Kültürler-arası araştırmaların sonuçları da, yapılan atıflarda yukarıda kullanılan boyutların hem bireyci hem de toplulukçu kültürlerde kullanıldığı göstermiştir (Hau & Salili, 1991; Schuster, Fosterling & Weiner, 1989).

Kaynak: Prof. Dr. Çiğdem Kağıtçıbaşı / Yeni İnsan ve İnsanlar – Evrim Yayınları Kitabından alınmıştır

Alman Belgelerinde Ermeni Meselesi 1915 Kitap Özeti

Alman Belgelerinde Ermeni Meselesi 1915 Kitap Özeti

Bilindiği üzere okurlarımız için ayaküstü kitapçı formatında her okuduğumuz kitabın kısa özet ve bilgisini sitemizde vermekteyiz. Sitemizin Kitap Arşivi bölümü bütün görüşlerden kitapların yer aldığı, okura arşiv niteliği taşıması için oluşturduğumuz bir kütüphanedir. Bu sefer ki kitabımız ise Kıvanç Galip Över tarafından kaleme alınan Alman Belgelerinde Ermeni Meselesi 1915 kitabıdır. Bu eser Kaktüs yayınları tarafından 2007 basılmış ve toplamda 219 sayfa tutmaktadır.




Tarihimize şöyle geri dönüp 1. Dünya Savaşını ele aldığımızda, Avrupa ve Ermeniler tarafından sürekli olarak vurgulanan Ermeni Soykırımı iddiasının doğru ya da yalan kısmını değil de, kitabı baz alarak konuşmayı daha uygun buluyoruz. Çünkü kitap hakkında kısa bilgi verdiğimiz için diğer türlü görüşlerin bizim açımızdan konu dışında kaldığını ifade ederiz. Şayet dönersek eğer kitaba, 1. Dünya Savaşı öncesinde Balkan Milletlerinin tek tek kendi kaderlerini tayin edip
bağımsız devletler kurması aşamasında, Osmanlı İmparatorluğu ve Türklerin ne denli o ara zorluklar çektikleri malumdur.

Bunun yanı sıra Osmanlı İmparatorluğunun ittifak ettiği Almanya’da diğer bir aşamada duruyordu. Savaşın tamamı ile emir komuta kademesi ve yürütmesi onlarda olduğu için 1. Dünya Savaşında Almanlar yenilince biz de otomatikmen yenilmiş sayıldık jargonu sokaktaki çocuğun dahi bildiği bir şeydir. Nitekim henüz yenilgi ve savaşın bitimi öncesinde bizim Osmanlı İmparatorluğu topraklarında herkesin de uzaktan yakından bildiği Ermeni meselesi ve karşılıklı
katletmeler söz konusu idi. Kimileri için Savaşta Türkleri Ermeniler arkadan vurup Bağımsız bir devlet kurmak için mücadele verdi, kimileri içinse bütün diğer milletler gibi Ermenilerinde kendilerini yönetme hakkı söz konusu olduğu için Osmanlıya karşı bir başkaldırı söz konusu idi.




Her iki aşamayı da yorumlamaktan öte, bu konu hakkında Osmanlı İmparatorluğu resmi yazışmaları ve belgeleri dışında diğer Devletlerinde oluşturmuş olduğu arşivler takip etmiştir. Ruslar ve Almanlar bu aşama da olayın bizce en sıcak şahitleri konumundadır. İş bu minvalde işte bu elimizdeki kitapta o süreçte Osmanlı ve Ermeniler arasında yaşanan kimine göre Tehcir kimine göre Soykırım olduğu iddia edilen olaylara tanıklık etmektedir. Yazar bu kitapta Alman Belgelerini inceleyip kitabına aktarmıştır. O dönemin içinde yaşanan olaylarla ilgili Almanların kendi aralarındaki belgeleri öğrenmek açısından bu kitabın okunmasını salık vermekteyiz okurlara.

Layard Kalkti (Austen Henry Layard) Kimdir

Layard Kalkti (Austen Henry Layard) Kimdir

Tanınmış öncü Asur bilimci Layard, Paris’te doğmuş ve Huguenot soyundan gelen bir İngiliz’dir. Anne tarafından İspanyol kanına sahiptir. Çocukluğunda İtalya’daydı ve eğitimine burada başladı ama daha sonra Fransa, İsviçre ve İngiltere’deki okullarda devam etti. Bilge alışkanlıklarına sahip korkusuz ve bağımsız biriydi. Büyüleyici bir yazar, başarılı bir güzel sanatlar eleştirmeni ayrıca önemli bir gezgin, hareketli bir politikacı ve yetenekli bir
diplomattı.





1845’de doğuda geçici olarak kalırken, Antik Asur şehirlerinin keşfini üstlendi. İlk olarak Kalkhi’de İncil’de geçen Calah’ta çalışmaya koyuldu. M.P.C. Botta’dan üç yıl önce, Musul’daki Fransız Konsolos Ninova höyüklerini incelemeye başlamıştı. Ama Khorsabad yakınlarındaki bir höyük için diğerlerinden ayrıldı.

O höyüğün bulunduğu yerin İkinci Sargon tarafından kurulan şehrin yerleşim alanı olduğu kanıtlandı. Botta ve ondan sonraki araştırmacı Victor Place tarafından keşfedilen kalıntılar Louvre Müzesi’nde korunmaktadır. Layard Kalkhi, Ninova’da ünlü Asur İmparatorlarından bazılarının saraylarını ortaya çıkardı ve İngiliz Müzesi’nin eşsiz Asur Koleksiyonunun özünü oluşturan dev heykellerine, yarım kabartmalarına ve antik çağın diğer hazinelerine ulaştı.

Ayrıca Babil ve Niffur’da kazılar yaptı. Çalışmalarına Ninova yakınlarındaki Musul’da yaşayan yerli bir Hristiyan olan asistanı Hormuzd Rassam devam etti. Rassam bir süre Oxford’da eğitim gördü. Layard ve Botta’nın yaptığı keşifler başka kişileri de harekete geçirdi. Ellilerde W.K. Loftus eski binaların, süslemelerin, yazıtların, lahit mezarların ve çömlek gömülerinin çıkarıldığı Larsa ve Erech’deki kazılarda bulundu. Bu sırada J.E. Taylor İbrahim’in doğum yeri ve Ay kültünün yeri olan Ur’da ve ilk Babil’in (Sümer) beşiği sayılan Eridu’da çalışıyordu.

Kaynak: Babil ve Asur Mitleri- Donald A. Mackenzie / Atlantis Yayınları kitabından alıntılanmıştır.




Sigmund Freud’un Ahlak Gelişimine Yaklaşımı

Freud ahlak gelişimi, Sigmund Freud’un Ahlak Gelişimine Yaklaşımı

Freud, ahlak ve kişilik gelişimini duygusal-güdüsel bir süreç olarak ele almıştır. Burada Freud’un kuramına etraflıca girmemize olanak yoktur. Konuyu sadece ana hatları ile değineceğiz. Freud, duygusal-güdüsel ahlak gelişmesini, id, ego ve süperego ilişkilerindeki denge kavramına bağlamaktadır. İd (alt-ben)
kişiliğin psişik enerji deposu olarak nitelendirebileceğimiz bilinç altı kısmıdır. İd, insanın doğuşundan itibaren sahip olduğu tüm güdülerinin toplamıdır ve temel olarak cinsiyet ve saldırganlık güdülerinden oluşur. İd, sürekli olarak isteklerine doyum arar.




Burada ego (ben) önem kazanmaktadır. Ego kişinin çevre ile etkileşimi sonucu ortaya çıkan kişiliğin gerçekçi ve ussal öğesidir. İd’in isteklerine ancak egonun amaca-yönelik işleyişi doyum sağlayabilir. Bundan ötürü id, sürekli olarak isteklerini karşılaması için egoya baskı yapar. Bu baskı, bilinç altı id
isteklerinin egoya, yani bilinç düzeyine çıkma çabası şeklindedir. Ego bilinçlidir ve id’in isteklerinden toplumca kabul edilenlerin bilinç düzeyine çıkmasına izin verir, diğerlerini ”bastırma” mekanizmasını kullanarak bilinç altında tutar.

Ego’nun hangi isteklerin bilinç düzeyine çıkmasına izin vereceğini, hangilerini ise bilinç altında tutması gerektiğini belirleyen, süper-ego (üst-ben)dir. Süper-ego çocukluk devresinde çocuğun büyükleri ile olan etkileşimi sonucu gelişir ve toplumsal yasakları içerir. Yasakları içeren süper-egonun bir bölümü bilinçli, diğer bölümü ise bilinç altıdır. Çünkü bir kısım yasaklar, bilincin daha tam olarak gelişmediği çok küçük yaşlarda öğrenilmiştir. Süper-ego vicdan ve ego-idealini içerir. Ego ideali, çocuğun nasıl bir kimse olmak istediğini yansıtır.

Bu yapısal analize göre, toplumun kuralları süper-ego yoluyla kişiliğin bir parçası haline gelir. Böylece kişi dışardan onu gözleyenler olmadığı durumlarda da, kendi kendisinin gözcüsü olarak o toplumun ahlak kurallarına uyar. Güçlü ve gerçekçi bir ego, id’den gelen ve doyum isteyen, daha ziyade cinsel ve
saldırgan güdülerle süper-egonun bazen aşırıya kaçan yasaklamaları arasında sağlıklı bir denge kurabilir. Bu durumda hem ahlak gelişimi yeterlidir, hem de psikolojik sağlık yerindedir. Bu dengenin bozulduğu hallerde, eğer süper-ego ağır basarsa, kişi suçluluk duyguları içinde bunalır; eğe id ağır basarsa,  kontrolsüz, taşkın davranışlar görülebilir.

Freud ayrıca, kişiliğin zaman içindeki gelişimi üzerinde de etraflıca durmuştur. Kişilik gelişimi ve ona paralel olarak ahlak gelişimi belirli psiko-seksüel devrelerden geçerek gerçekleşir. Şöyle ki, bir devredeki biyolojik ve psikolojik gereksinmeler yeterince karşılanmamışsa, o devrede bir miktar enerji saplanıp kalır ve bir sonraki devredeki gelişimde bundan zarar görebilir. Ayrıca, o devredeki gereksinimlerin yeteri kadar karşılanmamasının yaratacağı olumsuz sonuçlar, etkisini ileri ki yıllarda da gösterir.

Örneğin hayatın birinci yılına rastlayan ”oral” devresinde beslenmeyle ilgili gereksinimleri yeterince karşılanmamış olan bir kimse, yetişkinlik devrinde, içki, sigara tiryakiliği, fazla konuşma, sakız çiğneme gibi ağızla ilgili aşırı davranışlar gösterebilir.




Ahlak gelişimi için en önemli devre 3-4 yaşlara rastlayan ödipal devre ile bunların sonuçlanmasıdır (5). Bu devrede çocuk karşı cinsten olan ebeveyne aşırı düşkünlük gösterir. Bu düşkünlükten kurtulması ise, hemcinsi olan ebeveynle özdeşmesiyle mümkündür. Freud bu devrede özellikle erkek çocuğun psiko-seksüel gelişimi üzerinde durmuştur. Şöyle ki, annesine bu devrede aşırı düşkün olan çocuk annenin sevgisi için babayı rakip olarak görmektedir.

Ancak, Diğer taraftan babasını da sevdiği için ona karşı duyduğu olumsuz duygulardan dolayı kendini suçlu hissetmektedir. Bu suçluluk duygusu Freud’a göre vicdan gelişiminin temelini teşkil eder. Çocuk bu suçluluk duygusundan, ancak anneye sahip olma isteğinden vazgeçip babaya benzemeye çalışarak kurtulabilir. Böylece, erkek çocukların babalarıyla, kız çocukların da anneyle özdeşleşmesi, onların kendi cinsiyetleriyle ilgili toplum tarafından belirlenmiş rolleri ve kuralları da öğrenmeleri demektir.

Freud, bu kuram ışığında kişilik ve ahlak gelişiminin ana hatlarının ilk beş yılda tamamlandığını ve altı yaşından sonra kuramsal bakımdan önemli başka bir gelişmenin olmadığını öne sürmüştür. Freud’un kuramının görgül yöntemlerle doğrudan denenmesi pek söz konusu olmamakla beraber, üçlü kişilik yapısı ve gelişim devreleri kavramları psikoloji, sosyal psikoloji, hatta antropoloji, psikiyatri, sosyoloji gibi bilimlerde yaygın bir şekilde etkili olmuştur. Ancak bazı araştırmalar bu kuramın fazla katı ve dar çerçevesinin genişletilmesini savunmuşlardır.

Fredu’u izleyen ve Neo-Freudcu olarak nitelendiren bazı kuramcılar, örneğin Erikson (1950, 1964) ve Sullivan (1953), Freud’un dar biyolojik gelişim çerçevesinin dışına çıkarak sosyal etkenlere de önem vermişlerdir. Örneğin Erikson, kişilik ve ahlak gelişimini yetişkinliğe uzanan 8 devrede incelemiştir
(1950). Freud’un vicdan gelişimi hipotezini Sears, Maccoby ve Levin (1957), ana babanın (dolayısıyla toplumun) standartlarının çocuk tarafından benimsenerek bir iç-kontrol sisteminin geliştirilmesi olarak tanımlanmıştır. İncelemeleri, ana-babanın çocuklarına sevgi göstermelerinin ve aile içinde sağlam, durağan
ilişkilerin çocuklarda ileri ahlak gelişimini meydana getirdiğini göstermiştir.

Odipus kompleksinden gelişen süper-egonun ahlakı kontrol ettiği görüşü günümüzde araştırmacılar tarafından fazla benimsenmemektedir, çünkü günü kanıtlayan görgül veriler pek yoktur. Psikanalitik görüş, bugün, süper-egodan çok, “egonun gücü” üzerinde durmaktadır. Diğer taraftan da çocuk yetiştirme yollarının ve özellikle çocuğa uygulanan ceza türünün vicdan gelişimine etkisi çeşitli araştırmalara konu olmuştur. Bu araştırmaların Freud’un kuramından benimseyip inceledikleri kavramlar, suçluluk duygusu ve vicdan gelişimidir

Kaynak: Prof. Dr. Çiğdem Kağıtçıbaşı / Yeni İnsan ve İnsanlar – Evrim Yayınları Kitabından alınmıştır

Dante’nin İrlandalı Edebiyatındaki Etkisi

Dante’nin İrlandalı Edebiyatındaki Etkisi

Bütün bu altüst edici kullanımların paradikması kuşkusuz İrlandalıların sırasıyla (Joyce, Beckett ve Heaney) Dante’den yararlanma biçimleridir. Onlar, Toskanalı şairin -her şeyden önce asil olan-külliyatın, kozmopolit ve milliyetçilik karşıtı İrlandalı şairlerin davasına hizmet edecek bir mücadele aracı
olarak sahiplenmişlerdir. Dante’nin De vulgari eloguentia’da açıkladığı, sadece edebiyat diliyle olan ilişkilerinde ulusal dil meselesi ile somut ve dolaysız olarak karşı karşıya kalmış yazarların anlayabileceği ve algılayabileceği dil-edebiyat projesini bir anlamda tekrar hayata geçiren Joyce ve Beckeet, Toskanalı şairin sarsıcı gücünü yeniden yaratmış, canlandırmış ve ondan yararlanmışlardır.




Dante, İrlanda uzamındaki en uluslararası yazarların mücadelesinde hem bir kaynak, hem bir silah olmuştur. Joyce’un Dante’ye olan tutkusunu, kendisine daha onsekizindeyken ”Dublin’in Dante’si” diye isim takıldığını, hayatı boyunca kendini sürgünde yaşamış olan bu büyük Toskanalıyla özdeşleştirdiğini biliyoruz. Ne var ki yazara olan büyük hayranlığı ve külliyatı hakkında derin bilgisi ile, duruşlarının benzerliğini açıkça ortaya koymak Becket’te düşecekti. Beckett 1929 yılının ilk aylarında Joyce’un isteği üzerine, Our Exagmination Round his Factification for İncamination of Work in Progress’te yer alacak ilk metnini kaleme aldı; Joyce bu derlemeyi o sıralar Work in Progress diye genel bir başlık altında, farklı
dergilerde parça parça yayımlanan metinlere Anglo-Saksonlar’dan gelen şiddetli eleştirilere bir cevap olarak tasarlamıştı.

Dante…Bruno. Vico… Joyce başlıklı deneme, Dante’nin De vulgari eloguantia’sının sağladığı incelikli araçlarla, Joyce’nin edebi tasarısının dilsel, yani siyasi boyutunun bir savunmasıydı. Temelinde İngiliz karşıtı bir manifesto ve Galce yanlısı İrlandalılara bir karşı saldırı olan bu metin hem İngilizcenin
edebiyat üzerindeki nüfusuna itiraz ediyor, hem de Joyce’bir edebi dilsel ve siyasi tasarısını açıklığa kavuşturuyordu. Beckett, Dante’nin seçkin bir halk dili yaratmakla ilgili önerilerinden yararlanarak Finnegans Wake’in temelinde yatan projenin İngilizceye boyun eğmenin reddi olduğunu ortaya koyuyordu. Ona göre, Dante nasıl İtalyancanın bütün lehçelerinin sentezi olacak ideal bir dil yaratılmasını önerdiyse, Joyce’de bütün Avrupa dillerinden bir tür sentez yaratılarak İngilizlerin siyasi ve dilsel tahakkümüne yepyeni bir çözüm bulmuştu.

Belacgua adındaki Dantevari karakteri daha ilk metinlerde ortaya çıkaran Beckett’in kendisi de Dante’nin külliyatına daima sadık kalmıştır. O zamanlar İrlanda’da yürürlükte olan ulusal normları salt edebi bir yoldan reddetmesi, Dante’yle aynı yaklaşımı benimsediğini gösterir; tozlu dolaplardan çıkarılıp
irlandalı yazarların en uluslararası çapta olanlarının çağdaşı haline getirilen Dante’de böylece yepyeni bir boyut kazanmıştır. Yeniden tarihselleştirildiği için İrlanda edebiyatının kurucu babalarından biri olmuş, bütün yoldan çıkmışları, bütün özerk yazarların, ulusal gerçekliğin dar sınırlarına boyun eğmeyi
reddeden bütün İrlandalıların meşru mirasında kendine bir yer bulmuştur. İrlandalıların Dante’yi benimsemesi, her şeyden önce dünya edebiyat uzamının oluşum ve bütünleşme sürecinin olağanüstü sürekliliğini gözler önüne serer.




Joyce ve Beckett, aradan yaklaşık altı yüzyıl geçtikten sonra, ilk edebi özgürlük talebini, o zamanlar ”Latincenin Düzeni” denen şeye karşı ilk isyanı dile getiren kurucu bir metni yeniden gündeme getirmişlerdir. Dante’yi Latince olmayan şiir formlarının yaratıcısı olarak gören Du Bellay gibi, Joyce ve Beckett de Dante’yi yeniden keşfetmiş, benzer bir konumda oldukları içinde onu edebiyatta bir özgürleştirmeci aracına dönüştürmüşlerdir.

Dünya edebiyat uzamının inşaasında büyük önem taşıyan, bir bakıma gelişmesini sağlamış olan bir metnin hem edebi, hem siyasi amaçlarla kullanılması, burada önerdiğimiz kalıtım modelinin geçerli olduğunun göstergesidir. Aralarındaki tarihsel farklılıklara rağmen yapısal olarak birbirine çok benzeyen bir tahakküm durumuna çare ararken, Joyce ve Beckett dünya edebiyat cumhuriyetinin doğuş ve yükseliş sürecini tamamlayıp taçlandırılmışlardır. Dönüp dolaşıp Latin’cenin baskısına karşı geliştirilmiş silahların mucidini yeniden keşfederek, Dante’nin eserine bütün sarsıcı gücünü geri kazandırmış, onu kendi devrimci girişimlerinin bayrağı olarak görmüşlerdir.

Kaynak: Dünya Edebiyat Cumhuriyeti – Pascale Casanova / varlık yayınları kitabından alınmıştır.