Önde Gelen Bulgar Yazar Yordan Yovkov’un Hayatı

Klasik Bulgar yazarı Yordan Yovkov‘un 100. yıldönümü dolayısı ile Bulgaristan’da 1980 yılı boyunca büyük anma törenleri düzenlenmişti. Yovkov, Bulgar Edebiyatının en büyük ustalarından biridir. İnsancılık (humanisme) ile dopdolu yapıtları, köy ve köylü yaşamını gerçekçi bir biçimde canlandırır. İnce bir gözlemcilikle, bu büyük ruhbilimci yazar, Bulgar Krallığı koşullarında yaşayan köylülerin yazgısını, acılarını yapıtlarında ölümsüzleştirmiştir. Kimisi öğretmenlik yaptığı Rumeli Türk köylerinden alınma birçok öykü, roman, tiyatro yapıtı yazdı. Bunların başlıcaları dünya dillerine çevrildiği gibi, birkaçı dilimize de aktarıldı.

Yordan Stefanov Yovkov, 9 Kasım 1880 tarihinde İslimye (Sliven) ilinin Jeravna köyünde doğdu, 15 Ekim 1937’de Sofya’da öldü. Küçük bir çocukken güzel resimler çizer; bilgi edinmeye, her şeyi öğrenmeye büyük bir merak gösterirmiş. Osmanlı İmparatorluğu çağında ve Bulgaristan bağımsızlığını elde ettikten 1882 yılına dek Hacıoğlu-Pazarcığı, o tarihten 1949 yılına değin Dobric, daha sonra Sovyet Mareşali Tolbuhin, bugün yine Dobriç adına alan ilçenin (şimdi yazarın adına bağlanarak Yovkovo adını alan) -o zamanki adıyla- Çıfıt-kuyusu köyüne, ailesi 1897 yılında göç etmişti. Sofya Lisesi’ni bitirdi (1900). Sofya yakınında Bali-Efendi (Knâjevo) köyündeki Yedeksubay Okulu’nda okudu (1913). Daha sonra, Sofya Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne yazıldıysa da, maddesel olanaksızlık yüzünden, yüksek öğrenimini yarım bırakmak zorunda kaldı. Dobruca köylerinde tam 11 yıl öğretmenlik yaptı. Bölge halkının çoğunluğu Türk olduğundan Türkçe öğrendi. Yapıtlarında bol bol Türkçe sözcük, deyim ve atasözü kullandı. O sıra da bölgedeki yer adları Türkçe olduğundan, bunları Türkçe
olarak yazdı. Türk dostudur. Öykü kahramanlarının birçoğu Türk’tür Türkçe takma adlar almıştır.





Bükreş Bulgar Elçiliği’ne basın ataşesi olarak atandı (1920) Aylığı yetersiz olduğundan, ailesini ancak geçindirebiliyordu. Hep görevinden alınacağı korkusu içinde yaşıyordu. İlerleyip yükselme olanağı göremeyince, elçilik çevirmeni olmak zorunda kaldı (1925) Bu haksız aşağılanmayı yazar, büyük bir acı ve ağrı içinde, coşkun bir duygusallıkla karşıladı. Kendiliğinden işinden çekildi (1927) Yaşamının son 10 yılını, Sofya da Dışişleri Bakanlığı cevirmeni olarak geçirdi. Yovkov adı basında ilkin 1906’da görüldü: Simgecilere öykünen kötü “manzumeler”le işe başladı. Gücünün şiirde olmadığını kısa sürede anlayı bundan vazgeçti. “Çoban Uzüntüsü” başlıklı ilk kısa Öyküsü, Prosveta dergisinde yayımlandı (1910, bunun Türkçesi “Bir Çoban Öyküsü” başlığı ve M. Türker Acaroğlu çevirisiyle Edebiyat Cephesi gazetesinin 16-31 Agustos 1980 tarihli 36. sayısında çıktığı gibi, bu kitaba da alınmıştır).

Balkan ve Birinci Dünya Savaşları yıllarında Yovkov, cephe yaşamı üstüne gerçekçi, derin insancıl öykü ve röportajlar yazdı. Eski çağlardaki Jeravna’ya bağlı insanları, türküler ve efsanelerdeki, gençlik anılarındaki yitik ahlaksal güzelliği arıyordu. Konuları ve kahramanları yaratırken, her zaman gerçek olaylarla insanlara dayanırsa da, bunları öylesine birleştirip anlamlandırır ki, tipik birer Yovkovvari biçim alırlar. Kaleminin dokunduğu her şey,
soylulaşıp yücelir. Yazarın yarattığı canlı tiplerin yaşamdaki asılları, tanınmayacak denli değişir. Yazar güzeli, yiğitliği arar. Yovkov’un konularının gelişimi, kahramanlarının kuruluşu; felsefi anlayışına organik biçimde bağlıdır. Yapıtlarının metin altından, dünyayı sevginin kurtaracağı, hınç ve kinin batıracağı sonucu sezinlenmektedir. Dünyanın kurtuluşunu, Yovkov, insanların kendi kendilerini ahlak bakımından geliştirip olgunlaştırmasında bulur. Onda zahitliğe, gizemciliğe eğilim yoktur; o, yaşamın güzelliğini benimseyip onaylar. Kimi zaman Yovkov, kahramanlarının iç mantığının sonuna dek etkinlik göstermesine izin vermez, öykücülüğü inandırıcı olmayan bir sonuca varır.

Sanatının hiçbir yerinde kötülük başarı kazanmaz. Aynı adı taşıyan öyküsündeki Senebir’li kardeşler. “Postolov’un değirmenlerindeki Jenda, Hasatçı romanındaki Taçka’nın dışında kalan tüm öteki olumsuz kahramanlar, içten bir pişmanlık ve nedamet duyup insancıllaşırlar. İnsanları yüceltip soylulaştırarak, Yovkov, acımasız davranışlara kendince karşı çıkar. Çokluk, yaşama ilişkin araç-gereç kendisini sert sınıf ayrılıklarına yöneltir. Irgatlarının çalışmasını acımasızca sömüren yabanıl “çorbacı’ları canlandırır. “Serseri”‘deki Dafin, “iki Düşman’daki Kalin gibi, haksızlığa uğrayan insanları derin bir acıma ve sevgi ile anlatır, tümüyle onların yanıbaşındadır. Toplumsal uyuşmazlıkları, yazar, kendine özgü bir biçimde çözümler. Ansızın bunları yoluna koyar, uyum ve başarıyı sanatıyla sağlar. İnsanın duyunç ve bilincine aşırı ölçüde inanır. Olayın korkusu, onu öfkelendirir. “Vilkadin Tanrı ile konuşuyor”daki Vilkadin tipiyle köleliğe, toplumsal adaletsizliğe karşı çıkar, başkaldırır.

Gerçekçi başyapıtlar yaratır, çünkü çalışan köylünün ruhunu inceliklerine dek tanır, onun acıları ile sevinçlerini anlar. Ahlaksal değerleri, sanatının orta yerine koyar. Bu değerler, her zaman geçerlidir: onlarsız yaşam bütün güzellik ve anlamını, insanlık duyunç ve namusunu, insancıl işlere karşı eğilimini, başkasının acısına derin bir saygı ve hoşgörüyü yitirebilir. Onun sanatı işi ve çalışmayı över, yüceltir. Yovkov’un sevdiği kahramanlar; yumuşak huylu, ahlakça bozulmamış, çalışkan köylülerdir. “Telgraf Telleri Boyunca” öyküsündeki Mokanin, aynı adı taşıyan öyküdeki Serafim, “Konuşabilselerdi” öyküsündeki Mitus Amca vb. gibi. Kahramanları arasında Albena, Jenda, Slavenka gibi günah işleyenler; Roydü, Senebir’li kardeşler, Vilçan, Zlatil, Rali gibi yabanıl
sömürücüler; Şibil ve İnce gibi yol kesici haydutlar da vardır. Ancak, hemen hemen hepsi, hatta en azılı katiller bile, ahlakça kökten değişip bambaşka bir insan olurlar. Yazar, güzellik ve yiğitliğin mucizeli gücüne inanır. Güzelliğe karşı özel ve derin bir saygı, onun özyapısıdır. Yovkov’un iyimserliğinde pek çok duygusal güzellik ile ahlaksal yücelik vardır.

Boryana, Zlatil’in loş evine bir aydınlık, dirlik-düzenlik getirir. Ama, kadın güzelliği uğursuz da olabilir. Albena ile Jenda’yı güzellikleri suça iter. Sarandovitsa’nın büyüleyici güzelliği, demirkapan (mıknatıs) bir güç gibi, erkekleri Kuzgun Hanı’na çeker. Mosko Baba’yı bitkin düşürür, Bataşki’yi kendini öldürmeye götürür. Ancak yazar bu kahramanlarına karşı hoşgörülüdür; güzellik günahı temizler arındırır. Yovkov, Balkan Efsanelerinde ozanca dile getirdiği yiğit yaradılışlı insanları da sever. Bunlar, olağanüstü davranış ve özveriye eğilimli, görülmemiş bir duygu gücü olan duygusal (romantik) kişilerdir. Yazarın sanat dünyası coşkulu, ilkel adamlarla (aynı adı taşıyan öyküdeki David Baba gibi), yapayalnız mutsuz düşkurucu insanlarla (“Düşkurucu”daki Boyanov, “Kuzgun Hanı’nda Geceler”deki Palazov gibi) dopdoludur. “Tekerleklerin Türküsü” öyküsünün kahramanı, türkü söyleyen arabaların sanatçı ve bilgili ustası Salih Yaşar vb. gibi Rumeli’nin yerli Türkleri de hep bu dünyanın içindedir.





Yazar düzenci, devingen olguları sevmez. Öykülerindeki olaylar ikinci tasarıda (planda) kalır. Anlatım dingin, düzgün gider. Yovkov, kişileri canlandırmak, iç dünyalarına girmek, yüksek bir coşku havasına erişmek üzere, sanatçıca betimlemenin varsıllıklarından yararlanır. Ruhbilimsel özyapısında başlıca rolü; belirgin, anlamlı nitelemelerle dolu yazarlık dili ve biçemi oynar. Sağlam ruhlu halk adamları, ilgisini çeker. Anlaşılması güç, aydın kimseler olmasalar da, kahramanları canlıdır, kişiselleştirilmiştir, varsıl ruhludur. Kendi dramlarını yaşar, ağır ahlaksal serüvenlerden geçerler. “Kuzgun Hanı’nda Geceler” ile “Konuşabilselerdi” de Yovkov, sanat biçemlerinde son kerte tutumludur. Bu, öykü dizilerindeki olaylar, dıştan pek dingin, sanki hiç olgusuzmuş gibi
geçer. Yazar, kahramanlarının ruhunu çözümlemez, yalnızca görünümlerinin kimi ayrıntılarıyla dış portrelerinin taslağını çizer. Yovkov, insan öz yapılarını açıp yayma eğilimi göstermez, genel havayı verip bize aşılamak ister. İnsanların yanı başında, hayvanları da anlatır. Onların da bir ic dünyası, belirli bir kişiliği vardır. Yovkov, yıllar boyu, Gorolomov’un Başından Geçenler adlı güldürü romanı üzerinde çalıştı, ama tamamlayamadı. Bununla, çağdaş kimi toplumsal sorunlara karşı da ilgi duyduğunu göstermek istiyordu:

Seçimlerdeki yasadışı işlemleri, köy muhtarlarının buyurganlığını vb. açığa vurur. Yovkov’un asker Öyküleriyle röportajları ilginç ruhbilimsel ve ahlaksal sorunları içerir. Sıradan savaşçının kişisel yazgısıyla içten kaygılanır, gizli dünyasıyla ilgilenir. Bu tür öykülerin başkahramanı, sıradan bir askerdir. Savaşan bir topluluğun günlük yaşamında görülen türlü anların içine bunca derinlemesine girebilen Yovkov, bu konuda, Bulgar edebiyatında tek ve eşsiz bir yazardır. Lev N. Tolstoy’u bunca coşturmuş olan askerlerin ağlatıcı yazgısı, ölüm sorunu, Yovkov’u da süreklice ilgilendirir, uğraştırır. Yazar, savaşçıların fiziksel acılarından çok, ruhsal kıyınçlarıyla ilgilenir. Barış yaşamında olduğu gibi, cephede de insanlığı, ahlak güzelliğini arar. Yovkov’un tiyatro yapıtlarına gelince, “Albena” öyküsünden bir dram hazırlar. Çok sevdiği günah ve suç, kadın güzelliğinin uğursuzluğu konularından birini oyunlaştırdı. Baş kadın kahramanın iç yüzünü açığa vurup değiştirir, ruhunu yüceltir, suç ve günahtan arındırır. “Boryana” adlı dramı, daha yoğun bir üzüntülü olayı kapsar. Bir baba ile oğlu, kin ve hırs yüzünden, birbirine karşı kükrer. Rali, babasını öldürmek üzeredir. Ama güzel Boryana, bu karanlık ruhları değiştirip Zlatin’in evine bir dirlik-düzenlik getirir. Oyunda Zlatil’in iç dramı sezilir. “Boryana”da da Yovkov’a özgü, insanın ahlaksal uyanışına inanç egemendir.

Sıradan Bir Adam oyununda Yovkov, kendisine yabancı olan kent yaşamını anlatır. Kişilerle davranışları yapmacıktır, hemen hemen hiçbir acı olgu yoktur. Canlı kişileri ve davranışlarıyla seyirciye bol bol kahkahalar attıran “Milyoner” komedyası, yazarın sanatında ilginç bir olaydır. Sergilenmek istenen şey, insan hırsı ve kabalığıdır. Komedyanın konusu pek yalındır; çapraşık düzenler olmadığı gibi, etkili şaşırtılar da yoktur. Bu yapıt, Bulgar komedya edebiyatının en büyük başarılarından biridir. Yovkov; insanlık, soyluluk ve yüceliğin sürgit canlı, ozanca dünyasını yaratır. Rahmetli dostum Prof. Dr. Sabri Esat Siyavuşgil’in bir gazetede çıkan “Rumeli Hikâyeleri” başlıklı fıkrasından bir bölümle sözümüzü noktalayacağız:

Yazar, yaptığı arabalara yollarda ayrı ayrı türkü söyletmesini bilen bir Türk ustasının sanatına içtenlikle hayran olmuş olacak ki Tekerleklerin Türküsü’ adlı hikâyesi, sizi ta içinizden sariyor. Hile ile pusuya düşürülüp öldürülen eşkıya, arslan gibi bir Türk delikanlısı, ama yazar ona yürekten bir mersiye yazmış, kızını bu yiğide münasip görmeyerek tuzağa hazırlamış olan Bulgar çorbacısına lanet okuyor. Hikâyelerin içinde hele bir tanesi var, ‘Mahkeme” başlığını taşıyor; hayatında yerli, yabancı binlerce hikâye okumuş biri sıfatıyla söylüyorum, bu ayarda bir esere cihan edebiyatında dahi zor rastgelinir…“Kitaptaki hikâyelerin hepsi, buram buram Dobruca kokuyor insanların hepsi, Türk olsun, Bulgar olsun, hümanist bir anlayışla gerçek zihniyet ve davranışları içinde yaşatılmıştır…” (Yeni Sabah. İstanbul, 27.01.1964)

Yordan Yovkov Eserleri:

Razkazi (Öyküler, 2 cilt, 1917-18); Jetvarıt (Hasatçı. roman, 1920, gözden geçirilmiş 2. basım 1930); Posledna Radost (Son Sevinç, öyküler, 1926, 2. basımı Pesenta na koleletata / Tekerleklerin Türküsü adıyla, 1933); Staroplaninski Legendi (Balkan Efsaneleri, 1927); Veçeri Han (Kuzgun Hanında Geceler, öyküler. 1928), Razkazi (Öyküler, 3 cilt, 1928-32); Albena (dram, 1930); Milyonerıt (Milyoner, komedya, 1930); Boryana (dram, 1932); Çiflikıt Kray Granitsata (Sınır Boyundaki Çiftlik, roman, 1934); Jensko Sirtse (Kadın Kalbi, öyküler, 1935); Ako Mojeha da Govoryat (Konuşabilselerdi, hayvan öyküleri, 1936); Obiknoven Çovek (Sıradan Bir Adam, dram, 1936); Priklüceniyata na Gorolomov (Gorolomov’un Başından Geçenler, bitmemiş güldürü romanı, 1938, yarım kaldı); Sıbrani Sıçineniya v şest Toma (Bütün Yapıtları, 7 cilt, redaksiyon kurulu: A. Karaliyçev, A. Gulâşki, E. Yovkova, İl. Volen, S. Sultanov, Önsöz: P. Pondev, 1956); Sıbrani Siçineniya v Şest Toma (Tüm Yapıtları, 6 cilt, S. Sultanov’un redaksiyonu ve önsözü ile, 1970).

Türkçedeki Çevirileri: Milyoner Damat (komedya, çev. Sadık Balkan, 1946’da İstanbul Şehir Tiyatrosu’nda oynandı, basılmadı); Sınırdaki Çiftlik (roman, Almancadaki çevirisinden Tahir Alangu, 1966, pek çok çeviri yanlışı var, M. Türker Acaroğlu’nun aslından yaptığı çeviri Sınır Boyundaki Çiftlik adıyla yakında yayımlanacak); Bulgar Hikâyeleri Antolojisi (derl. ve çev. M. Türker Acaroğlu, 1967, s. 67-104 arasında 6 öyküsünün çevirileri vardır); İnce (seçme 12 küçük öykü, Fransızcadan çev. Nihal Önol, 1968); Tekerleklerin Türküsü (seçme 15 öykü, çev. M. Türker Acaroğlu, 1982); Hasatçı (roman, aslından çev. Adem Şakar, basılmadı).

M. Türker Acaroğlu

Şirin Ebadi ve Nobel Barış Ödülünü Kazandığı Anısı

Eylül 2003’te, Tahran’la ilgili bir seminere katılmak üzere Paris’e davet edildim. Fransa’daki İran Büyükelçiliği, İran Devleti’nin resmî duruşuna karşı olduğum gerekçesiyle önce katılmamı protesto etti. Yurt dışında bile, görülen o ki, hükümet İran hakkında söylenilen ve düşünülenleri kontrol edebileceğine ve bu görüşleri hukuka aykırı biçimde yalanlayabileceğine inanıyordu. Büyükelçilik, benim katılmam hâlinde, seminerde yer alacak sanat eserleri ve İran filmlerinin ülkeden çıkışını engellemekle tehdit ediyordu. Seminerin düzenleyicisi olan Paris Belediyesi tutumunu korudu. Ve İran Hükümeti eninde sonunda yumuşadı.




Seminerde “SOS Tahran” gibi filmlerin gösterimi sırasında, bunları izlemek yerine en küçük kızım Nergis’le Paris turu yaptık. Eyfel Kulesi’nin, Louvre’un, Champs-Elysées’nin muhteşem mimarisinden kızımın etkilenmesi beni de mutlu etti. Gezimizin son gecesinde, şu an Uluslararası İnsan Hakları Derneğinin başkan yardımcısı önceki devrimcilerden, eski arkadaşım Dr. Abdül Kerim Lahiji’nin evine davet edilene kadar otelde kaldık. Ziyaretimiz çok çabuk sona erdi ve karısi bizi havaalanına bırakmadan önce bavulları topladık.

Sizi temin ederim ki, bir ara adımın Nobel Barış Odülü aday listesinde olduğunu duydum fakat İranlı bir gazeteci, adımın silindiğini söyleyince bunun üzerinde çok düşünmedim Paris’teyken televizyonu ve radyoyu hiç açmadım. O sabah, Dr. Lahiji işe gitmeden bize hoşçakalın, dedi ve biz bavullarımızı kapıya taşırken telefon çaldı. Telefon banaydı, bu yüzden mutfağa geri döndüm ve ahizeyi kaldırdım Hattın diğer ucunda bir adam kendisini tanıtarak Nobel Barış Ödülü komitesinden aradığını söyledi. Bazı önemli haberler için telefona yakın durmamı istedi. Bir arkadaşımın benimle dalga geçtiğini düşünerek telefonu sabırsızca kapattım. On dakika sonra aynı mesajı içeren ikinci bir telefon geldi. Havaalanına gitmek için evden çıkmak üzere olduğumu açıkladım fakat arayan haberlerin önemli olduğu konusunda israr etti.

Benim inanmadığımı ve telefonu kapatmak üzere olduğumu fark edince telefonu, ödül için aday olduğumu ve birkaç dakika daha beklemem gerektiğini söyleyen başka birine verdi. Birinin Nobel Ödülü’nü kazandığımı söylediğini duyduğumda şaşkın bir şekilde oturdum, Tahran’a dönen uçağımı yakalayıp yakalamamam
gerektiğini düşünmeye başladım. Telefon, gazetecilerin aramalarıyla ısrarla çalmaya başladı. Dr. Lahiji’i böyle bir haber duyup duymadığıyla ilgili iş yerinden aradım. Gerçekten şoktaydım ve daha sonra ne yapmam gerektiğinden emin değildim.

Dr. Lahiji İran Hükümetinin nasıl tepki vereceğini tahmin etmenin zor olduğunu, bunun için de uçağımı ertelemem gerektiğini önerdi. Tahran’da olursam dünyadaki gazetecilerin bana ulaşamayacaklarını, şimdilik olduğum yerde kalmamın daha iyi olacağını önerdi. İki saat içinde bana bir basın toplantısı ayarlayacağını sözlerine ekledi. Kürsüye çıkmadan bile bana sorular sormaya başlayan gazetecilerle dolu kalabalık bir odaya geldim. Sorular havada uçuştu ve ben hayal edemeyeceğim kadar doğru ve net biçide soruları cevapladım.

Ödülün duyurulmasından sonra Paris’teki İran Büyükelçiliğinden bir temsilci yanıma yaklaştı ve sert, resmî bir tavırla bana Elçi’nin tebriklerini ilettiğini bildirdi. Ödülün alınmandan hemen sonra İslam Cumhuriyeti’ni hakaret yağmuruna tutacağımı düşündüler. Niyetim asla bu değildi. Basın toplantısı boyunca oturup söylemlerimin her zamankiyle aynı, ölçülü ve terbiyeli olduğunu anladıklarında Büyükelçilikten hediye olarak bir Kur’an getiren iki kişi geldi. Elçi’nin beni görmek istediğini fakat daha önceden bir programının olduğunu ama benimle telefonda konuşmak istediğini söylediler.

Bir cep telefonuyla bağlantıyı kurdular ve kısaca konuştuk. Basın toplantısı bitince, bir saniye durakladım ve annemi arayıp ona Tahran’a planlandığım saatte varamayacağımı fakat ertesi gün aynı saatteki uçakla geleceğimi açıklamam gerektiğini fark ettim. O akşamüstü de erkek kardeşim telefon edip komitenin beni
Tahran dönüşümde karşılayacağını bildirdi. Görünüşe bakılırsa havaalanının hangi kısmının kullanılacağı ile ilgili bir karışıklık çıkmıştı ve ben hükümetin VIP bölümünde karşılanma konusunda ısrar ettim. Karşılama Komitesi de aynı görüşteydi ve bu durumda ne zaman dönmem gerektiği konusu gündeme geldi.




Bazıları benim havaalanında düzgün bir organizasyonu beklememi, Paris’ten Tahran’a varışım için insanlara tarih vermemin daha iyi olacağını, diğerleri anın doğallıyla ilerlememizi ve haber hâlâ tezeyken İranlılarla kutlamak için Tahran’a getirilmemi söylüyorlardı. Bana göre, sürekli röportajlar ve hızlılık bıktırıcıydı ve bütün karmaşaya rağmen eve dönmek istiyordum. Ertesi gün sempatizanlar, uçuşumdan önce beni görmek için havaalanına üşüştüler. Dr. Lahiji ve ben Elçiliğin ayarladığı toplantı salonunda vedalaşmıştık. Uçakta, İran Havayolu pilotu beni tebrik etmek için geldi. Beni ve Nergis’i birinci sınıf kabinine yönlendirdi. Hemen sonra hostes diğer yolcuların tebrik notlarını taşımaya başladı.

Sonunda uçağın koridoru boyunca yürüyüp insanlarla el sıkışmaya karar verdim cok ciddi iki adam dışında yolcular beni heyecan içinde tebrit ettiler. Bu kişiler beni, kanını halk ve İslam için dökenlerin onurunun ayaklar altına alınmaması için dikkatli olmam konusunda uyardılar. “Şehitliğin onuru o kadar değerlidir ki, tek bir kişi tarafından lekelenemez, fakat lütfen rahat olun. dedim. Kaptan uçuşumuzun adını “Barış Uçuşu” koyduğunu anons ederek beni ve kızım kaptan köşküne davet etti. Oraya vardığımızda bizimle konuşmak için parlayan ışık konsolundan kafasını çevirdiğinde bir an uçağın düşeceğinden korktum. Gergin bir şekilde “Neden önünüze bakmadığınızı sorabilir miyim” dedim. Uçağın otomatik pilotta olduğunu söyledi ve Kendimi gerçekten aptal
hissettim.

Koltuklarımıza döndükten sonra kafamı koltuğa yaslayıp tüm bunların hepsinin ne anlama geldiğini derinlemesine düşünebildiğim sessiz bir an oldu. Mücadele veren hükümet dışı kuruluşlarımızın artık büroları vardı. İran Hükümeti ne düşünürdü? Bir şekilde, adı barış ödülü olan şey tarafından korunup daha sonra
güvende olur muydum? Bana karşı toleransları zaten az olan bazıları, fazla göze çarpmam halinde öldürülmem için yapılan planları daha kötü hale getirir miydi? Uçtuğumuz gökyüzü karanlıklaşınca ve kabinin telaşı durulunca, ödülün gerçek anlamını düşünmeye başladım. Bir saniye bile bireysel olarak ödülün
benim için ne anlama geldiğini düşünmedim.

Böylesine yüce bir takdir, ancak bir kişinin yaşamının sembolize ettiği şeye, yüksek bir amaç için irlenen yol ya da yaklaşıma sunulabilirdi. Yargıçlık gemimden kurtulup Tahran’ın devrimci mahkemelerinde savaş verdiğim yıllara kadar olan son yirmi üç yılda tek bir isteğimi tekrarladım, eşitlik ve demokrasiyle uyum içinde olan otantik bir İslam inancı yorumu. Kadınlara yasaklar koyan din degil onların tecrit olmasını isteyenlerin seçtikleri emirlerdir. Bu İran’daki değişimin barış içinde geleceği kanaatiyle beraber benim çalışmamı temellendirmişti. Hayatım boyunca bu yaklaşımım yüzünden baskı altındaydım; İran’ın içindekilerce, İslam’ın ileriye bakabileceğini önermeye cüret eden bir dönek olmakla itham edildim ve ülkem dışındaki düşünceleri gayet dogmatik olan Laik İslam Cumhuriyet’i eleştirmenleri tarafından kınandım.

Yıllar boyunca tüm hor görme ve saldırılara tahammül ettim. Eğer aynı anda özgürlüğün ve insan haklarının İslam ile çelişmek zorunda olmadığını iddia edemiyorsam, demokrasinin gerçek ruhunu takdir etmemeliydim. Ödülle ilgili duyuruyu özellikle İranlıların haklarını savunan çalışmamın yanında dinimin de anonsunu yüksek sesle duyduğumda, neyin takdir edildiğini anladım; İslam’ın olumlu bir yorumuna olan inanç ve ülkelerini barış içinde dönüştürmek isteyen İranlılara yardım etmeye duyulan inancın gücü…

Tahran’In göz kırpan Işıkları altımızda göründüĞünde ve uçak inişe başladığında kızım omzuma hafifçe dokundu. Uçak durmak için asfalt yolda patinaj yaptı ve uçuş görevlisi beni kapıya doĞru yönlendirerek ilk benim inmemi rica etti. Kapı açıldığında ilk gördüğüm şey annemin parlayan yüzüydü. Yumuşak, kırışık ellerini ellerimin içine alıp dudağıma bastırdım. Sonra doğruldum ve görebildiğim kadar uzağa uzanan kalabalığı sonunda fark ettim. Ayetulah Humeyni’nin torunu öne çıktı ve narin orkidelerden oluşan halkayı boynuma taktı. Kalabalık her yerden etrafımızı sardı ve ben ne yapacağını bilmeyen etrafımızdaki korumalara bakarak korumacı sekilde kolumu annemin ince omuzlarına attım. Acı bir biçimde Nobel Ödülü’nü kazanamadığımı ve karşılayan kalabalık tarafından ezildiğimi düşündüm ve polise etrafımızda koruyucu bir daire oluşturmaları için fırsat vermeye karar verdim.

İçime derin bir nefes çektim ve bağırabildiğim kadar “Allahu Ekber!” diye bağırdım. Başarmıştım! Havaalanı görevlilerinden oradaki kalabalığa kadar herkes şaşkınlık içinde dondu ve o saniyede polis bizi sarmalayıp bekleme odasına yönlendirdi. Popüler başkan yardımcısı ve devlet sözcüsü (sonradan reformcu olmuş devlet sisteminin üyeleri) bizi bekliyorlardı ve sıcak bir karşılama yaptılar. Biraz sohbetten sonra gece yarısına yaklaştığı ve dışarıdaki kalabalığın sesinden kabaca sayının yüzlerce hatta binlerce olduğunu düşündüğüm insanlar yüzünden dönüşüm için yaratılmış geçici çözüm olan eğretì bir iskeleye doğru yöneldik. Beni sonunda yukarı çıkardıklarında gözlerime inanamadım.

İnsanlar bütün havaalanı terminal bölümünü ve şehre uzanan bulvar boyunca uzaklaşıp her yeri doldurmuşlardı. İnsanların bu kadar yoğun olarak toplandıkları son zaman, Ayetullah Humeyni’nin Paris’ten döndüğü 1979 yılıydı.
Ancak bu sefer, kafası kapalı kadınlardan oluşan çoğunluğu görebiliyordunuz. Bazıları kara çarşaf giymişti, ama çoğunlukla parlak peçe ve beyaz güllerle gecenin karanlığında parlıyorlardı. “Buraya yürüdüler.” diye kulağıma fısıldadı erkek kardeşim. “Yollar tıkanana kadar araba kullandılar, arabalarını terk ettiler ve yürüdüler. Bütün uçuşlar, havaalanı yolları insanlarla tıkalı olduğu için iptal edildi.”

Genç demokrasi yandaşlarının marşı hâline gelen acı-tatlı “Yar-e Dabestani”yi uzakta bir grup üniversiteli söylüyordu. Genellikle eylemlerde, paramiliter güçler onlara saldırmadan önce, ruhlarını yüksek tutmak için, gelecek adına korku duyarak ama bir arada kalmaya kararlı biçimde söylerlerdi. Melodisi hüzünlü, ancak coşku vericiydi. İlk defa uzun zamandır “Bu perdeyi açacak senin ve benim elim değilse kimin ki?” mısrasına geldiklerinde içimi büyük bir umut kapladı. O kadar büyük bir kalabalığa seslenmem için bir mikrofon sistemi bulunmadığından özür dileyip el salladıktan sonra aşağı indim. Yavaşça arabaya doğru giderken ve bindikten sonra ilerlerken, sonunda kalabalık geçmemiz için bölündü ve camdan umut dolu, ciddi, gururlu ama en çoğu canlı olan suratların kayarak geçmesini izledim. Özgürlük Meydanı’nda İran Şahı tarafından dikilen ilk anıtın yanında duran, bir eliyle çocuğunu tutan kadının diğer elindeki psterde nefesimi kesen yazıyı okudum…Burası İran

Kaynak: İran Uyanıyor- Şirin Ebadi

Tell-el-Amarna Mektupları

Ama daha sonraki bir döneme ait olan referanslardan Asshur şehrinin ele geçirilip yağmalandığını ve kralı Ashur-nadin-akhe’nin Mısır’la yazışmayı ve hediye alışverişini sonlandırdığını anlıyoruz. Ninova’nın da Ashur gibi düşürüldüğünü saushatar’ın (Tushratta) soyundan gelen birinin Thebes ‘te yaşayan 3. Thothmes’in (3.Amenhotep) soyundan gelen birine Ninovalı İştar’ın (Shaushka) bir resmini gönderebilmiş olmasından anlaşılıyor. Yüzyıl gibi bir süre  boyunca birbiri ardına tahta çıkan beş Mitannili kral Asur’un derebeyliğini yaptılar.




Bu olaylarla ilgili bilgimiz Tell-el-Amarna mektuplarından ve Profesör Hugo Winckler tarafından Kapadokya’daki Boghaaz Köi’de bulunan tabletlerden gelmektedir. Tell-el-Amarna mektupları On sekizinci Hanedanlığın ünlü Mısır Firavunu Akhenaton’un sarayının kalıntıları arasında bulunmuştur. 1887 yılının
kış mevsiminde Mısırlı bir kadın bahçesi için toprak kazarken kendisini Akhenaton’un içinde resmi yazışmaları sakladığı dış ofisinin tavanında buldu.

“Mektuplar” fırınlanmış kil tabletlerin üzerinde Babil-Asur diline ait alfabetik işaretlerin çivi yazısıyla yazılmıştı. Babil-Asur dili Hiksos döneminden sonra batı Asya’da birçok ülkenin kullandığı uluslararası diploması diliydi. Her zaman bir servet kazanmak ve çalışmayı bırakmak için antikalarını satmaya hevesli olan Mısırlı yerliler, tabletlerin bazı örneklerini satışa sundular. Bir veya iki tanesi Paris’e gönderildi. Ama Paris’e gelen eserlerin sahte olduğu bildirildi. Sonucunda bir süreliğine üzerinde yazılar bulunan kilden eserler satılabilir bir ürün olmaktan çıkarıldı.

Değerleri anlaşılmadan önce yerliler onları çuvala koyuyordu ki bu da, eserlerin zarar görmesine veya tamamen mahvolmasına neden oluyordu. Sonunda bu tür tabletlerin çoğu İngiliz Müzesi’ne ve Berlin Museum’a ulaştı. Diğerleri de Kahire, St. Petersburg ve Paris’teki müzelere gönderildi. Yazılar deşifre edilince, Mitanni yeniden keşfedildi ve Mısır’ın içişleri ile Asya’daki çeşitli krallıklarla olan ilişkilerinin üzerine muazzam bir ışık tutulmuş oldu. Bunların yanı yaşamları hakkında da bilgi edinilebildi!

Mektuplar 3. Amenhotep’in, 3. Thothmes’in ve oğlu “hayalperest kral” Ahkenaton’un hükümdarlıklarını kapsıyordu. Ayrıca Babil, Asur, Mitanni, Kıbrıs, Hitit krallarından ve Fenike ile Kenan prenslerinden gelen haberleri de içeriyordu. 3. Amenhotep’den Babil kralı Kallima-Sin’e gönderilen iki mektubun kopyası da
korunmuştu. Bir tanesinde Firavunun yalancılar diyerek rezil ettiği Babilli büyükelçilerin ifadeleri yer alıyordu. Kallima-Sin kızını Mısır’ın kraliyet haremine göndermişti ve iyi olup olmadığını merak etmişti. Ayrıca tapınağını büyütmek için “altın” istiyordu.

Yirmi altın gönderilince, aldığı miktarın az olduğundan ve altınların sahte olduğundan da yakınıyordu. Altınları ocağa attığını ve sadece beş tanesinin erimediğini söylüyordu. Karşılığında Ahkenaton’a iki tane emaye ve haremdeki kızı için de mücevherler göndermişti. Ashur kralı Ashur-uballit Akhenaton’a atlar, at arabaları ve mücevher bir mühür hediye ettiğini ima eden bir mektup yazmıştı. Sarayının inşası için altın da istemişti. “Sizin ülkenizde kum tanesi kadar sonsuz altın vardır,” yazmıştı.

Atası Ashur-nadin-akhe döneminden beri Asur’dan Mısır’a hiçbir büyükelçinin gitmediğini ima eden bilgilendirici bir ifadede bulunmuştu. Buradan Ashuruballit Asur’un bir kısmını Mitannilerin boyunduruğundan kurtarmış olduğu sonucu çıkarılabilir. Mitannilerin o dönemdeki kralı Tushratta idi. Hem kuzeni 3. Amenhotep ile hem de damadı Ahkenaton’la yazışmıştı. 3. Amenhotep’le yazışmalarında Tushratta krallığının Hititler tarafından işgal edildiğini ama tanrıları Teshup’un onları eline teslim etmediğini ve öldürdüğünü anlatmıştır. “Hiçbir Hititli istilacı evine geri dönemedi.” diye belirtmişti.

Amenhetop’a ele geçirilen ganimetlerden birkaç at arabası ve at ile bir erkek ve kız çocuğu göndermişti. Mısırlı Firavunun karılarından biri olan kız kardeşi Gilu-khipa’ya altın takılar ve bir kavanoz yağ hediye etmişti. Başka mektupta ise Tushratta çok sayıda altın istemişti. Önceki olaylarda yeterli kadar altın alamadığından yakınmış ve Mısır altınlarının bazılarının bakırla karıştırıldığını ima etmişti. Asurlu kral gibi o da Mısır’da altından bol bir
şey olmadığını belirtmişti. Firavuna gönderdiği hediyeler arasında değerli taşlar, altın takılar, at arabalar, atlar ve köle kadınlar vardı. Bu hediyeler belki de ödenmesi gereken vergilerdi.




3. Amenhotep’in hastalığı sırasında Tushratta Ninova’nın İştar resmini Mısır’a göndermiş ve kendisine babası Sutarna tarafından gönderildiğinden bahsetmişti. Akhenaton tahta çıktığında Tushratta ona, Mitanni ve Mısır kralları arasında üç nesildir süren dostluğun devam etmesini dilediğini belirten ve Akhenaton’un annesi “seçkin Kraliçe Tiy’e iltifatlar ettiği bir mektup yazmıştı. Kraliçe Tiy’in Mısır’ın dış politikasını şekillendirmekte oldukça fazla etkisi vardı.

Tushratta’nın Firavunlarla uzun süren yazışmalarında modern tarihçiler için krallığı hakkında çok sayıda önemli bilgi sağlayan ifadeler kullanmıştır. Tell-el-Amarna döneminin ilk kısmı boyunca Mitanniler Batı Asya’nın en güçlü krallığıydı. Bu nedenle, büyük Mısır Firavunlarının karıları ve anneleri olmaları için Mitanni krallığını yönetenlerin kızları seçiliyorlardı. Ama bu krallığın sayısız düşmanı her zaman onun düşüşünü gerçekleştirmeyi planlıyordu. Düşmanlar arasındaki en önemli ve en tehlikeli olanlar Hititler ile Asurlulardı.

Kaynak: Babil ve Asur Mitleri- Donald A. Mackenzie/Atlantis Yayınları kitabından alıntılanmıştır

Karl Marx’ın, kitabı Kapital’i yazıp bitirmesi

Son tashihleri Marx’ın Hambourg’a göndereceği gün -büyük gün- gelip çattı. 23 yıldan beri bu günü hayal etmişti. 1844’den beri üç defa bitirmiş olacağı bir işi nihayet sona erdirmişti. Bu tarihten itibaren onu hiç kimse boş iddiacı saymak cesaretini gösteremez ve hakkında cesaretle hüküm veremezdi. Hiç kimse onunla hakkı olmadan ilim adamı diye bahsedip alay etmek hakkına sahip olamazdı. Deliller ortadaydı. Zamanında Copernic, bir tek kıtabıyla astronomi denilen şeyi toz duman etmişti. Treves’li Carolus Enricus Marx da ekonomik meselede aynı şeyi yapmıştı!

Gece yarısından sonra saat ikide içinde müsveddelerin bulunduğu paketi postaya vermek üzere sicimlerle sıkıca bağlarken bütün ailede etrafındaydı. Tütün içmesi doktor tarafından yasaklandığı halde, bir puro yaktı. Memleketi Moselle ‘de yapılmış eski bir sek şarabı sıhhatlerine içtiler. Ve düşüncesinde, Engels’in iki yıl önce yazdığı bir mektubun bir pasajı canladı: «Müsvedde basılmaya gideceği gün, kendimden geçercesine sarhoş olacağım diyordu Engels. Yabancısı olduğu bir heyecan kalbini sıkıştırıyordu. Küçük bir kâğıt aldı ve alelacele yazdı; «Tamam!




Bu cild bitti. Siz, yalnız siz bu imkanı verdiniz. Sizin fedakârlığınız olmasaydı, üç cildlik bu muazzam çalışmayı başaramazdım. Sizi minnet dolu bir kalple öperim. İyilikler sizinle olsun, aziz dost, aziz dostum. 2 Eylül 1867’de Sermaye’nin ilk nüshası çıktı. Bu defa Marx hiç bir şeyi tesadüfe bırakmamıştı. Ellerinden yazı yazmak gelenlerin -Engels, Liebknecht, Kugelmann ve diğerleri, her biri mümkün olanı yaparak, övücü makaleler yazmalarını
uygun görmüstü. -Her şey yapacağımız gürültüye bağlı. Bunu son derece bilgili bir şekilde gerçekleştirmeliyiz. Marx’ın talimatı böyleydi.

Engels’in başka bir düşüncesi vardı. Bu kitabın sadece övgüsünü yapmak niçin gerekiyordu? Kitaba hücum edildiği takdirde gürültü daha şiddetli olurdu. Zaten bazı gazetelerde övgüden ziyade hücum yazısı yayınlamak daha kolaydı. Engels, Marx’a soruyordu: «Bu hususta ne dersiniz? Bu maksada varmak için burjuva açısından hücum etmeli miyim? Meissner, makaleyi yayınlayacak bir gazete bulmakta güçlük çekmez » Fevkalâde fikir! Marx: “Burjuva açısından kitaba – hücum etmek hususundaki düşünceniz muhakkak ki en iyi stratejidir,” diye cevap verdi.

Fakat bu makalenin neşri işini tâbi Meissner’e bırakılmasını yerinde bulmadı. Böyle bir hareket ihtiyatsızlık olurdu. “En iyi bildiğiniz tabi önün de bile oyununuzu açığa vurmayınız. Engels bir kaç makale yazdı
bunlar lehde ve aleyhde makalelerdi ve kitap hakkında yazı yazacak gruba kullanacakları metod üzerinde fikir vermek hususunda model yerine geçeceklerdi. «Kugelmann’a ayrı görüşlerle yazılmış iki makale gönderdim. Bunları yazılmış şekilleriyle herhangi bir gazetenin kabul edebileceğini sanmıyorum. Bu makalenin ışığı altında başka makaleler yazılabilirdi. İlk ay geçti, bir tek makale bile çıkmadı.

Marx’ın canlılığı yorgunluk işaretleri vermeye başladı. Kitabımın akibetinden endişeliyim. Ondan ne bahsedildiğini duydum, ne de hakkında bir kaç satıra rastladım. Almanlar onun farkında bile değiller. Vatandaşlarımız kitabı anlayıp üzerinde düşünmeye muktedir değiller. Gerçekten de kitap hakkında ne kadar zayıf fikirleri Vardı. Engels, Kugelmann ve Liebknecht’in kitap için yazdıklarını okuyunca bir tiksinti duymaktan kendini alamadı. Bunlar basına intikal ettirilmeyecek kadar budalaca kaleme alınmış yazılardı. Marx’a şöyle yazıyordu: «Bu işi başka türlü ele almak gerekecek. Bütün bu makaleleri oturup kendim yazacağım.

Engels böylece işe koyuldu ve hararetli yazılar kaleme aldı. Son derece alaka uyandıracak olan bu makalelere ayrı ayrı imzalar attı. Bunlar kitabın lehinde ve aleyhinde makalelerdi. Bu makalelerin arasından bazıları neşredildi.

Kaynak: Marksın Yıkılışı- Leopold Schwarzschild/ Ötüken Yayınevi




Avrupalı Yazarlardan Irkçılık ve İslamofobi

Fallaci ve Houellebecq “Vaka”ları: Müslümanlar, Entelektüel Mikrokozmosun Hayali Gölgeleri

Medyatik entelektüellerin, Müslümanların öznelliğini gizleme eğilimi, iki vakanın ele alınışı ile en şiddetli şekilde kendini gösterdi. İlk olarak yazar Michel Houellebecq‘in “bir dine (İslam’a) inanmaları yüzünden bir grup insanın maruz kaldığı ayrımcılık, nefret ve şiddetin kışkırtılması konusunda suç ortaklığı” davası sırasında ve ikinci olarak da Fransa’da İtalyan gazeteci Orianna Fallaci‘nin La Rage et L Orgueil adlı kitabının piyasaya çıkışı dolayısıyla…




Eylül 2001’de, New York’taki saldırılardan birkaç gün önce, edebiyat dergisi Lire, yazar Michel Houellebecq ile son kitabı Plateforme hakkında bir röportaj yayımladı. Houellebecq şunları söyledi:

  • “En aptal din yine de İslam. Kur’an’ı okuduğumuzda, eziliyoruz, eziliyoruz! İncil, en azından güzel, çünkü Yahudilerin kutsal bir edebi yeteneği var. Bu da onları birçok bakımdan mazur gösterebilir. Katolikliğe karşı da, çok tanrılılık boyutu sebebiyle geçmişten gelen bir sempatim var ve dahası, bütün o kiliseler, camlar, resimler, heykeller…”

Öte yandan yazar, romanı Plateforme da, kendi adını taşıyan başkahramanın İslamofobik tavırlarını haklı gösteriyor:

  • “İntikam, şimdiye kadar hiç tecrübe etmediğim bir duygu. Ancak Michel’in (romanın kahramanı] bulunduğu durumda mümkün olduğu kadar Müslüman’ın öldürülmesini istemesi normal… Evet… Evet, bu var, intikam. İslam ortaya çıktığından beri, tehlikeli bir din. Neyse ki, mahkum edildi. Bir yandan, Tanrı var olmadığı için ve diğer yandan, aptalda olsak bunun farkına vardığımız için…Uzun vadede gerçek galip geliyor. Diğer yandan, İslam kapitalizm tarafından içeriden vuruldu. Diyebileceğimiz tek şey, bir an önce gerçeğin galip gelmesi. Materyalizm nispeten daha az kötü. Değerleri eleştirilebilir, ancak yine de İslam’ınkinden daha az yıkıcı ve daha az acımasız.

Michel Houellebecg, İslamofobik temayüllerini L’Opinion Independante adlı bir bölge gazetesine verdiği ve tamamen atlanmış bir söyleşi de dile getiriyordu. ”

  • ‘Bu yeterince yok edici. Bazı gazetelerde uzun süre düşündüğüm gibi, İslami gericiliğin Kur’an’ın İslam’ından belli bir sapma olmadığı dile getirilmeye başlandı. Bu, Kur’an’ın kendi içinde son derece tutarlı olan bir yorumu aslında. Beni şaşırtan ise, medyada büyük bir çoğunluğun İslam’ın kökeninde adam öldürmeyi yasaklayan bir hoşgörü mesajı yattığını ve diğer inançlara da son derece saygılı olduğunu söylemeye başlaması…”

Aslında, Houellebecq’e göre İslamofobi, sözde gerçekçi dünya görüşünün sadece bir yüzü. Bu yüz kolayca, edebi Kural tanımazlık kisvesine bürünmüş bir ahlaki düzene dönüşebilmekte: “Romancı bize yaşadığı dünyayı anlatmak ve göstermek istediğinden, bütün şüphelerden arınmıştır! Bu postmodern yalancı sofuluk, roman yazarını eleştiren okurun sonuçta haksız çıkmasına sebep oluyor. Eleştirisini dile getirmeye cesaret eden okur, tek tip düşüncenin savunucusu, sansürcü ve siyaseten doğruculuk adına edebiyatı kuşa çeviren biri halini alıyor.”

Oriana Fallaci’nin La Rage et Orgueil adlı eserindeki İslamofobi ise, çok daha farklı bir durumun tezahürü. Bu bir roman değil, 11 Eylül 2001 saldırılarının ertesi günü yazılmış, Arap fobisini, İslam fobisini ve Üçüncü Dünya fobisini kaşıyan hararetli bir polemik kitabı. Dünya çapında birkaç milyon satan bu nefret dolu eserde, İtalyan gazeteci; İslam, Müslümanlar ve Araplar hakkındaki tüm önyargılarını ortaya saçıyor:

  • “Sorun şu ki, Usame Bin Ladin’in ölmesiyle hiçbir şey çözülmeyecek. Zira Usame Bin Ladin sadece Müslüman ülkelerde değil. O her yerde ve en zorlusu da burada, yanımızda. Ters yöndeki Haçlı Seferi uzun zamandır sürüyor sevgili dostlar. Bu durum büyük ölçüde, Batı’nın zayıflığından, utangaçlığından ve öngörüsüzlüğünden besleniyor. […] Askerleri, haçlıların konumlarını şimdiden aldılar. Pozisyonlarını, tıpkı atalarının 9. ve 15. yüzyılda İspanya’yı ve Portekiz’i ellerinde tuttukları gibi sağlamlaştırıyorlar. Gittikçe çoğalıyorlar ve çoğalacaklar. Gittikçe daha fazla şey istiyorlar ve bugün topraklarımızda olan sadece onların öncüleri olarak düşünülebilir. Yani onlarla müzakere etmek imkansızdır. Onlarla mantık çerçevesinde konuşmak düşünülemez bile. Onlara sevecenlik göstermek, onlara hoşgörü ile ya da umutla yaklaşmak bir intihar olur ve bunun tersini düşünen kişi de zavallı bir aptaldır.”

Fallaci, “İslami terörizmin” İslam’dan bir sapma olmadığını, bu terörizmin İslam’ın özü ve başlangıçtaki Muhammedi projenin de mantıki bir sonucu olduğunu düşünüyor:

  • “Usame Bin Ladin Budizm’e dönse ve Taliban liberalleşse bile bu mesele devam eder. Zira Usame Bin Ladin ve Taliban (bunu tekrarlamaktan asla bıkmayacağım) 1400 yıldan beri var olan bir gerçekliğin en güncel ifadesinden başka bir şey değil. Bu, Batının anlaşılmaz şekilde gözlerini kapadığı bir gerçeklik. Evet, azizim.. 20 yıl önce yani Usame Bin Ladin ve Taliban ortaya çıkmadan çok önce onları, Allah’ın çocuklarını iş başında gördüm. Kiliseleri
    yaklarını gördüm, haçları yaktıklarını gördüm. Meryem Ananın heykellerini kirlettiklerini gördüm, sunaklara işediklerini, oraları tuvalet haline getirdillerini gördüm.

İtalyan gazetecideki Arap fobisi ve İslam fobisini anlayışla karşılayan ve onu “erdemli yalan karşısında yılmamanın sembolü olarak öven filozof Alain Finkielkraut dışındaki medyatik entelektüellerin çoğu, Oriana Fallacinin eserini sert bir şekilde tenkid etti. Örneğin, Bernard-Henri Levy, kendi adına “bu Fallaci’de bir Céline var. Céline’lerin en kötüsü. Céline de, Bagatelles pour une massacre [Bir Katliam için Ivır Zıvır) adlı kitapta uzun süreli nefret çığlığını Allah’ın değil ama Musa’nın oğullarına karşı haykırmak için aynı terminolojiyi kullanıyordu” diye yazdı.




Buna karşılık, “yeni dalga” yazarı Michel Houellebecq, medyatik entelektüel çevreler tarafından, edebiyatta hayal gücünün serbest kullanım özgürlüğü adına desteklendi. Aralarından çoğu Houellebecq’in 17 Eylül 2002’de yargılanması sırasında harekete geçip, edebiyat ve kültür dünyasından birkaç yüz kişinin imzaladığı bir dilekçe verdiler. Bu dilekçede şöyle yazıyordu: Michel Houellebecq’i hedef alan davalar yanlıştır. Tuhaf bir şekilde 29 Haziran 1881 tarihli basın özgürlüğünü güvence altına almayı amaçlayan iki yasaya dayanan bu davalar, Fransa’da uygulamada Haziran Monarşisi’nden beri ve hukuken de kilise ve devletin ayrılışından beri yasak olan hakaret suçunu yeniden var etme noktasına geliyor. Dinler hakkında bir fikri olmak, birini diğerine tercih etmek,
bizimki gibi bir demokraside en temel şey olan ifade özgürlüğü kapsamındadır. Laiklik, tarihimizin kazanılmış bir hakkıdır ve çetin savaşlar sonucu kazanılmış bir haktır. Geriye dönülmesi ve diğer dinlerin kışkırtmasıyla (ki bunu yapmaktan Katolik Kilisesi de vazgeçmeli) özgürlüğün sınırlanması söz konusu olamaz.”)

Bu iki vakanın (Fallaci ve Houellebecq) ele alınışlarında altı çizilmesi gereken şey, yazarların İslamofobisi değil (bunu zaten biliyoruz) ancak Müslümanların görüşlerine medyada hemen hemen hiç yer verilmemesi. Tartışma hiçbir zaman kurbanların (Müslümanların) başından geçenlere değinmiyor, ancak medyatik entelektüellerin tek taraflı olarak dile getirdiği o ölçüye değiniliyor: İslam’la ilgili ne söyleyebiliriz, ne söyleyemeyiz. Böyle bir duruş,
nihayet Fransız toplumu tarafından kabul edilebilir ve hoş görülebilir.

İslamofobinin ölçüsünü belirleme noktasına varıyor. Buna göre İslamofobi belirli bir eşiği aşması halinde (Fallaci olayında olduğu gibi), kınanmaya müsait hale geliyor zira iki savaş arasındaki entelektüel Yahudi düşmanlığını hatırlatmaya başlıyor (onda da takınılan tutumlarda sürekli tekrar eden Céline atfına tanık olduk). Fakat bu noktaya varmayan İslamofobi meşru ve hatta arzu edilir bir şey oldu, zira güya “düşünce özgürlüğünün” tetiklenmesine ve aynı şekilde laik ve cumhuriyetçi değerlerimize katkı sağlıyor: “Fallaci olumlu yönde sarsıcıydı, okurun derinlerinde, düşündüğünü itiraf edemeyeceği ancak bu nefret ve aşağılamayla dolu sayfaların birden aydınlanmasına sebep olabileceği bir yerlerine dokunuyordu:

İyi Batı’nın Ötekine karşı duyduğu tiksinme hissine. Tanrı beni affetsin. Bu alerji, neyse ki öldürücü değil. Ancak Oriana Fallaci, bir dünya düzeninin çatladığını gören bir kadın hiddetiyle sandalyesinden fırlıyor. Tam da burada bir muafiyet var. Bize ‘artık cesur değilsiniz’ diye haykırıyor. Böylece hem gösterişli hem de mide bulandırıcı bir noktaya temas ediyor. Bu kuralın meşrulaştırıldığı perspektif sonuçta, İslam hakkında onu araçsallaştıran bir
söylemin yerleşmesini netice veriyor: Bu da, İslamofobik klişelerden kurtulmak için değil, aksine, medyatik entelektüeller tarafından ortaya atılan kural koyucu çerçeveyi sağlamlaştırmak için yapılıyor.

Kaynak: Vincent Geisser – İslamofobi / Mavi Ufuklar Yayınları kitabından alınmıştır

Sağcı Atsız Mecmuası’nın Solcu Yazarları

(1931)’de yeni yayınlanmaya başlanan Türkçü köycü Atsız adlı dergiydi. Bu derginin öne sürdüğü tezleri bizler de benimsemiş MTTB’ne bu doğrultuda bir yön vermek istemiştik. Konuya açıklık getirmek için Atsız Mecmuası üzerinde durmak gerekir.

Bu mecmua kendini Türkçü ve köycũ olarak tanıtıyordu. Ama ne Türkçülükten ne de köycülükten ne anladığını açıklamıyordu. CHP’ye karşıt idi. Derginin Türkçülükten köycülükten ne anladığını açıklamamış olması bir bakıma CHP’ye karşıt olan gençlerin bu dergiye yakınlık göstermesini sağlıyordu. Ben de Tevfik de bu derginin doğrultusun da yer almıştık. Dergi CHP karşıtı (CHP’nin gerek sağında ve gerek solunda) olanları sinesinde toplamıştı. Benim ilk yazım Atsız’da çıktı. Tevfik’in birinci yazısı An’da, ikinci yazısı da Atsız’da çıktı. Bu yazılarında T. İleri Hemşinli takma adını kullandı. Yanılmıyorsam eğer Sabahattin Ali’nin, Pertev Naili Boratav’ın, Abdülbaki Gölpınarlı’nın da akademik olmayan yazıları ilk defa Atsız’da yayınlanmıştı.




Derginin Türkçülügünü “anti-emperyalistlik” ve köycülüğünü de “halkçılık” olarak anlayanlar Atsız’ın sol kanadını teşkil ediyorlardı. Pertev Naili, Sabahattin Ali, Abdulbaki Gölpınarlı ve hatta ben bu kanattan sayılabilirim.

Atsızın Türkçülüğünü, ırkçılık, köycülüğünü de eşrafçılık, bölgecilik biçiminde anlayanlar da derginin sağ kanadını teşkil ediyorlardı. Nihal Atsız, Orhan Şaik Gökyay, Safaeddin Karanakçı da bu kanattan sayılabilir.

Atsızın gerek sağcı ve gerek solcu kanatlarına mensup bu kişiler, bizlerden yani MTTB yürütücülerinden yaşlı idiler ve aramızda bir bağ yoktu. Biz Türkçülüğü ve köycülüğü tamamıyle bulanık bir şekilde anlıyor, Türkiye halkının saadeti biçiminde yorumluyor, CHP’nin tasfiyesi şeklinde niteliyorduk. İşte MITB genel kongresine muhalefet grubu olarak katılan bizler doğrultumuzu bu “Atsız” mecmuadaki doğrultumuza paralel olarak getirmiştik.

Kaynak: Abidin Nesimi – Yılların İçinden / Nöbetçi Yayınları

(Not: Başlık edebivizör editörleri tarafından atılmıştır.)




Asurbanipal – Ninova Kütüphanesi

Asurbanipal Kütüphanesi

MÖ 668-627 arasında Asur hükümdarı olan Asurbanipal, tabletlere yazmayı öğrenen ilk kral oldu. Adının unutulmamasını sağlamak için, aralarında Ninova kentindeki (günümüzde Musul yakınlarındaki Kuyuncuk) sarayında bulunan kütüphane de olan farklı kültürel ve dinsel projeleri destekledi. 1842’de İngiliz
arkeologlar kütüphanenin kalıntılarında kazı yapmaya başladı. 20 binden fazla bütün halde tablet ve daha binlerce kırık parça çıkararak British Museum’a götürdüler.




Birkaç yıl sonra kütüphanenin düzenlenme biçimi tam olarak anlaşıldı, bu da Asurbanipal’in antik dönemin en büyük kitap koleksiyoncusu olduğunu kanıtlamış oldu. Ondan önce, daha küçük ölçekte de olsa, kitaplara onunkine benzer bir ilgi gösterdiği bilinen tek kral, MÔ 1150-1077 yılları arasında Asur kralı olan 1. Tiglat-Pileser olmuştu. Asurbanipal, tutkusuyla ilgili olarak “yazı sanatında atalarının hiçbirinin ulaşamadığı düzeyde en iyisine” sahip olmakla övünüyordu.

Yazıcılar bilinen tüm kültürlerden metinler kopyalamak için gece gündüz çalışmak zorundaydı. Bu nedenle Asurbanipal’in tabletlerinin bazılarında Hammurabi Yasaları, Enuma Eliş (Tanrı Marduk üzerine yazılmış bir şiir) ve Gılgamış Destanı bir arada bulunur. Kütüphanesinde cehenneme yolculuk notları ve ölümsüzlük için yöntemler de vardı. Bugün o bölgede bulunmuş tablet sayısı 30 bine ulaşmıştır, bunlardan en az beş bini bir kitap künyesine sahip edebiyat yapıtlarıdır. Bu sayılar tabletlerin yok edilmesinin sık rastlanan bir olay olduğunu ve üzerlerinde neden şöyle yazılar olduğunu açıklıyor: “Bu tableti kıran veya suya koyan her kimse.. Asur, Sin, Adade İştar, Bel, Nergal, Ninova’lı İştar, Arbela te İştar. Bit Kidmurri’li İstar, göklerin ve yerin tanrıları Asur tanrılarının tümü tarafından lanetlenir.”

İkinci Dünya Savaşı’ndan önce, İngiliz arkeologlar II. Asurbanipal in sarayının kalıntılarına rastladı. Bir kuyu kazarken bazıları 46×28 santimetre boyutlarında 16 ahşap tablet buldular. Tabletlerdeki yazılar çözüldüğünde Enuma Anu Enlilin uğursuz kehanetini okumak mümkün oldu. Uzmanları şaşırtansa Asurların metal menteşelerle tutturulmuş sol ve sağ sayfaları olan kitaplarının olmasıydı. Ninova’da Asurbanipal’in ünlü kütüphanesinden başka, biri Sennaşerib’in sarayında, digeri muhtemelen Asur Yazı ve Bilgi Tanrısı Nabu’nun tapınağında yer alan iki kütüphane daha vardı. Ne yazık ki MO 612 de Babilliler ve Medler, Ninova’yı ve Sir James George Frazer’ın kalıntılarını çarpıcı bir biçimde anlattığı kütüphanelerini yerle bir etti. MO 1500 ile 300
arasında en az 51 Ortadoğu kentinde 233 kütüphane ve arşiv yer alıyordu. Kütüphanelerden 25’i MO 1500-100, 30’u MO 1000-300 arasındaki dönemlerde var olmuştu. Bugün tümü harabe halindedir.

Kaynak:Fernando Baez-Kitap Kıyımının Evrensel Tarihi/Can Yayınları




Modern Çağda Kitaplara Uygulanan Sansür ve Otosansür

Salman Ruşdi

26 Eylül 1988’de Viking Penguin Yayınevi, çekinceleri olsa da, 1 Haziran 1947’de Bombay’da doğan Hint asıllı İngiliz yazar Salman Rushdie’nin Şeytan Ayetleri’ni yayımladı. İngiliz edebiyatı dünyasındaki ilk eleştiriler yazarın iyi yazmayı bilmediği, bildiğindeyse konularını doğru seçmediği çerçevesindeydi. Her şeyr karşın yazar Muhaömed ve İslamın tabuları hakkında bir tsşlama olan romanıyla Whitbread Ödülü’nü kazandı.

Müslümanlar tepki göstermekte gecikmedi. Hindistan’da kitabın içeriğini pek bilmeyen bir bakan kitabı dini değerlere saldırmakla suçladı. Bir hafta sonra kitabın en incitici bölümleri fotokopiyle çoğaltılarak İslamı okullarda dağıtılmaya başladı. Amaç infial yaratmaktı, bunda da başarılı oldular, 8 Ekim’de Suudi Arabistan gazeteleri Rushdie’yi İslamı yadsımaya teşvik etmekle suçladı. Ocak 1988’de İngiltere’de televizyonlar Bradford, West Yorkshire’da Şeytan Ayetleri’nin kopyalarını yakan Arap aydınlarınjn görüntülerini yayınladı. İslamabad’daki Amerikan Kültür Merkezi talan edildi. Bu eylemler tüm dünyada tekrar etti; yazar birkaç hafta sonra ölüm tehditleri almaya ve halk içine çıkmaya cesaret ettiğindeysr fanatiklerin doğrudan saldırılarına uğramaya başladı. Keşmir’deki romanı protesto eylemlerinde 60 kişi yaralandı ve bir kişi öldü.





Ama bu daha başlangıçtı. Ayetullah Humeyni 14 Şubat’ta halkın karşısına çıktı ve Rushdie’nin bu saygısızlığına bir son vermeye karar verdiğini açıkladı ve öldürülmesi için bir fetva verdi. ( Yazar V.S. Naipaul hiç zaman kaybetmeden müthiş bir kara mizahla Humeyni’nin fetvasının uç bir edebiyat eleştirisini andırdığını söyledi.) Rushdie’nin başına bir milyon dolar ödül kondu. 1993’te Norveçli yayıncı William Nygaard kitabı yayımladığı için saldırıya uğradı, dört yıl sonra Rushdie’nin başına konan ödül iki katına çkıkarıldı.

Bunun sonucunda dünyanın dört bir yanında Rushdie kitapları yakılmaya başladı ve hız kesmeden devam etti. 12 Şubat 1999’da bir grup Müslüman, Hindistan’da Rushdie fotoğrafları ile kitaplarını yaktı. Delhi’deki Jama Camisi’nde yüzden fazla eylemci Rushdie karşıtı sloganlar attı, bazıları mübarek bir inasın onu öldürmesi için dua etti. 2007’de bile Kraliçe 2. Elizabeth Rushdie’ye Sir unvanını verdiğinde ölüm çağrıları yinelendi.

Harry Poter

Harry Poter’a karşı yürütülen kampanya için başlı başına bir bölüm ayırmak gerekir, ama bu dizinin yarattığı çok sayıda aşırılıktan yalnızca bir örnekle yetinelim: 30 Aralık 2001’de Alamogordo, New Mexico’da, bir dini cemaat J.K. Rowling’in yüzlerce Harry Poter kitabını yaktı. Alamogordo İsa Cemaati Kilisesi rahibi Jack Brock niyetinin Harry Poter’ın gençlere cadılığı ve büyüyü araştırma esini verdiği için uygun olmadığını göstermek olduğunu açıkladı. “Bunlar Tanrı’nın ve benim gözümde nefret edilesi şeylerdir[…] Pek çok gencin yaşamını altüst edecekler,” dedi. Tabii ki Brock ve cemaati tek bir Harry Poter kitabı bile okumadıklarını kabul edecekti. Ama buna ek olarak alevlere birkaç Stephan King romanı atmayı da unutmadılar.

Lewiston, Maine’de belediyenin kitap yakmaya izin vermemesi üzerine bir rahip, Douglas Taylor, Harry Poter kitaplarını makasla kestiği yıllık toplantılar düzenledi.

Otosansür

Kitap yok etme eylemi, bir kitap kendi yazarı tarafından ya da bir koleksiyon kendi sahibince yakıldığında daha az üzücü r davranış olmaz. Öğrencilerin ders kitaplarını yakmasıda eski ve rezilce bir gelenektir. Liseyi bitirdiğim zamanlarda, öğrencilerin birbirlerinin gömleklerini imzaladıktan sonra yaptıkları ilk şey ders kitaplarını yakmak olurdu. Ben hayretten donakalırdım çünkü öğretmenleri olan biteni onaylarmış gibi gülümserken görürdüm. Bu gelenek eskiye dayanır, Salvador Garcia Jimenez şöyle der:

Öğretmen olarak atandığım liselerden birinde öğrenciler ders yılı bitiminde basketbol sahasında kitaplarını yakardı. Hayretler içinde alık alık bakan öğretmenler gülünç duruma düşerdi; bu eylemi anlamak için Freud’un Goethe’nin çocukluğunda geçen bir olaya yaptığı yorumla verdiği ipucundan habersizdiler. Goethe erkek
kardeşi doğduğunda porselenleri camdan dışarı attığında aslında bebeği atmak ister çünkü bebek onun dünyasını alüst etmiştir. O öğretmenciler için ateşe attıkları edebiyat kitabı zor beğenen, aptal ve sıkıcı öğretmeni temsil ederdi.

Haziran 2001’de İspanya’da Cadiz’deki La Victoria sahili kumlarında yüzlerce öğrencinin çok büyük bir ateş yaktığı utanılası bir olay yaşandı. Kahkahalar ve çığlıklarla aralarında zorunlu okuma kitaplarınında olduğu bütün kitaplarını ateşe attılar. Ders yılı sonu partisi çok sayıda İspanyol klasiğinin yakıldığı bir eyleme dönüştü. 2006’da Şili’de öğrenciler bir protesto gösterisinde Şili Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ne yürüyüp 1.200 kitap yaktı. Amerikan Üniversitelerinde (ve bazı liseler) mezun olan öğrencilerin son yarıyılda kullandıkları kitapları yakma geleneği vardır. Bunun ironik bir örneği 2007 yazında yaşandı, Florida Eyalet Üniversitesi’nden Kütüphanecilik ve Bilişim dalında yüksek lisans derecesini alan bir kadın resmi bilimsel eğitimini tamamlamasını kitaplarını yakarak
kutladı. Bu uygulama Northwestern Üniversitesi’nde 1870’lerden beri devam ediyor.

2007 yazında Endonezya’da yetkililer öğrencilerden önce davranıp Batı Java, Orta Java ve Güney Sulawesi’de 30 bin lise ders kitabını yaktı. Kitaplar, bir milyondan fazla kişinin katledilmesi ile sonuçlanan 1965 darbe girişimi konusundaki resmi görüşü sorguluyordu. Bu darbe girişimi nedeniyle yıllardır Komünistler suçlanıyor.

Okunmadan Yakılmıştır

Modern Çağda, yazarlar genellikle geçmiş yüzyıllardaki gibi kendi kitaplarını yok eden melek rolü oynar. Joseph Conrad Notes on My Books’da (Kitaplarım Üzerine Notlar) 1921, yer alan Kişisel Bir Belge de iyi bir Shakespeare ve Victor Hugo çevirmeni olan Polonyalı devrimci babasının müsveddelerinin yakılmasını istediğini anımsadığını yazar. Anlatımı hala dokunaklıdır.

Franz Kafka, Max Brod’dan not defterlerini yakmasını istemişti. Sevgili Max, son arzum şudur: Geride bıraktığım her şey (…) okunmadan yakılsın. Brod bu isteği yerine getirmedi. Kafka aynı şeyi Dora Diamant’tan talep etti. Kafka’ya sadık olan Diamant günlüğünün son bölümünü yaktı. Borges, oldukça alaylı bir biçimde kitaplarının yakılmasını isteyen birinin bu işi kimseye bırakmaması gerektiğini söyler.

Malcolm Lowry Haziran 1944’te balıkçı kulübesinde çıkan gizemli bir yangında In Ballast to the White Sea’nin (Yüksüz Gemiyle Beyaz Denize Doğru) müsveddelerini yitirdi. İkinci eşinin ifadesine bakılacak olursa, iki bin sayfadan fazla müsvedde yok oldu. Bazıları Lowry’nin yangını kendisinin çıkardığını öne sürer.

Ernst Jünger Jahre der Okkupation’da (İşgal Yılları) Müttefiklerinden korkup 1945’te belgelerini yaktığını yazar. Böylece ilk yakma eylemimi gerçekleştirdim. Daha doğrusu avludaki çöp kutusuna çok miktarda kağıt attım. 1919’dan kalma günlükler, şiirler, mektuplar…Hiç üzüntü duymadım; olaylar birşeyler yapmamı gerektiriyordu. Safralardan kurtulma zamanıyd. Hoşuma bile gitti.

Borges Bir Özyaşamöyküsü Denemesi’nde çok pahalı olmsalardı, ilk dönem yapıtlarını satın alıp yakacağını söylemişti. Ölene kadar üç kitabının yeniden yayınlanmasına izin vermedi: Inguisiciones (Soruşturmalar) 1925, El Tamano de mi Esperanzo (Umudumun Boyutları) 1926 ve El Idioma de los Argentinos (Arjantinlilerin Dili) 1928

Vladimir Nabakov’un müsveddelerinin yok edilmesi isteği ne yaşarken ne öldükten sonra yerine getirilmişti. Cornell Üniversitesi’nde ders verirken eşi Vera, Lolita’nın henüz yayımlanmamış müsveddesini yakmasına engel oldu. Ölümünden sonra Laura’nın Aslı’nın müsveddelerinin yakılması yönünde talimat vermişti. Eşi bunu yerine getirmedi. Şimdiye dek oğlu Dimitri de bu isteğe uymadı ama elinizdeki kitabın yayımlandığı tarihlerde kitabın yayımlanabileceğinin ipuçlarını verdi.

Rumen yazar Emil Cioran öldüğünde ardında 34 not defteri ve yaklaşık bin sayfa bıraktı; üstlerinde kısa bir talimat vardı. ”Yok edin”.

Kaynak:Fernando Baez-Kitap Kıyımının Evrensel Tarihi/Can Yayınları




Salman Ruşdi Şeytan Ayetleri Kitabı ve Sonrası

26 Eylül 1988’de Viking Penguin Yayınevi, çekinceleri olsa da, 1 Haziran 1947’de Bombay’da doğan Hint asıllı İngiliz yazar Salman Rushdie’nin Şeytan Ayetleri kitabı yayımladı. İngiliz edebiyatı dünyasındaki ilk eleştiriler yazarın iyi yazmayı bilmediği, bildiğindeyse konularını doğru seçmediği çerçevesindeydi. Her şeye karşın yazar Muhaömed ve İslamın tabuları hakkında bir taşlama olan romanıyla Whitbread Ödülü’nü kazandı.




Müslümanlar tepki göstermekte gecikmedi. Hindistan’da kitabın içeriğini pek bilmeyen bir bakan kitabı dini değerlere saldırmakla suçladı. Bir hafta sonra kitabın en incitici bölümleri fotokopiyle çoğaltılarak İslamı okullarda dağıtılmaya başladı. Amaç infial yaratmaktı, bunda da başarılı oldular, 8 Ekim’de Suudi Arabistan gazeteleri Rushdie’yi İslamı yadsımaya teşvik etmekle suçladı. Ocak 1988’de İngiltere’de televizyonlar Bradford, West Yorkshire’da Şeytan Ayetleri’nin kopyalarını yakan Arap aydınlarınjn görüntülerini yayınladı. İslamabad’daki Amerikan Kültür Merkezi talan edildi. Bu eylemler tüm dünyada tekrar etti; yazar birkaç hafta sonra ölüm tehditleri almaya ve halk içine çıkmaya cesaret ettiğindeysr fanatiklerin doğrudan saldırılarına uğramaya başladı. Keşmir’deki romanı protesto eylemlerinde 60 kişi yaralandı ve bir kişi öldü.

Ama bu daha başlangıçtı. Ayetullah Humeyni 14 Şubat’ta halkın karşısına çıktı ve Rushdie’nin bu saygısızlığına bir son vermeye karar verdiğini açıkladı ve öldürülmesi için bir fetva verdi. ( Yazar V.S. Naipaul hiç zaman kaybetmeden müthiş bir kara mizahla Humeyni’nin fetvasının uç bir edebiyat eleştirisini andırdığını söyledi.) Rushdie’nin başına bir milyon dolar ödül kondu. 1993’te Norveçli yayıncı William Nygaard kitabı yayımladığı için saldırıya uğradı, dört yıl sonra Rushdie’nin başına konan ödül iki katına çıkarıldı.

Bunun sonucunda dünyanın dört bir yanında Rushdie kitapları yakılmaya başladı ve hız kesmeden devam etti. 12 Şubat 1999’da bir grup Müslüman, Hindistan’da Rushdie fotoğrafları ile kitaplarını yaktı. Delhi’deki Jama Camisi’nde yüzden fazla eylemci Rushdie karşıtı sloganlar attı, bazıları mübarek bir inasın onu öldürmesi için dua etti. 2007’de bile Kraliçe 2. Elizabeth Rushdie’ye Sir unvanını verdiğinde ölüm çağrıları yinelendi.

Kaynak:Fernando Baez-Kitap Kıyımının Evrensel Tarihi/Can Yayınları




Umut ÖZKAN yazdı: FİKRi SAĞLAR İLE EDEBİYAT VE KÜLTÜR

Geçmişte İzmir merkezli bir internet sitesine yazılar gönderirdim. O internet sitesi çeşitli nedenlerle kapandı. Bu site daha çok edebiyat, kültür ve sanat içerikli bir siteydi. Kültürü ve sanatı birde Bakan Fikri Sağlar’a soralım dediler. Sordum, Fikri Sağlar yanıtlamıştı. Şimdi o söyleşiyi korono günlerinde sizlere sunuyorum.

Eski Kültür Bakanı Fikri Sağlar, Sosyal Demokrat koalisyon hükümetlerinin başarlı bakanlarındandır. İlkeli, belli bir çizgisi olan ondan taviz vermeyen bir siyasetçidir. Bakanlığı dönemindeki başarısından dolayı bugün kültür ve sanat çevreleri övgüyle bahsediyor, saygın yerini koruyor. Kültür Eski Bakanı Sağlar ile çok samimi içten bir söyleşi yaptık. Söyleşimizde gördüm ki Bakan Sağlar manzara-i umumiyeden hiç memnun değil. Eski Kültür Bakanı Sağlar; Kültürün bir toplumun ürettiği etik, sosyal, siyasal, dini tüm değerlerin toplamı olduğunu belirtiyor. “Şunu da unutmayın diyerek ısrarla vurguluyor.” Bu değerlerin bir tanesi üstün sayarsan yada bir kısmını yok sayarsan tek boyuta indirirsin, ötekileştirirsin, toplum kutuplaşır. Böyle bir yöntemin üzücü sonuçlar doğurabileceğini söylüyor.




Peki sanatçı onun için neyi ifade ediyordu? Sanat kavramını, doğanın tamamı olarak görüyor. Sanatçıyı ise ;doğadan sanatı bulup çıkaran bizlere sunan insan olarak gördüğünü belirtiyor. Eski Kültür Bakanı Sağlar ,Kültürün temelinde hümanizmin üç temel öğesini görüyor. Kendisinin de bunlardan etkilendiğini belirtiyor. Bunlardan Pirsultanın Mücadeleciliği, Yunus’un Sevgisini ve Hacıbektaş’ın akılcılığı yaşamımda kılavuzum olmuştur diye ekliyor.

Bakan Sağlar şuna dikkat edin diye ekliyor: Son zamanlarda uygulanan politikalar hem sanatı hem de insanlık değerlerini talan etmiştir. Farklılıklar ve çokseslilik bizim zenginliğimizdir…Bakanlığı döneminde hem dünya klasiklerini hemde Türk klasiklerini ve güncel bilimsel kitapları bastırıp ücretsiz olarak okullara ,kütüphanelere, ibadethanelere, kıraathanelere, gönderdiğini, ziyaret ettiği bir ilkokulda döneminde basılan kitapları gördüğünü çok mutlu olduğunu belirtti. Üzülerek izliyorum ki artık bu işler yapılmıyor, dedi Bakan Sağlar.

Bugün bale tiyatro eskisi gibi izlenmemektedir. Gençlerin ufkunu açacak çağın gereği olan bilgi toplumunu yakalayacak düzenlemelerden geri durulmaktadır. Oysa sanat kini nefreti ortadan kaldırır; sevgi ve güzelliği ortaya çıkarır. Kindar bir ortamın ilacının sevgi olduğunu belirtti. Sanat kurumları baskı kaldırmaz. Hele hele sansürü hiç kaldırmaz. Bakanlık dönemim de böyle bir olaya rastlanmamıştır dedi. Ayrıca ekledi: Bir sanat kurumu özerk olur; sahnelecek oyuna da, oyuncuya da müdahale edilmez. Şimdi ediliyor. Evrensel eserler bile bu bize uymaz denilerek değiştiriliyor…

Sanatçıların özlük haklarının yok sayıldığını belirten Sağlar, benim dönemimde tiyatro ayrımı yapmaksızın tüm kurumlara yardım edilmiştir diyerek belirtti. Şimdi siyaset hüküm sürüyor dedi. Söyleşimizin sonunda Eski Kültür Bakanı Sağlar’a Mustafa Kemal Atatürk sizin için ne ifade ediyor? Diye sordum. Büyük bir heyecanla “o bir mucizedir” dedi ve ekledi: Bir Türkiye mucizesidir. Öngörüleri, devrimleri ve miras bıraktığı fikirlerle ne derece zeki bir devlet adamı olduğu aşikardır bunun gururu hepimize yeter.

Peki Sayın Sağlar Nazım Hikmet sizin için neyi ifade eder? Hüzünlü bir ses tonuyla “Kültür Bakanıyken 1992 yılında Türkiye Cumhuriyeti adına Nazım Hikmetten özür diledim. Pertev Naili Boratavdan da İlhan Başgöz’dende bir kuşaktan da…Nazım Hikmet ilk kez benim dönemimde Tiyatroya sanata girmiştir. Rusyada bulunan eşyalarının Türkiye’ye getirilmesi ve Nazım Hikmet Kültür Vakfında sergilenmesi dönemimde yapılmıştır dedi.

Yaşar Kemal için o bir yaşam, hayattır dedi. Bakanlığım dönemimde çok sık görüştüğüm bir yazarımızdır dedi. Eserleri eşsizdir. Bakanlığım dönemimde kendisine Kültür Bakanlığı büyük ödülünü kendisine ben takdim ettim. Peki Sayın sağlar, siyaset? Dedim şimdi Mersin Milletvekiliyim, layıkıyla onu yapmaya çalışıyorum. Günler ne getirir bilemem…




Dansöz Filmi Bilinmeyenleri

Film çekmek Savaş Ay’ın içinde bitmek tükenmek bilmeyen bir istekti. Kendi filmim olacak, ben yöneteceğim der dururdu. Bilirdik ki saatlerce eve kapanır senaryo yazardı. En büyük düşü ise babası rahmetli Turan Turanlı’nın hayatını anlatan Şeytan Torbası’nı çekmekti. Ama hiçbirimiz bu rüyanın birgün gerçek olacağını, bizlerin de o gerçeğin içinde yer alacağımızı tahmin edemezdik. İki senaryo vardı Savaş Ay’ın elinde; Şeytan Torbası ve Dansöz Filmi




Şeytan Torbası büyük prodüksiyon ve ustalık gerektiren bir senaryoydu. Bu yüzden Savaş Ay, hem daha az maliyetli bulunduğundan, hem de acemiliği üstünden atmak için olsa gerek Dansöz’de karar kıldı. Aslında çok iyi niyetle başladı Dansöz filminin çekimleri. Hemen her zaman genç beyinlere inanan Savaş Ay, yine ekibine güvenmiş ve ekipten Kıvanç Baruönü’nü filmin teknik işleri ile görevlendirmişti. Kameramanlığını ise, o güne kadar hiç film çekmemiş olan klip kameramanı Veli Kuzlu’ya vermişti. Yani kaderini iki gence teslim etmişti. Zor işti film çekmek. Hele ki, Savaş Ay gibi huysuz bir ihtiyarla film çekmek daha da zordu. Bir film çekilecekti, tamam biliyordum ama, ne konusunu, ne mekanı hakkında bir fikir sahibiydik. Sadece bir laf dolaşıyordu ortalıkta. Filme başlıyoruz.

Bir gün Savaş Ay Taksim’deki ofise geldi. Gelmeden önce de Gamze Baltaş ile haber göndermişti. Gamze; Aman çocuklar, Savaş geliyor sakın kimse gülmesin. Bu cümle ekip için bir emirdi. Ekip bilirdi ki, Savaş geliyor kimse gülmesin denilirse, mutlaka ortada gülünecek bir konu olurdu, ama kimse gülmezdi! Çünkü, gülenin halinin beter olacağı çok iyi öğretilmişti. Ve Savaş Ay geldi! Odada bulunan herkesin gözleri fal taşı gibi açıldı. Kimse sesini çıkartamıyordu. Bir şey söylemek isteyen yutkunuyordu. Sadece Savaş Ay gülüyordu…

Savaş Ay’ın başı birazcık keldi. O bunu dert etmez, hatta zaman zaman da dalga geçerdi. Dışarıda sürekli şapka ile gezdiği için uzun zaman bu kellik durumundan kimseninde haberi olmamıştı. Savaş Ay karşımızda duruyordu (!) Başı yine kel… Ama ne kellik! Kulak hizasından enseye doğru bir yatay çizgi. Üst kısım ayna gibi parıl parıl parlıyordu. Üstünde, Topkapı’da eskiciden alınmış gibi duran kahverengi bir pantolon, eskilerin cepken dedikleri bir yelek sırtında ve içinde cart renkli bir gömlek. Bakıp bakıp gülüyordu. Yürümeye başladı, daha da şaşırdık. Savaş Ay, topal olmuştu. Doğal olarak kimse ne olduğunu anlayamadı. Açıklama Savaş Ay’dan geldi.

”Filmimizin adı Dansöz!”, Ben de darbukacı Topal Necmi’yim!

Herkes derin bir oh çekti. Böylece Dansöz Filmi hayatımıza girdi.

Dansöz, hayatını habere, kameraya adamış bir adamın rüyasıydı. Film bitecek, gişe de başarı sağlanacak, Savaş Ay da sıfatlarına bir yenisini Sinemacıyı ekleyecekti. Dönsözün çekimi için hiçbir masraftan çekinmedi Savaş Ay. Alibeyköy’de film için özel bir mahalle bile yapıldı. Sonunda film vizyona girdi. Gala gecesi aslında Savaş Ay’ın belki de hayatının en kötü gecesiydi. Aralarında sinema, televizyon, sanat dünyasının olduğu yüzlerce davetli ile birlikte filmini izleyen Savaş Ay, reji hataları nedeni ile adeta yıkılmıştı. Yine de yılmadı. Dansöz’de, TV programcısı Beyaz’dan, Deniz Akkaya’ya kadar pek çok ünlü hatır için üç beş saniye rol almıştı. Film afişi de buna uygun yapılmıştı. Ticari kaygılarla bu ünlülerin tümünün adı da afişte yer aldı.

İlk itiraz, o zamanların ünlü mankeni Deniz Akkaya’dan geldi. Ben Dansöz’de yoktum açıklaması yaptı. Savaş Ağabey yıkılmıştı. Ancak o bir sokak çocuğuydu. Onunla uğraşmak da kolay değildi. Savaş Ay talimat verdi, bir gecede Deniz Akkaya’nın dansöz kıyafetli afişleri basıldı. Deniz Akkaya’ yokum desede dansöz kıyafetleri afişleri çoktan salonları süslemişti. Bu konunun bir de dramatik yanı vardı ki aslında Türk sinemasını tek cümle ile özetler. Filmde rol alan oyuncu Nilüfer Açıkalın, Deniz Akkaya’ya bir gecede afiş hazırlandığını öğrenince duygulanmış ve şu sözler ağzından dökülmüştü. ” Ulan biz film için afiş yaptıramıyoruz. Bir kadın için bir gecede afiş yapılıyor. Helal olsun!”




…..

Dansöz filimin çekimleri hızla devam ediyordu. Savaş ağabey çekimleri devam ederken senaryoyu ekleme ve çıkarmalar yapıyordu. Başrol oyuncularımızdan birisi de Nilüfer Açıkalın’dı. Savaş Ağabey, bu kızın bir sevgilisi olması lazım dedi. Anında senaryoya ekledi. Sevgiliyi kim oynamalıydı diye düşünürken henüz şöhret olmamış yeni bir oyuncunun oynamasına karar verdi. İki gün boyunca iki sevgilinin sahneleri çekildi. Gece saat yirmi ikide başlayan, iki sevgilinin tekne ile Boğazdaki yalının önüne geliş sahnesi, sabahın ilk ışıklarına kadar yapılan tekrar çekimlerle tamamlandı.

Filmin çekimleri bitmiş, montaja girilmişti. O kadar çok çekilen sahne vardı ki! Neyin atılıp neyin atılamayacağına bir türlü karar verilemiyordu. Sonunda Savaş Ağabey iki sevgilinin sahnesini atmaya karar verdi. Film montajı bitti. Jenerik afiş tamamlandı. Genç oyuncunun hem jenerikte hem de afişte adı vardı. Filmin galasına geldi. Filmi izleyenler kadar genç oyuncu da şaşırmıştı. İsim vardı ama kendisi filmde yoktu. Kimse ona, senin sahnelerini koymadık, dememişti. Bu oyuncu, Savaş Ağabeye de yönetmene de tek söz söylemedi. Bu genç oyuncu bir yıl içinde dizilerin aranan başrol oyuncusu olan Erkan Petekkaya’ydı

Kaynak: Sihirli Camın Arkası Savaş Ay ve A Takımı- Emine Akboyun/Anatolia Yayınları kitabından alıntılanmıştır.

Orhan Pamuk Kimdir ve Hayatı

Orhan Pamuk’un Hayatı

Orhan Pamuk’un dedesi, Mustafa Şevket ailesi birlikte Manisa-Gördes’ten İzmir’e göçer. İstanbul Teknik Üniversitesi’nden mezun olan ilk mühendislerden Mustafa Şevket, İnönü döneminde demiryolu ihalalerinden büyük paylar alarak zenginleşir. Mustafa Şevket, Pakize Hanım’la evlenir. Özhan (Doktor), Aydın (Mühendis),
Gündüz (Orhan Pamuk’un babası, Mühendis) ve Gönül (Gazeteci Bedii Faik Akın’ın hukuk fakültesi dekanlığından emekli kardeşi İlhan Akın’la evlenir) isimli çocukları olur. Mustafa Şevket 1930’ların başında yaşamını yitirir.




Osmanlı Paşası Bir Dede

Orhan Pamuk’un Anne tarafından büyükdedesi 1720’li yıllarda Girit Valiliği yapmış Kaptan-ı Derya İbrahim Paşa’dır. İbrahim Paşa’nın geniş bir ailesi vardır. Orhan Pamuk’un uzak akrabalarından birisi de Doğan Hızlan’dır. İbrahim Paşa’nın Cevdet, Fuat ve İzzet adında üç oğlu olur. Orhan Pamuk’un annesinin babası olan Cevdet Ferit , Almanya’da hukuk eğitimi alır. Darülfünun’da dersler verir. Cevdet Ferit, Atatürk’ün 1933 refromundan sonra üniversiteden uzaklaştırılır.

Cevdet Ferit, Nikfal Hanımla evlenir ve üç kız babası olur. Kızların en büyüğü Türkan Hanım, Hayat dergisinin kurucusu şair Şevket Rado ile evlenir. En küçük kız Gülgün de, İstanbul valisi Muhittin Üstündağ’ın oğlu ile evlenir. Ortanca kız Şeküre ise Mustafa Şevket-Pakize çiftinin oğlu Gündüz Pamuk’la 1949’da evlenir. Çiftin 1950’de büyük oğlu Şevket, 1952’de de küçük oğlu Ferit Orhan doğar.

İBM Genel Müdürü Bir Baba

Orhan Pamuk’un babası Gündüz Pamuk’ta inşaat mühendisi olur. Paris’e gidip ABD’li IBM şirketinde çalışır. Daha sonra IBM, Türkiye şubesini açar ve Gündüz Pamuk’u ilk genel müdür atar. 1959-1964 yılları arasında genel müdürlük yapan Gündüz Pamuk devlete ve TSK’ya IBM’in cihazlarını pazarlar. 1964’ten sonra Koç Holding’de Aygaz Genel Müdürlüğü, Enerji Grubu Başkanlığı ve Arçelik Müdürlüğü yapar. Garanti Bankası Yönetim Kurulu üyeliğinin yanı sıra, 1978’den sonra iki yıl da PETKİM genel müdürlüğü yapar. 12 Eylül sonrası kurulan SODEP’in de kurucularındandır.

Orhan Pamuk, 2006 Nobel konuşmasını Babamın Bavulu başlığı ile yapar ve bu konuşmayı aynı başlıkla kitaplaştırır. Gündüz Bey, oğluna içi yazı karalamalarıyla dolu bir davul verir. Çoğu, otel odalarında doldurulmuş bu defterlerde, oğlundan onay bekleyen gizli bir yazar vardır.

Aristokrat Kökenli Bir Eş

Orhan Pamuk’un eşi Aylin Lal Türegün (2002 yılında boşanırlar) anne tarafı, Beyaz Rusya’dan göç eden ve daha sonra Osmanlı hizmetine giren bir Rus soylusuna dayanır. Babası ise Osmanlının Adliye Nazırlarından Kazım Bey’in torunu, Kazım Türegün’dür. Orhan Pamuk’un en kötü günlerimde yanımda yalnızca o vardı dediği 20 yıllık eşi Aylil Lal Türegün’den 2002’de ayrılır.

Orhan Pamuk, öğretim üyesi olan eşi Aylil Lal Türegün ile 1982’de, yani ilk romanı Cevdet Bey ve Oğulları’nın basıldığı yıl evlenir. Evliliklerinin birinci yıldönümünde de Orhan Kemal Roman Armağanı’nı kazanır. Annesinin bile bir baltaya sap olamadın diye suçladığı günlerde yanında bir tek eşi Aylil Lal Türegün vardır. Orhan Pamuk, ”O günlerde karizmam yoktu, istediğim gibi kız arkadaşım olmadı. 30 yaşıma kadar durum kötüydü, yanımda tek kişi daha sonra eşim olacak kişi Aylin Hanım’dır.” der birçok söyleşisinde.

Tuzla’da Dört Ay Askerlik

Orhan Pamuk; Şişli Terakki ve Robert Koleji bitirdikten sonra 1970’de İTÜ’ye girer ve 3 yıl mimarlık okur; ancak ressam olamayacağına karar verip okulu bırakır. Askerliğini ertelemek için İstanbul Üniversitesi’nde gazetecilik okur. Yine askere gitmemek için bu kez master yapar. Ertelediği askerliğini 12 Eylül sonrasında 4 aylığına Tuzla’da tamamlar.

Orhan Pamuk’un, İstanbul adlı kitabının bir yarısı şehirden söz eder, bir yarısı da yirmi iki yaşına kadarki hayat hikayesidir. ” Kitabı yazıp bitirdiğimde, aşırı bir hayal kırıklığına kapıldığımı hatırlıyorum. Kendi hayatımda anlatmak istediğim, vazgeçilmez bir hatıra olarak gördüğüm şeylerin onda birini bile İstanbul’a koymamıştım. Yirmi iki yaşıma kadar ki hayatımı özetleyen ve bambaşka hatıralarla kurulmuş yirmi cilt anı daha yazabilirdim. Otobiyografinin bir hatırlama yolu değil, unutma biçimi olduğunu o zaman anladım.




1952’de İstanbul’da doğdum. Dedem demiryolu inşaatından çok paralar kazanmış, fabrikalar kurmuş başarılı bir mühendis ve işadamıydı. Babam da aynı şeyleri yaptı hayatta, ama para kazanmak yerine hep kaybetti. İstanbul’da özel okullarda liseyi bitirdim, üç yıl mimarlık okuduktan sonra yazar olmaya karar vererek bıraktım. Yedi ile yirmi iki yaşım arasında ressam olmak istemiştim.

Çocukluk ve ilk gençlik yıllarımda ciddi bir şekilde, istekle, mutlulukla resim yaptım Resme devam etmedim ama sanatçı hayatından başkasını yaşayamayacağımı da yirmi iki yaşımda biliyordum. Anlayamadığım bir nedenle, yirmi iki yaşımda resim yapmayı bırakıp ilk romanım Cevdet Bey ve Oğullarını’nı yazmaya başladım. Anlayamadığım bu nedeni, yıllar sonra anlamak için İstanbul kitabımı yazdım.

Elli dört yaşıma kadarki hayatımı düşününce, bir masaya oturup durmadan mutluluk ve mutsuzlukla çalışan biri geliyor gözümün önüne. Kitaplarımı özenle,  sabırla, iyi niyetle ve onlara hep inanarak yazdım. Başarı, ün, mesleki mutluluk.. Bunlar kolay gelmedi. Şimdi kitaplarım elli beş dile çevriliyor, ama en çok ilk kitabımı Türkiye’de yayınlatabilmek için uğraştım. Türkiye’de, ilk kitabım Cevdet Bey ve Oğullarını yayınlatabilmek için dört yıl yayıncı aradım. Yayınlanmamış romanlara verilen bir ödülü kazanmış olmasına rağmen…

İlk kitabımın yayınlandığı günlerde, 1982de Aylin Töregün ile evlendim, istanbul’un aynı Batılılaşmış, zengince mahallesinde, benimle aynı sokaklarda büyüyüp aynı okullara daha birbirimizi tanımadan önce gitmiş biriyle evlendiğim için, bir Türk gibi “Köyümden bir kız ile evlendim,” diye takılırdım ona. 1991’de bir kızım oldu. Kara Kitap’ın kahramanı Rüya’nın adını verdik ona. Hayatta yazı yazmaktan başka bir iş yapmadım. 1985 ile 1988 arasında, karım orada doktora yaptığı için New York’ta, Columbia Üniversitesi’nde misafir araştırma görevlisi olarak bulundum. Amerikan kütüphanelerinin, kitapçılarının, müzelerinin zenginliği beni hep heyecanlandırmıştır. Karımdan 2002 yılında ayrıldım. Hâla en iyi arkadaşlarım o ve kızımdır. 2006 yılında, Nobel Ödülü’nü almadan bir ay önce, Columbia Üniversitesi’nde senede bir dönem ders vermeye başladım.

Benim için mutlu bir gün, bir sayfa iyi yazı yazdığım sıradan bir gündür. Yazının dışındaki hayat eksik, kusurlu, anlamsızmış gibi gelir bana. Beni tanıyanlar, yazmaya, masaya, beyaz kâğıtla dolmakaleme bağlılığımı bilir, ama gene de “Biraz tatil yap, gez, eğlen, yaşa!” diye öğüt verirler bana. Daha yakından tanıyanlar ise, benim için en büyük mutluluğun yazmak olduğunu bildikleri için yazıdan, kâğıttan, mürekkepli kalemimden beni uzak tutacak şeylerin en sonunda bana yaramayacağını söylerler.

Hayatta hep ve yalnızca istediğini yapmış, istediği işten başka hiçbir şeyle uğraşmamış nadir mutlu insanlardan
biriyim. Çocukluğum büyük bir ailede amcalar, yengeler, halalar arasında geçti, ilk iki romanım Cevdet Bey ve Oğulları ve Sessiz Ev, aile romanlarıdır. Kalabalık aileleri, hep birlikle yenen yemekleri, aile içi çatışmaları, iğnelemeleri anlatmayı severim. Ama yıllar geçtikçe, gittikçe fakirleşen büyük ailemiz yavaş yavaş dağılarak üzerimdeki koruyucu etkisini ve her zaman geri döndüğüm bir merkez olma işlevini kaybetti.

Yaşlandıkça yalnızlaştığımı ve yalnızlaştıkça da. tuhaf bir şekilde, ünlendiğimi görmek bazan beni ürpertir. Her akşam uykudan önce yatakta iki büklüm kıvrılıp yorganı üzerime çekince, yalnızlık ile rüyalar, hayatın güzelliği ile acımasızlığı arasında gezinen tatlı ve korkutucu bir duygu beni sarar ve çocukluğumda dinlediğim, okuduğum
masalların, korkutucu hikâyelerin ürpertisini hissederim. Sessiz Ev adlı romanımda uykuyla uyanıklık arasındaki bu bölgeye babaannenin monologlarıyla girmeye çalıştım. Beyaz Kale’de aynı duygu, rüyalar ile gerçeklik, hayal ile tarih arasındaki iç içe geçme gene vardır.

Ama kendi sesimi asıl bulduğum roman, 1985’te yazmaya başladığım Kara Kitap’tır. Otuz üç yaşımda, New York’ta iken kim olduğum, geçmişim, kendi kimliğim hakkında güçlü sorular yönelttim kendime. Columbia Üniversitesi kütüphanesindeki odamda durmadan okuyor, yazıyordum. New York’ta, İstanbul’a duyduğum özlem ile geçmiş Osmanlı İran Arap Müslüman kültürünün harikalarına duyduğum ilgi aklımda birbirine karıştı. Hem uzun uzun tasarlayarak, hem de tam ne yaptığımı bilmeden, el yordamıyla, kör gibi ilerleye ilerleye yazdım bu kitabı. Hâla da nasıl yazmış olduğuma şaşarım.

Yeni Hayat, Kara Kitap’ta bulduğum şeyin yeniden, bu sefer İstanbul’da değil taşrada, şiirsellik ile araştırılmasıdır. Annem ise, hep Benim Adım Kırmızı adlı romanımı nasıl yazmış olduğuma şaştığını söyler bana… Öteki romanlarımda, anneme göre, şaşılacak bir şey yoktur, onları benim hangi hayat malzemesiyle yazdığımı bilir, anlar. Benim Adım Kırmızı’da ise, anneme göre, onun tanıdığı, her şeyini bildiği oğlunun nasıl yazdığını bir türlü anlayamadığı bir yan vardır… Bir yazarın da bence hayatta karşılaşacağı en büyük iltifat budur: Annesinden, kitap Benim ise en çok şaştığım Kar’a gösterilen ilgidir.

İlk başta bunun Doğu Batı çatışması gibi basmakalıp kavramlarla ya da Irak Savaşı, siyasal islam, vs. gibi güncel konularla ilgili olduğunu düşünüyordum. Şimdiyse işin özünün o romandaki Asya Oteli’ndeki bildiri yazma sahnesiyle anlaşılabileceğine inanıyorum. Büyük ihtimalle bu açıklamam da yanlış bir tahminden ibarettir. 1990’ların başında daha yalnızca Türkiye’de tanınırken, Türk gazeteciler kitaplarımın neden sevildiğini, neden bu kadar çok okunduğunu sormaktan biraz da düşmanca duygularla çok hoşlanır, ben de bugün hiçbirine inanamadığım pek çok neden bulurdum. Daha sonra aynı sorulan, kitaplarım bütün dünyada yavaş yavaş okunmaya başlanınca yabancı gazeteciler, kültür yazarları da sormaya başladı.

Ben kitaplarımı, böyle bir kitap yazılsa da okusam duygusuyla yazıyorum. Ve bazan, demek ki herkes benimle aynı duygulan paylaşıyor diye düşünüyorum. Kitaplarımın neden sevildiği konusundaki bu açıklamam da, bütün
diğerleri gibi, büyük ihtimalle yanlıştır. Ama gene de, tıpkı kendi hayatı gibi, insan yazdığı kitaplar konusunda da boşu boşuna konuşur durur. En sonunda insanın hayatı, kitaplarından daha değerlidir. Ama hayata anlam ve değer veren şey bu kitaplardır iste. Yirmi iki yaşımdan, romancılığa başlamamdan sonra ise, zaten hayalımla kitaptanım birbirinden hiç mi hiç ayıramadım. İleride kitaplarım hayatımdan daha önemli ve eğlenceli bulunacak sanırım. İnsanın ölüm vaktinin gelmesi, kendisinin de buna tevekkülle inanması demek Buna ise, daha çok vakit var gibi geliyor bana.

Çünkü bunu yazdığım Nisan 2007’de, elli dört yaşımda, kendi hayatımın yarısını çoktan geçtiğimi biliyorum, ama otuz iki yıllık yazarlık hayatımın tam ortasında olduğuma da inanıyorum. Annemi ve diğer okurları bir kere daha şaşırtacak kitaplar yazacağım bir otuz iki yıl daha olmalı önümde.

Kaynak: Orhan Pamuk, Manzaradan Parçalar, İletişim Yay, İstanbul 2010 / Orhan Pamuk, Babamın Bavulu, İletişim Yay, İstanbul 2007 /Sıddık Akbayır, Orhan Pamuk Yaşar Kemal Zamansız Bir Karşılaşma, Ferfir Yay.