Rus Kadın Yazar Lyudmila Petruşevskaya’nın Hayatı

Rus Kadın Yazar Lyudmila Petruşevskaya’nın Hayatı

Çağdaş Rus Edebiyatında Kadını Edebiyatın Dili Yapmayı Başarmış Bir Yazar

Lyudmila Stepanovna Petruşevskaya, Rus edebiyatında adını öykü masal ve tiyatro oyunları ile duyurmuş bir yazardır. Ayrıca film ve çizgi film senaryoları, şiirleri ve fıkra türünde eserleri de vardır. Bunların dışında müzik ve resimle de yakından ilgilendiğini biliyoruz. 2004 yılında roman türünde yazdığı ve Rus BUKER’ine aday gösterilen Bir Numara ya da Başka Olanaklar Sunan Bahçelerde (Nomer odin, ili v sadah drugih vozmojnostey) adlı eseriyle Rusya’da şiddetli tartışmalara konu oldu.




Petruşevskaya, günümüz Rus edebiyatının yaşlı kuşak yazarlarındandır. İlk öykülerini 1960’lı yıllarda yazmaya başlamış, ancak eserleri Sovyet Döneminde sıcak karşılanmamıştır. Bu dönemde yayıncıların ve edebiyat eleştirmenlerinin yazara karşı tepkisi onu fark etmemek şeklinde olmuştur. Bugün bu olumsuz tepkiye gösterilen en önemli nedenlerden birisi, Petruşevskaya’nın resmi edebiyat akımı olan sosyalist gerçekçilik yerine postmodernizmi benimsemesidir. Bir başka neden, eserlerinde yarattığı Rus kadını imgesiyle geleneksel idealleri yıkmasıdır. Bunlara ilave etmemiz gereken bir neden daha var:

Sovyetler Birliği döneminde kadın erkek eşitliğinin ilan edilmesi ile birlikte kadınların dünyasına ait sorunların da ortadan kalktığı resmi olarak kabul edilmişti. Oysa, bugün o dönemde yaşayanlar için dile getirilenler, yasalar karşısında erkekler ile eşit haklara sahip olmak kadının iş yerindeki yükümlülüklerini ağırlaştırmaktan öteye gitmemiştir şeklinde.

Gösterilen gerekçe ise, yeni yasaların kadınların eşit olmayan koşullarla ama eşit haklar ile rekabet etmesini talep etmesidir. Dolayısı ile yaşanan sorunları dile getirmek, olumsuz tepkileri göze almak anlamına geliyordu. Perestroyka’nın ilanından sonra bu sorunlar gündemden kalktı. Böylece, yazarın eserlerinin yayımlanması ile ilgili sorunlarda çözülmüş oldu. Petruşevskaya, okurlarının karşısına eserleri ile çıkmayı prensip edinmiş bir yazardı. 1998 yılında Layla ve Mara adlı öyküsünü incelerken biyografisi ile ilgili ulaşabildiğim bilgiler şunlardı:

1938 Moskova doğumludur. İkinci Dünya Savaşı’nda babasını kaybetmiştir. Bir süre annesi ile birlikte Ufa’da akrabalarının yanında yaşamış, sonra Ufa’da bulunan yetimhaneye verilmiştir. Savaştan sonra Moskova’ya dönmüş, takip eden yıllarda Moskova Devlet Üniversitesi Gazetecilik Fakültesi’ni bitirmiş, bir süre Moskova gazetelerinde muhabirlik yapmış, farklı yayınevlerinde çalışmış, 1972 yılında Televizyon Merkez Stüdyosu’nda yönetmenlik yapmıştır.

Petruşevskaya halen Moskova’da yaşıyor ve o günlerde röportaj vermek konusunda cimri olmayı tercih ediyordu. Sekiz yıl sonra 2006 yılında yazarlarla ilgili araştırmalara yeniden başladığımda eserlerinin ve eserleri ile ilgili değerlendirmelerin sayısı artmıştı, özel yaşamı ile ilgili bilgilere ise şunlar eklenmişti. Şovmen, modacı ve tiyatro yönetmeni olarak adından ve yeteneklerinden sıkça behsedilen bir oğlu ve çok sevdiği bir torunu var. Yıl 2008 oldu. Petruşevskaya artık yetmiş yaşında bir yazar ve okurları ile diyalog kurmak için, medyanın ve teknolojinin olanaklarını günümüz değerlerinin talep ettiği ölçülerde, başarıyla kullanıyor.

Rus edebiyat tarihinde, Perestroyka’nın ilanından sonra yaşama olanağı bulan ilginç iki fenomenden bahsedilir. Bunlardan birisi postmodern akımla, diğeri edebiyat dünyasında adını duyuran kadın yazarlarla ilgilidir. Abaşeva’nın tanımlamasıyla, ”Herşeye rağmen sonunda bizde de (Rusya’da da) kadın edebiyatı doğmuştur.” Petruşevskaya’nın postmodern geleneğin temsilcisi bir kadın yazar olması nedeniyle bu fenomenlerden ikisi de
araştırmamınızın kapsamına giriyor. Rusya kaynaklı araştırmaların sonucuna göre, daha da önceki dönemlerde de yazar ve özellikle de şair olarak kadın isimleri Rus edebiyat tarihinde kayıtlıdır. Ama bu edebiyatçılardan yalnızca münferit olarak bahsedebiliyoruz.




Örneğin: Zinaida Gippius (şair), Marina Tsvetayeva (şair) Oysa bugün durum çok farklı, herşeyden önce edebiyat tarihinin hiçbir döneminde bu sayıda kadın yazarı tabiriyle rekabet ederlerken görme olanağımız olmamıştı.
Lyudmila Petruşevskaya, Tatyana Tolstaya, Viktoriya Tokareva, Nina Sadur, Larisa Vaneyeva, Lyudmila Ulitskaya, İrina Polyanskaya, Valeriya Narbikova vd. Bu yazarların eserleri yalnızca Rusya’da değil, yurtdışında da okur buluyor. Özellikle feminist hareketin temsilcileri sınıflandırma yaparken kadın yazarlar için ayrıcalıklı bir konum belirliyorlar. Bu hareketin karşıtları ise, kadınları ikinci sınıf insan olarak görüyorlar, dolayısı ile ikinci sınıf insanın kaleminden çıkan eseride ikinci sınıf edebiyat kategorisine sokuyorlar.

Tahmin edileceği gibi, bunlar radikal gruplar. Bir de eserleri, sanatsal niteliğini dikkate alarak iyi ve kötü diye ayıran ve çoğunlukla kalan gruplar var. Ama alışılageldiği gibi, radikal azınlığın ses tonu daha yüksek ve agresif. Ayrıca bu grupların tartışmaları çoğu zaman edebiyatın sınırları dışına çıkıyor. Benzer bir kutuplaşmada Petruşevkaya’nın hayranları ile karşıtları arasında oluşmuş gibi görünüyor. Hayranlarına göre, Lyudmila Petruşevskaya’nın eserlerinde kadın edebiyatın konusu olmaktan çıkarak edebiyatın sesi olmayı başarmıştır. Bu
şu anlama geliyor. Bugüne kadar kadın hep erkeğin bakış açısıyla nasıl algılanılıyorsa öyle anlatıldı. Tıpkı bir çiçek gibi bir nehir gibi, bir kent gibi.

Önceki dönemlerde kadının dili yoktu, kendine ait bir bakış açısı yoktu. Daha doğrusu sahip olduğu dil ve bakış açısı, erkeğin yüzyıllardır kodladığı biçimde şekillenmişti. Bu düşünce değerlendirilmeye alındığı zaman, Lyudmila Petruşevskaya’nın sanatıyla ilgili yukarıda söylenenlerin ne kadar iddialı olduğu görülür. Karşıt görüşlere gelince. Özellikle 2004 yılında aldığı olumsuz eleştiriler Lyudmila Petruşevskaya’nın roman türünde yazdığı Bir Numara ya da Başka Olanaklar Sunan Bahçelerde adlı eseriyle ilgiliydi.

Andrey Nemzer ve Alla Latınina Bir Numara….’nın roman olarak kabul edilemeyeceği, ayrıca ticari kaygılarla yazılmış olduğu görüşündeydiler. Mihail Zolotonosov ise, eseri 2004 yılının olayı olarak kabul ediyordu. Sonuçta, eser Rusya’nın en prestijli ödülü olan BUKER’in aday listesinde, ilk altı arasına beşinci sıradan girerek yer aldı. BUKER Rus edebiyatında roman türünün 19. yüzyılda yaşadığı altın çağı yeniden yakalamak için yazarları motive etmek amacıyla düşünülmüş bir ödül. BUKER her yılın sonunda o yıl yayımlanmış olan romanlara veriliyor.

Lyudmila Petruşevskaya bu ödüle iki kez aday gösterilmiştir. İlkinde 1992 yılında yine beşinci sıradan Zaman Gecedir (Vremya noç) adlı eseri ile listeye girmiştir. Bu noktada Andrey Nemzer ve Alla Latınina tarafından, özellikle BUKER’in seçici kuruluna yöneltilen eleştirilerin çok da haksız olmadığı dikkat çekiyor. Çünkü 1992 yılında uzun öykü türünde yazılmış olan Zaman Gecedir’in nasıl olupda roman ödülüne aday gösterildi sorusu yanıtsız kalıyor.

Diğer yandan, Lyudmila Petruşevskaya’nın eserlerinin sanat değeri ile ilgili yapılan değerlendirmelerin ne kadar isabetli olduğunu (veya olmadığını) yazarın eserlerinin ömrü belirleyecektir. Lyudmila Petruşevskaya, 20. yüzyılın yaşam ve sanat deneyimini 21. yüzyıla aktaran ara kuşağa ait bir yazardır. Bu nedenle Lyudmila Petruşevskaya’nın eserlerini Sovyet kültüründen kopararak incelemek isabetli bir yaklaşım olmaz. Çünkü Lyudmila Petruşevskaya, bir birey olarak, bir entelektüel olarak ve bir yazar olarak Sovyet kültürü ile yetişmiştir. Dolayısı ile bu kültür yazarın sanatının beslendiği ilk kaynak olmuştur.

Kaynak: Birsen Karaca – Rus Edebiyatının Açılımları / Kavis yayınları kitabından alınmıştır.

Şair Faruk Nafiz Çamlıbel’in Kanser Eşinin ardından yazdığı Şiir ve Acı Hikayesi

ARTIK BU SOLAN BAHÇEDE BÜLBÜLLERE YER YOK!

Azize Hanımla evlidir şair. İki çocukları var. Mutlu, sevecen, sıcak bir yuva. Ne var ki Azize Hanım hastalanmıştır. Dostu, Alaattin Yavaşça’ya danışır. Yavaşça da yakın zamanın ünlü besteci ve ses sanatçılarından, ama aynı zamanda, kadın doğum uzmanı ve bir hastanenin baş hekimidir.

İlk muayenesinden sonra keyfi kaçar Yavaşça’nın. Bir şey söyleyemez dostuna.




-“Benim bu konularda uzman bir hocam var. Bir de o görsün, ben pek emin olamadım,” der ve alır Çamlıbel’i arkadaşına götürür.

Hocanın teşhisi, Yavaşça’nınkiyle örtüşmüştür.

Artık çok geçtir. Hoca:

– “Alâaddin kardeşim, durum fena. Göğüsten başlamış tüm koltuk altını sarmış kanser. Mutlaka vücudun başka yerlerinde de metastaz yapmıştır. Bu hastayı hiçbir şekilde ameliyat etmek istemem. Hekim olarak ilaçlar verip ömrünün son demlerini mümkün olduğunca ağrısız geçirmesini sağlamaktan başka yapacağımız bir şey yok” der.

Yıkılır Yavaşça. Böyle bir haber nasıl söylenir ki? Aslında yüzlerce, belki de binlerce defa söylemiştir benzer şeyleri. Ya sevdiğin bir insana söylemek…

Çamlıbel eşinin üzerine titreyen, ona delice sevdalı, kırılgan, duygulu bir adam. Dünyasını Azize Hanım üzerine kurmuş onunla ve onun için yaşayan bir şair yürek. Nasıl denir, nasıl söylenir?

Bestekar, koluna girer şairin.

-“Gel biraz yürüyelim üstat”, der. Başlar bin dereden su getirmeye. Bir türlü anlatamaz. Aslında anlatamadığını zanneder. Ama anlamıştır koca yürekli adam.

Susar şair, hiçbir şey söylemez. Bir susuş ki feryattan daha büyük bir çığlık, çığlıktan daha büyük bir gök gürültüsü. Yıkılır elbet.

Çok sürmez Azize Hanım’ın acıları. Teşhis doğrudur. Ölüm son verir acılarına; arkasında dayanılmaz, hiç unutulmaz acılar bırakarak.

Haftalar sonra tekrar gider Alaattin Yavaşça’ya, Çamlıbel. Omuzları düşük, avurtları çökmüş, gözleri kan çanağı gibidir.

Cebinden katlanmış bir kâğıt çıkartıp, uzatır bestekara.

“Bunu yazdım. Bestelersen sevinirim,” der ve çıkar gider.

Artık bu solan bahçede bülbüllere yer yok.
Bir yer ki, sevenle, sevilenlerden eser yok.
Bezminde kadeh kırdığımız sevgililer yok.
Bir yer ki, sevenle sevilenlerden eser yok.

Görsel: Azize ve Faruk Nafiz Çamlıbel

Bkz. Ayşen Cumhur Özkaya, Akşam Güneşi.

Ayşen Cumhur Özkaya, Eşlerinin Gözünden Edebiyatçılarımız.

Mutlaka okunması gereken İnsan Beynini Geliştiren 7 Roman




Edebileştirme Bağlamında Kitap Çevirisi

Kitap çevirisi, edebiyat dünyasında yazarların edebildiğini kutsayan çok önemli bir mekanizmadır. Görünüşte tarafsız olmasından ötürü böyle bilinmese de, “merkezin dışındaki” bütün yazarlar için edebiyat dünyasına giden anayoldur. Eserin edebildiğini teslim etmenin bir biçimidir ve sadece bir dil değişiminden, dünyada yapılan yayıncılık işlemlerinin hacmini ölçmek için sayıya dökülebilecek (dökülmesi gereken) katıksız bir yatay aktarımda ibaret değildir.




Çeviri tam aksine, oyuncular arasındaki evrensel rekabette bir koz ve en önemli silah, uluslararası edebiyat uzmanının kendine has mücadele biçimlerinden biridir. Değişken bir geometrisi olan bu aracın nasıl kullanılacağı, çevirmenin ve çevrilen metnin, yani kaynak dilin ve hedef dilin konumuna göre değişir. Dillerin edebi açıdan eşit olmadığını daha önce ortaya koymuştuk, dünya edebiyat oyununun katılımcıları arasındaki eşitsizlik de, en azından kısmen buradan kaynaklanır.

Bundan dolayı bu dilden dile aktarım, benimsenen bakış açısına (çevirenin ya da çevrilenin) ve gerçekleştirildiği diller arasındaki ilişkiye bağlıdır. Bu kitapta incelenen örnekleri, bu iki etkenin birleşimi belirlemiştir. En zayıf donanımlı hedef diller için çeviri -ki bu durumda bir “içe-çevirme” söz konusudur- edebi kaynakları bir araya getirmenin, bir anlamda büyük evrensel metinleri tahakküm altında tutulan bir dile (dolayısıyla donanımsız bir edebiyata) ithal etmenin, edebi zenginlikleri o dile aktarmanın bir yoludur.

Alman romantiklerinin 19. yüzyıl boyunca giderek rayına oturan klasikleri çevirme programı, ileride ayrıntılı olarak göstereceğimiz gibi, bu türden bir girişimdir. Edebiyatta bir kırılma noktası oluşturmuş, edebi merkezlerde bir iz bırakmış eserler çoğu zaman, kendileri de uluslararası ve çokdilli olan, ait oldukları edebiyat uzmanını normlarından kopma arzusuyla merkezin modernitesini kendi dillerine taşımak isteyen (ve böylece tahakkümün sürmesine katkıda bulunan) yazarlar tarafından tercüme edilmiştir.

Sözgelimi Danilo Kiš Macar şairlerini (Ady, Petöfi, Radnoti), Rus şairlerini (Mandelstam, Esensine, Zvetayeva) ve Fransız şairlerini (Corneille, Baudelaire, Lautréamont, Verlaine, Prévert, Queneau) S’ırpça-Hırvatçaya çevrilmiştir; Vergilio Ferreira Sartre’ı Portekiz’de tanıtmıştır; Arno Schmidt Joyce’u hevesle Almancaya, Borges de Hart Carne’i, E.E. Cummings’i, William Faulkner’i, Robert Penn Warren’i İspanyolcaya çevrilmiştir; yüzyılın başında Japon Daigaku Horiguehi (1892-1981) Verlaine’in, Apollinaire’in, James’in, Cocteau’nun ve Morand!ın eserlerini Japonya’ya ithal etmiş, böylece o sıralar gelişmekte olan bu edebiyat uzamında geçerli olan estetik normlarının derinden sarsılmasına katkıda bulunmuştur;

Macar Dezsö Kosztolànyi Shakespeare’i, Byron’ı, Wilde’ı, Baudelaire’i ve Verlaine’i anadiline çevrilmiştir. Bu aracılar bir bakıma büyük başkentlerdeki uluslararası simaların tam tersi bir rol oynamışlardır: Çevresel olanı kutsamak üzere merkeze dahil etmek yerine, merkezin ürünlerini tercüme ederek merkezi (ve merkezde kutsanmış olanı) kendi ülkelerinde tanıtmışlardır. Greenwich meridyeninde ilan edilen moderniteyi tanıtmak amacıyla ithal etmiş; bu nedenle de uzamın bütünleşmesi sürecinde temel bir rol oynamışlardır.




Aynı işlem büyük “kaynak” diller açısından ele alındığında, bir “dışa-çevirme” olarak niteleyebileceğimiz edebiyat çevirisi merkezdeki edebi sermayenin uluslararası dağılımını sağlar. Küçük ülkelerdeki çokdilli yazarlar sayesinde büyük ülkelerin gücünü ve itibarını genişleterek, evrensellik iddiasındaki dillerin ve edebiyatların nüfuzunu kabul ettirir ve edebi kredisini arttırır. Ayrıca, çevirinin kendisi zaman aldığı için gecikmeyle de olsa, merkezde geçerli olan normu başka yerlere yayar.

Bunun tam tersine büyük “hedef” diller açısından bakıldığında, “küçük” dillerde yazılmış ya da göz ardı edilmiş edebiyatlara ait edebi metinlerin merkeze ithali, çevresel yapıtları ilhak edip merkezdeki zenginliklere katmanın bir yoludur: Valéry’nin belirttiği gibi, evrensel sermaye kutsama gücüne sahip büyük çevirmenlerin çalışmaları sayesinde büyür. Hâkim konumda olmaları, “asaletin bir gereği olarak” yerli olmayan ve kendi edebi kategorilerine uyan yazarları “keşfetmeyi” onlar için bir görev haline getirir. “Küçük” bir “kaynak” dil açısından
bakıldığında ise, metinlerin merkezi bir edebiyat diline ihraç edilmesi basit bir dil değiştirme işleminden çok daha fazlasıdır.

Aslında bu edebiyat statüsüne ulaşmak, edebildiğini tescil ettirmek demektir. Bizi burada ilgilendiren de işte bu çeviri yoluyla kutsamadır.”Edebilik” kavramını, yani salt dil sermayesinden bağımsız olarak bir dile edebi bir kredi tanıtmasını dikkate alarak, edebi açıdan tahakküm altında olanların başka dillere çevrilmesini edebiyatta görünürlük, varlık kazandıran bir kutsama işlemi olarak değerlendirebiliriz. Edebiliği zayıf ya da hiç yok diye bilinen, kendine has geleneklerden yoksun olan dillerde eser verenler bir anda edebilik payesi edinemezler.

Metinleri edebiyat dünyasına ancak edebiyatın büyük dillerinden birine çevrilerek girebilir: Çeviri, eserin sadece “uyruk değiştirmesi” ya da bir dilden diğerine geçmesi değil; çok daha özgül bir anlamda edebileşmesidir.
Latin Amerika’daki “boom” hareketinin yazarları, eserlerinin Fransızcaya çevrilip Fransız eleştirmenler tarafından kabul görmesinden sonra uluslararası edebiyat uzamında boy göstermişlerdir. Nitekim Jorge Luis Borges, kendisinin Fransa’nın bir icadı olduğunu söylemiştir. Danilo Kiš’in uluslararası çapta kabul görmesi, eserlerinin Fransızcaya çevrilmesi ve kutsanması, bu sayede Sırbistan-Hırvatistan’ın “karanlığından” çıkmasıyla aynı zamana denk gelir.

Tagore’un evrensel olarak tanınması (Nobel Ödülü’nü alması), Bengal dilinde yazdığı eserleri bizzat İngilizceye çevirmesiyle bağlantılıdır. Zaireli yazar ve entelektüel Pius Ngandu Nkashama, çevrilmenin ve kutsanmanın Afrikalı yazarlar için temel rolünü, inkar ederek de olsa şöyle vurgular: “Afrikalı yazarların kusuru, edebi bir metnin ancak yüce Batı tarafından itibar edildiği takdirde değer kazandığına inanmalarıydı […]. Sanki bir Afrika dilinde yazan biri ancak başka dillerde, bu örnekte sömürgecinin dilinde bir metin ürettiği andan itibaren edebiliğe ulaşabilirmiş gibi […]. Usulünce dünyaya yayılmış çevirilere dayanarak ona manevi bir kredi açılabilirdi.”

Tahakküm altındaki yazarların çevrilmesine edebileşme, yani edebi anlamda gerçek bir dönüşüm, bir hal değişikliği olarak tanımlamak, dilden dile basit aktarımlar olarak algılanan çeviri işlemlerinin birbirine eşit, hatta simetrik olduğuna inanmanın doğurduğu bir dizi soruna çözüm getirmeyi mümkün kılar. Edebi anlamda dönüşüm, pek ya da hiç edebi olmayan bir dile yazılmış yani “söz piyasası”nda var olmayan ya da fark edilmeyen bir dilde kaleme alınmış bir metnin bir edebiyat diline geçmesini sağlayan o sihirli sınırın aşılmasıyla gerçekleşir. Ben de işte buna dayanarak, edebi açıdan donanımsız bir bölgeden gelen bir metnin meşru makamlar nezdinde edebiliğini kabul ettirmesini sağlayan her türlü işlemi -çeviri, kendi metnini çevirme, trankripsiyon, doğrudan hakim dilde yazma-edebileşme olarak tanımlıyorum.

Bu metinler hangi dilde yazılmış olurlarsa olsunlar edebiliklerini tescil ettirmek için tercüme edilmek zorundadırlar. İngilizce yazan, dolayısıyla görünüşte çeviri meselesini dert etmesi gerekmeyen Hintli yazar Salman Rushdie, gene de temel nitelikteki bir kendini tercüme etme sürecinden bahseder: “Etimolojik olarak [Batı dillerinde] ‘tercüme” [translation] kelimesi, ‘ötesine geçirmek’ anlamına gelen Latince traducere’den gelir. Doğduğumuz yerin ötesine geçmiş olduğumuza göre, bizler ‘tercüme edilmiş’ insanlarız.

Genel olarak tercümede bir şeylerin kaybedildiği kabul edilir; bense inatla aynı zamanda bir şeyler kazanılabileceği fikrine sarılıyorum. “Edebi metinleri dönüştürmeye ve tercüme etmeye yönelik işlemler, bir bakıma dil ve edebiyatla ilgili bir dizi stratejiye, edebi anlamda yoksulluktan, görünmezlikten kurtulmak için geliştirilen çözümler silsilesine tekabül eder. Pek çok yazarın katettiği yola bakıldığında, kutsanmaya doğru adım adım ilerlerken her evrede, metinlerin kutsayıcı makamlar tarafından belirlenen görünürlük kurallarına uygun olarak geçirdiği dönüşümler saptanabilir. Strindberg ya da Joyce için mesele Fransızca yazmak değil, edebiyatı ete kemiğe büründüren dili -doğrudan ya da çeviri aracılığıyla- benimseyerek edebiyata, yazar statüsüne erişmekti.

Kaynak: Dünya Edebiyat Cumhuriyeti / Pascale Casanova / Varlık Yayınları

Yaşar Kemal’in Ustalarım Dediği ve Kitaplarını Tavsiye Ettiği 4 Yazar

Edebiyatımızın koca çınarı Yaşar Kemal’in, yazarlığı usta çırak ilişkisi olarak görüp bu minvalde kendisinin karşılarında çırak olduğunu ifade ettiği 4 büyük yazarı sizler için listeledik. Kaynak olarak Zülfü Livaneli’nin Aklın Yolu Programından alınmıştır.

1: Stendhal

Marie-Henri Beyle (23 Ocak 1783, Grenoble – 23 Mart 1842, Paris), daha çok mahlası Stendhal ile bilinen Fransız realist yazardır. Bilinen en güzel romanlarından biri Kırmızı ve Siyahtır Devamını Oku




Steinbeck’ten Oğluna Mektup: “Aşk, İnsanın Başına Gelebilecek En İyi Şeydir”

Fareler ve İnsanlar‘ın Nobel ödüllü yazarı John Steinbeck (1902-1968) iyi de bir mektup yazarıydı.

Aşağıda, 1958 yılında, yatılı okulda okurken, Susan isimli bir kıza âşık olduğunu söyleyen büyük oğlu Thom’un mektubuna verdiği cevap var.

Steinbeck’in bilgelikle, şefkatle, iyimserlikle, zamansızlıkla alakalı son derece etkileyici sözleri okurlarda iz bırakacak nitelikte:




New York

10 Kasım 1958

Sevgili Thom,

Bu sabah mektubunu aldık. Mektubuna kendi bakış açımdan cevap vereceğim, Elaine de kendi bakış açısından.

İlk olarak, eğer âşıksan bu iyi bir şeydir, hatta bir insanın başına gelecek en iyi şeydir. Sakın bunu küçümsemelerine izin verme.

İkincisi, aşkın çok çeşidi vardır. Biri bencil, cimri, açgözlü, egoist ve aşkı kendini beğenmek için kullanır. Bu aşkın, çirkin ve sakat çeşididir. Diğeri, senin içindeki iyi olan her şeyi dışa vurmanı sağlar. İyilik, itibar ve saygı. Sadece toplumsal saygı meselesi değil, bir başkasını eşsiz ve değerli görebilmeni sağlayan o daha yüce saygıyı da.

İlk çeşidi, seni hasta, küçük ve zayıf yapabilir, ikincisi seni güçlendirir, sahip olduğunu bilmediğin cesareti, iyiliği ve bilgeliği ortaya çıkarmanı sağlayabilir.

Bunun gelip geçici bir gençlik aşkı olmadığını söylüyorsun. Eğer bu kadar yoğun duygular hissediyorsan elbette gençlik aşkı değildir.

Fakat benden sana neler hissettiğini söylememi istemiyorsun diye düşünüyorum. Hissettiklerini, sen herkesten daha iyi biliyorsun. Sana bu konuda ne yapman gerektiğiyle ilgili yardımcı olmamı istiyorsun; bunu yapabilirim.

Öncelikle sonuna kadar hissettiklerinin tadını çıkar, müteşekkir ol ve şükran duy.

Aşkın amacı en iyi ve en güzel amaçtır. Ona ulaşmaya çalış.

Eğer birine âşıksan o kişiye açılmakta bir tehlike yoktur; yalnızca bazı insanların çok çekingen olabileceğini unutmamalısın, bazen ilan-ı aşk ederken bu çekingenliği göz önünde bulundurmak gerekir.

Kızlar senin ne hissettiğini bilmek gibi bir özelliğe sahiplerdir ama yine de hissettiklerinizi duymak isterler.

Bazen hislerine bazı sebepler dolayısıyla karşılık alamazsın; ama bu hissettiklerinin değerini ya da güzelliğini azaltmaz.

Son olarak, senin ne hissettiğini biliyorum, çünkü ben de aynı şeyleri hissediyorum; sen de böyle hissettiğin için memnunum.

Susan’la tanışmayı çok isteriz. Bu görüşmenin planlarını Elaine yapacak, çünkü bu onun uzmanlık alanı; çok da memnun olacaktır. O da aşkı biliyor, belki sana benden daha fazla yardımcı bile olabilir.

Ve sakın kaybetmekten korkma. Eğer doğruysa devam edecektir. Acele etme yeter. İyi şeyler asla elden kaçmaz.

Sevgiler,

Baban

Mutlaka okunması gereken İnsan Beynini Geliştiren 7 Roman




Halkı için kendini feda eden Lady Godiva’nın Hikayesi

On birinci yüzyılda İngiltere’de Coventry eyaletinin Lordu olan Lady Godiva’nın kocası Leofric, şehrin alt yapısı ve ticari hayatını güçlendirmek için halkın sırtına vergileri daha da bir ağırlaştırarak yükledi. Ülkenin, ekonomik durumu ve zenginlerin günümüzdeki gibi keyif sürüp, fakirlerin aç yaşaması o dönemde de mevcuttu ve bunun telafisini ise fakirden çıkarma görüşü hakimdi. Kocasının bu zalimane tavrı yüzünde halkın daha fazla fakirleşmesine dayanamayan Lady Godiva kocasından bu ağır vergileri düşürmesini istedi. Kocası bu isteğini red edip, şiddetle karşı çıktı.




Godiva’nın bu doğrultuda isteği devam edince de, kocası akıl almaz bir teklif sundu kendisine. Kocasının bu iğrenç teklifi, hiçbir canlının altından kalkamayacağı bir şeydi. Çırılçıplak bir atın üstünde şehirde gezmesi karşılığında vergileri kaldıracağını ifade etti.. Kocasının bu teklifte ki amacı karısının muhafazakar olması söz konusu olduğu için bu teklife asla sıcak bakmayacak ve o da vergileri kaldırmayacaktı. Planı buydu kocasının. Sinsice bir davranışta bulunmuştu. O dönem, Hıristiyanlık inancında diğer dinlerdeki gibi çıplak dolaşmanın büyük günah olması ve erkeklerin de çıplak bir kadına bakması ile kesinlikle cehenneme gideceğine inanılıyordu.

Fakat Lady Godiva hiç tahmin edilemeyecek bir karar verdi; Sanki bütün dogmaları yıkmak istercesine, kötülüğün karşısında iyiliğin hakim gelmesini istiyordu. Ata binip, uzun saçlarını açıp, çırıl çıplak bütün şehri gezdi. Tabi halk, Godiva’nın kendileri için, böylesine fedakarane bir davranışta bulunmasına çok büyük saygı ve sevgi besledi. Herkes evine kapanıp, şehri boşaltıp kapılarını, pencerelerini sıkıca kapadı. Amaçları kendileri için yapılan bu iyiliğe kayıtsız kalmamaktı. Ama insanoğlunun nankörlüğü o esnada da belirdi. İngiliz Edebiyatında kendisine asırlarca yer edecek olan, ”Röntgenci Tom” tabiri işte bu anda meydana geldi.




Godiva’yı çıplak izleyen Tom, insan nefsinin nankörlüğünü gerçekleştirip, Godiva’nın bu asil davranışını, kendi hisleri için kurban etti. Ve Godiva şehir boyu gezdikçe onu izledi bir gölge gibi. Ama ne olursa olsun, Godiva’nın bu kahramanlık dolu davranışı karşısında kocası Lord Leofric vergileri düşürmeye mecbur oldu. Lady Godiva halkı için kendisini feda etmekle İngiltere’de özgürlük ve iyi kalpliliğin bir sembolü oldu. Efsaneleri dilden dile yayıldı. Tom ise asırlarca röngtmenci olarak akıllarda kaldı. İyilik, kötülüğe karşı zafer kazandı. Tek başına bir Kadın, bütün halkı kurtardı.

Ünlü Yazar Duygu Asena’dan Hayata ve Kadın olmaya dair 4 Muhteşem tespit

 

Aşık Veysel’in Sazının Gericilik Diye 5 Kez Yakılması ve Karakol da Dövülmesi

Bizim Anadolu insanımızın sözlü ve yazılı edebiyat geleneği muazzam bir geçmişe dayanıyor. Eski dönemlerde ellerinde Sazları ile aşıklar kahve kahve dolaşıp birbiri ile spontane şiirler yazıp, saz ve müzik eşliğinde atışır, dinleyen bütün köylülere müzik ziyafeti verirlerdi. Bu gelenek şimdi var mı yok mu bilmiyorum ama, Sazın ve Türkülerin bizim toplumumuzda çok büyük bir önemi var. Çiçek Abbas Filmi’ndeki gibi, Aşıksan vur saza, şoförsen baz gaza misali.




Aşığımız çoktur bu topraklarda ama aşkını ve şiirlerini saz ile insanlara hakkı ile duyuranımız pek yoktur. Olanlarda zaten Üstad olmuş, hepimizin diline dolanan Türkülerin sahipleri olarak gönüllerimizde ebediyete kadar yer etmişlerdir. Bunlardan biride büyük Usta Aşık Veysel’dir. Hayatı çilelerle geçen üstad, acısını, sevincini, mutluluğunu hiç görmediği halde öyle güzel şiire ve ardından sazına dökmüş ki, içimizde onun yeri bambaşkadır.

Ne var ki bu büyük Ozanımız da geçmişte müzik yasaklarından ötürü payına düşeni almış, üstüne üstlük bir Aşığın can yoldaşı olan Sazı 5 kez yakılmış o hali ile dayak bile atılmıştır. Ne büyük bir acıdır bu? Konuyla ilgili ilk ağızdan bilgiyi, rahmetli Yaşar Kemal anlatmıştır. Başlığa konu olan hadise ve hikayesi şöyle cereyan etmiştir. Yaşar Kemal, Zülfü Livaneli’nin Aklın Yolu programında şöyle diyor:

” Bilinen bir hikaye. Bunu bana Aşık Veysel’de anlattı, Ahmet Kudsi Tecer’de. İkisi de büyük dostumdu benim. Ahmet Kudsi Tecer Paris’ten geldim diyor, Sivas Marif Müdürü oldum diyor. Ahmet Kudsi, büyük bir şairdir. Ben çok seviyorum onun şiirlerini. Hatırlarsın Ahmet Kudsi’nin şiirlerini, (Zülfü Livaneli, hatırlamaz mıyım).

Dedi ki birgün halk şairleri gecesi yapmam gerekti. Artık folklore doğru gidiyoruz, Türk halkının Kültürüne doğru gidiyoruz. Eh bir atılım yapalım dedik. (……) Bir çok halk şairi topladım. Bir de Aşık Veysel var dediler, Atatürk için de şiirler yazmış gariban. Adam gönderdim gelmedi, dediler dağa kaçmış diyorlar Veysel. Belediye Başkanına telefon ettim, Jandarmalara bilmem nelere en sonunda Veysel’i yakalattım getirttim.

Sazın nerde Veysel dedim, Aman saz olmaz dedi. Aman gözünü seveyim, sen kimsen dedi, sen nesin gardaş dedi. Marif beyim dedim, nedir o diye anlatıyor, işte burda gece yapıyoruz halk şairleri haftası. Ne oldu Veysel, sen ne oldu da sazını getirmedin dedim? Beş defa indim diyor, beş defa da sazımı elimden aldılar. Karakolda da iyice dayak attılar, Sazı da fırında yaktılar. Neymiş, Saz gericiymiş, Saz gerici aletiymiş.”

Yazan:  Furkan Sartık




Gizemli Hititlerin Kitabı

Etiler veya Hititler, Anadolu topraklarında geniş bir devlet yapılanmasına sahip ve Tunç Çağ’ı döneminde var olmuş bir milletti. Milattan Önce 1600 yıllarda İç Anadolu kısmındaki Hatti klanlarını hakimiyetleri altına alarak, Hattuşaş ve çevresinde kurdukları medeniyet ve devletleri, Milattan Önce 14. yüzyıl dönemlerinde, I. Şuppiluliuma egemenliğinde, Levant ve Mezopotamya’nın kuzey bölümünü de kapsayan büyük ve kudretli bir güç haline geldi.




Hititler, Hint-Avrupa dilleri ailesinden olan Anadolu merkezli Hititce ve Luvice konuşuyorlardı. Fakat kendi konuştukları diller dışında o dönemde komşu medeniyetlerinde dil ve yapılanmasını kendilerinde var etmişlerdi. Sümerce ve Akadca yazılarda yazmışlardı. Çivi ve Hiyeroglif yazılarda onların döneminde çokça vardı.

Hatti Krallığı sakinleri Hititler zaman zaman hiçbir uyarıda bulunmadan ortadan yok olan Bereket Tanrısı Telipinu’ya tapardı. Bu Tanrıya tapanlar dünyanın yok olmasını engellemek için onu aramak zorunda kalırdı. Tanrıları gibi Hititler’de yok oldu, haklarında çok birşey bilmiyoruz. Hitit İmparatorluğunu başkenti bugün Ankara’nın doğusundaki Boğazköy’de bulunan Hattuşa’ydı.

MÖ 1800-1200 arasındaki altı yüzyıl boyunca burası Anadolu’nun en önemli uygarlıklarından biri olmuştu. Antik dönemlerin en değerli endüstri sırlarından birine sahipti: demir üretimi. Hititler Hattuşa’daki kale içinde Hititçe çivi yazısıyla yazılmış metinlerin bulunduğu bir kütüphane kurmuştu. Biri kayıp olan üç tablette toplam 200’den fazla yasa bulunuyordu. 1906-1912 arasında iki kazı çalışmasında, aralarında hukuk belgeleri, Gılgamış Destanı’nın farklı dillerdeki kopyaları, içinde cadılıkla ve cinsel iktidarsızlıkla mücadele için dualar olan en az sekiz farklı dilde yazılmış olan on binden fazla tablet bulundu.

Kaynak: Kitap Kıyımının Evrensel Tarihi – Fernando Baez / Can Yayınları kitabından alıntılanmıştır




Orhan Kemal’in Oğlu Işık Öğütçü ile Söyleşi

Orhan Kemal’in Oğlu Işık Öğütçü ile Söyleşi

Milyonların okuduğu Orhan Kemal’in oğlu olmak nasıl bir duygu? Hakkında daha çok bilgiye ulaşmak isteyen eski ve yeni neslin olduğunu bilmek nasıl bir yükümlülük?

+ Önemli bir insanın oğlu olmak biraz yetişmekle ilgili bir duruş sergilemek demektir. Kendinizi beğenmişte olabilirsiniz ya da mütevazi bir hayat sürmeye devam da edebilirsiniz. Ben ve diğer kardeşlerimde hep ikincisini tercih ettik. Hiçbir zaman ortaya dökülüp biz Orhan Kemal’in evladıyız demedik. Bu ismi kullanıp boş işler yapmaktansa, sessiz kalıp yaptığımız işlerin ortaya çıkması daha değerlidir diye düşündük ve hala aynı da tutum ve davranışlarımızı sürdürüyoruz.




Yeni kuşaklar için üstadı daha iyi tanımak isteyenlerin olduğunu biliyorum. Bunun için çalışmalarımı aralıksız sürdürüyor, her türlü belge ve bilgi paylaşıyorum. Ama buna herkesin katkı vermesi lazım. Elinde belge, bilgi, görsel malzeme bulunan bana göndermeli, böyle olanağı olmayanlar kitaplarını almalı, tekrar okumalı ve herkese tavsiye etmelidirler, diye düşünüyorum. Bunu gerçekleştirmeyi sağlamak da yükümlülüğün içindedir.

Orhan Kemal’in sizinle olan ilişkileri, yönlendirmeleri nasıldı? ”Babam hep şöyle derdi, meğer ne kadar haklıymış…” diye arada aklınıza gelen bir anınız var mı?

+ Babamın bu tür yönlendirmelerine malesef hayat izin vermedi. Kendisini çok erken yaşta kaybettim. Fakat şöyle bir anım var. 1970 yılında vefat etmeden önce, babam, ben ve ağabeyim evde oturuyorduk. Ağabeyim benim kitap okumam için ısrar ediyordu, babam ise bizi dinliyordu. Sonunda babam konuşmaya katıldı.
Ağabeyimin doğru söylediğini, kitap okumam gerektiğini belirterek bir öneride bulundu. Bana ”İki Çocuğun Devr-i Alemini” okumamı söyledi. Haziran 1970’te vefat edince, bir ay sonra onun okumamı istediği kitabı ağabeyimden istedim. Getirdi. Okudum.

Çocuk dünyamın çok zenginleştiğini, okuma alışkanlığını kazandığımı gördüm. Babam gerçekten çocuk dünyasını çok iyi bilen bir insandı. Kendi kitaplarınıda tavsiye edebilirdi. Ama benim okumaktan kaytarıp top oynamayı, sokaklarda dolaşmayı tercih edeceğimi sezdiği için macera dolu bu kitabı önermişti. Daha sonra onun kitaplarını okurken, onunda çocukluğunda bu kitapları okuduğunu görmüş, çok mutlu olmuştum. Kitap okumayı tutku haline getiren belki de babamla yaptığım bu son konuşma olmuştu.

Ondan kalan eserler dışında kimsenin bilmediği ve bilmeyi ısrarla merakla gözlediği özet cümleniz var mı? Çok özel olmazsa Orhan Kemal’in bilinmek istenilen çarpıcı yönlerini düşünenler var.

+ Babamın kitaplarında böyle güzel cümleler mevcut. Bunların bir kısmını www.orhankemal.org web sayfasına da aldım. Ama hemen şimdi aklıma gelen cümlesini söylemek isterim. ”Kara gün kararıp gitmez.”

Orhan, Nazım Hikmet’i dinleyerek şiire değil romana öyküye yönelmiştir. Hatta Orhan Kemal, oğullarından birine de Nazım adını vermiştir. Peki, yalnızca Nazım Hikmet’i sevmesi nedeniyle mi, yoksa içinde var olan davaya münhasır olarak mı romanı ve öyküyü yüceltmiştir? Pek tabii şiiri de işleyebilirdi…

+ Kendisi de zaman içinde şair olamayacağına inanmıştır. Nazım Hikmet’in düz yazıda onu teşvik etmesi, bu yolda ilerlemesini sağlamıştır. Tabi seçtiği konular, sosyal, toplumsal gerçeklik taşımayan konulardır. Halkın sıkıntısını, çektiği acıyı içinde hissederek, onların sesi olarak sürekli yazmıştır. Bundan dolayı kendisine çeşitli bedeller ödetilmiştir ama asla kalemini satmamıştır. Sanatın hikaye ve roman dallarıyla, buna ilintili olan senaryo ve tiyatro yapıtlarında karar kılmıştır.

Sinema ve dizi filme uyarlanan eserleri için neler söylemek istersiniz? Örneğin bir romanın film olması için izin verirken, gerekli sohbeti kurarken eserin özünü koruma açısından, Kemal ailesinde olmazsa olmazlar var mı?

+ Tabi var. Bunun en önemlisi senaryoda Orhan Kemal’in dünya görüşüne ters konulara sapılmaması. İsmine helal getirilmemesi. Yoksa dizi sektörü tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de bir endüstri artık. Uyarlanan yapıta birtakım eklemeler kaçınılmaz. Bunun dozu çok önemlidir. Buna dikkat ediyoruz.

Gelecekle ilgili mi geçmişle ilgili mi konuşurdu?

+ Malesef babamın bu tür sohbetlerine yaşam nedeniyle katılamadım. Ama eserlerini okuyan herkesin vardığı ortak sonuç, tüm kitaplarında sözünü ettiği konuların güncel olduğu ve bugün için bile insanlığın sorunlarına değindiği ve insanlığı düşünceye sevk ettiği yöndedir.

Yapmamış olduğunu düşündüğü ne olabilir sizce?

+ Yıllardır üzerinde düşündüğü 60 sayfa kadar yazdığı ”Romancının Romanı” veya ”93 Harbi” isimli kitabını yazamamış olmasıdır.

Yapmış olmaktan hep mutlu olduğu bir şeyden söz eder miydi, eğer söz ediyordu ise paylaşır mısınız?

+ Yazı yazmak onun tutkusuydu. Bir de arkadaşları ile birlikte olup, tavla oynayarak sohbet etmek onu mutlu eden olaylardan biriydi.

İstanbul’a Aşık mıydı?




+ İstanbul için şu an dizi olan ”Kötü Yol” kitabında geçen pasajı yazmak isterim. Aşık mıydı değil miydi buna okuyucularınız karar versin: ”Islak kirpikleri ile gece yarısından sonra ki İstanbul’a dalgın dalgın baktı. Evet, büyük, güzel, çok güzel şehirdi İstanbul. Uçurumun kenarında bitmiş göz alıcı çiçekler gibi. İnsanı kendine çekiyor, sonrada uçuruma yuvarlanışına sadece bakıyordu.”

Işık Bey, 2000’den bu yana güzel anıları yaşatmak için İstanbul’un Beyoğlu ilçesinde Cihangir semtindeki Orhan Kemal müzesi halka açık bir şekilde ziyaret edilirken, ”Orhan Kemal Roman Armağanı” adı altında bir roman yarışmasıda gerçekleşiyor. İlgi nasıl? Orhan Kemal eserlerini bir sonraki kuşaklara ulaştırmak kalıcılığı üzerine yürütülen bu kayda değer emekler, projeler içerisinde oğlu Işık Öğütçü neler düşünüyor? Farklı fikirleriniz var mı yakın zamanda hayata geçirmeyi planladığınız?

+ Orhan Kemal Roman Armağanı yıllardır verilen saygın bir ödüldür. Kazananların listesini ve yönetmeliğini web sitemizden görmek mümkündür. Bundan sonra da devam edecektir. Üstadın geleceğe taşınmasında yapılacak her şeyi yapıyoruz. Burada sizlerin, okuyucuların duyarlılığı ve yazarın sahiplenilmesi çok önemli. Toplumumuz bu sahiplenmeyi gerçekleştirirse, yarın bizler bu dünyadan göçüp gittimizde hem gözümüz arkada kalmaz, hem Orhan Kemal ilelebet yaşar.

Işık Bey son olarak da Orhan Kemal tutkunları ve Kültür ve Sanat okurlarımız için neler söylemek istersiniz?

+ Onu okuyun ve yeniden keşfedin. Orhan Kemal’in insan sevgisi ve umudu daima sizlerle olsun.

Kaynak: Biraz Sohbet Ettik – Ercan Akarsu / Anatoli yayınları kitabından alıntılanmıştır.

Çağdaş Rus Tiyatrosunun Tarihi

Çağdaş Rus Tiyatrosunun Tarihi

Çağdaş Rus tiyatrosunun kuruluşunun I. Petro’nun reformlarıyla, hatta doğumuyla doğrudan ilişkisi vardır. Çünkü ilerde Rus halkının tarihini değiştiren Çar olarak anılacak olan Pyotr Alekseyeviç’in (yani I. Petro’nun) babası Aleksey Mihayloviç 1672 yılında oğlunun doğumunu kutlamak için Alman köyünden Johann Gottfried Gregory ile diyaloğa geçerek bir tiyatro ekibi kurmasını istiyor. Tiyatro sahnesi olarak da boyar Mihaylovski’nin evinin çardağı düzenleniyor.




V.V. Kuskov’un verilerine göre, söz konusu tiyatronun açılışı ve ilk gösterim 17 Ekim 1672 tarihinde yapılıyor. Rus bilim adamı Eski Rus Edebiyatının Tarihi adlı kitabında verilerini şöyle sunuyor:  “Çariçe ve saraylı hanımlar pencereleri kafesli özel bir locada oturdular. Temsil on saat sürdü. Çar büyük bir memnuniyetle temsilin sonuna kadar oturdu. Temsilin sonunda ise izleyiciler böyle bir ayıba katılmış olmaları nedeniyle işledikleri ‘günahtan arınmak’ için banyonun yolunu tuttular.”

Veriler ayrıca bu tiyatronun oyuncularına yapılan ödemelerin düzenli olmadığını, ama dekorların ve kostümlerin son derece gösterişli ve pahalı olduğunu, oyunda anlatılanların gerçekliğini kanıtlamak için öküz kanı kullanıldığını, sahnelenen oyunların konusunun çeşitli olmakla birlikte İncil’den alındığını söylüyor. Rusya’nın eski Çarı Aleksey Mihayloviç’in ölümünden sonra sözü edilen tiyatro kapanıyor. Ama Kiev-Magilyanskiy Akademisi’nin bünyesinde kurulan okul tiyatrosu, bu din okulunun öğretmenleri sayesinde, başarıyla olmasa da varlığını sürdürüyor.

Modern bir Rus tiyatrosu kurulması için yapılan ikinci girişim I. Petro tarafından gerçekleştiriliyor. I. Petro’nun amacı tiyatro aracılığıyla reformlarını geniş halk kesimlerine benimsetmektir. Bu amaçla Çar yurtdışından tiyatro ekipleri getirtmek için iki girişim yapar. Çarın ilk girişimi başarısız olur, çünkü oyuncuların Rusça bilmemesi önemli bir sorundur. En azından Slavyanca bilen oyuncular bulmak için 1702 yılında Çekoslavakya’dan bir tiyatro ekibini davet etmek ister, ama çarın bu girişimi de başarısız olur.

Çözümü Rusya’nın kendi olanaklarını kullanmakta gören I. Petro’nun emriyle yine 1702 yılında Halk Tiyatrosu kurulur. Amaç, Rus aktörler ve dramaturglar yetiştirmektir. Ama bu girişim eğitim gerektiriyor ve süreç talep ediyordu. Çağdaş bir tiyatro kurmak için devlet düzeyinde yapılan girişimler II. Yekaterina’nın çarlığı döneminde başarı kazanıyor ve günümüze kadar kaydedilen gelişmeler bu başarının üzerine kuruluyor.

Rus edebiyatında dram türü 18. yüzyılda klasisizm akımının egemenliği altında gelişiyor. Bu döneme ait eserlerin karakteristik özellikleri, sahne tekniklerinin kullanımındaki natüralist yaklaşımla, sahnedeki hareketlerin sınırlı olmasıyla, karakterlerinin betiminde görülen tekyönlülük ve geleneklere bağlılıkla ve dilin belagatli oluşuyla belirleniyor.

Bu aşamadan sonra, izlediğimiz dramaturglar ve eserleri olacak. Bunun için de zamanı yeniden geriye almamız gerekiyor. Terminoloji olarak “tiyatro” ve “dram” Rusçaya 18. yüzyılda giriyor. “Komedi” terimi ise biraz daha erken bir dönemden, 17. yüzyılın sonlarından itibaren Rusçada yaşamaya başlıyor. Ha öncesinde ise “tiyatro” terimi yerine birinci anlamı “temsil/temaşa”, ikinci anlamı “ayıp” olan “pozorişçe”, “dram” yerine “oyun ve dans için toplanmış kalabalık” anlamına gelen “igrişçe”, “komedi” yerine ise Türkçe karşılığı “eğlence” olan “poteha” sözcükleri kullanılıyor.

Yukarıda adını andığımız Alman Johann Gottfried Gregory Rus tiyatro tarihinde adı anılan ilk yönetmen ve dramaturgdur. Bu bilgi Rus tiyatrosunun başlangıç noktasında Alman kültürünün etkisi olduğuna işaret ediyor. Rus dramaturglar, İtalyan, Fransız, İspanyol ve İngiliz Tiyatrosuyla daha sonra tanışacaktır. 17 Ekim 1672 yılında on saat boyunca sabık çarı sahne karşısında oturtan o oyunun adı ise Artakserksvo deystvo’dur. Yine bu dönemde Simeon Polotski (1629-1680) Hıristiyanlık geleneğindeki kutsama töreni bazında sanatsal bir tiyatro yaratma girişimimde bulunuyor, ancak bu çaba sonuçsuz kalıyor.

Ama, yukarıda andığımız Okul Tiyatrosu’nun temelini bu ünlü politikacı ve dramaturgun attığını da kaydetmemiz gerekiyor. 18. yüzyılın başlarında Feofan Prokopoviç (1681-1736) Okul Tiyatrosu’nun gelişiminde önemli rol oynuyor. V.V. Kuskov’un belirlemesiyle Prokopoviç, “okul piyesini politik hicvin malzemesi haline getiriyor.” Her ne kadar dram yazarlarının muhalif tutumları söz konusu olsa da verilerden bu gelişimin I. Petro’nun siyasi hedefleri doğrultusunda olduğunu biliyoruz. 18. yüzyılda amatör ve köle oyuncular kadrosuyla oluşturulan tiyatro, çağdaş Rus tiyatrosunun gelişiminde yeni bir sayfa açmıştır. Her şeyden önce tiyatro eserlerinin sahnelenmesiyle ilgili temel sorun çözümleniyor.

Kaynak: Birsen Karaca – Rus Edebiyatının Açılımları / Kavis yayınları kitabından alınmıştır




Johann Gottfried Herder’in Edebiyat Devrimi

Bu yazımızda sizler için Johann Gottfried Herder hakkında bilgiler verip, şu sorularınıza cevaplar arayacağız. Herder Kimdir, Herder Milliyetçilik, Herder Tarih Felsefesi ve Herder’in Eserleri

1820 ile 1920 arasında Avrupa’da, Benedic Anderson’un deyimiyle dilbilim-sözcükbilim devrimi meydana gelirken, bir taraftan da milliyetçi hareketler baş gösterdi. Herder’in 18. yüzyılın sonunda ortaya attığı ve büyük bir hızla Avrupa’ya yayılan kuramlar, Fransız iktidarına itiraz temelinde, edebiyat uzmanının ilk defa Avrupa’yı içerecek kadar genişlemesine zemin hazırladı.




Herder, Fransız hegemonyasına karşı, sadece Almanya’da geçerli yeni bir başkaldırı tarzı önermekle kalmayıp, siyasi olarak başkalarının egemenliği altındaki bütün toprakların bağımlılıklarına karşı kendi çözümlerini geliştirmelerini sağlayacak teorik bir alt yapı da kurdu. Ulusla dil arasında kaçınılmaz bir bağ olduğunu ortaya koyarak, siyasi ve kültürel açıdan henüz kabul görmeyen bütün halkları eşit koşullarda (edebi ve siyasi) bir varoluş hakkı talep etmeye teşvik etti.

Fransa’nın tarihsel ve edebi modeli öylesine baskındı ve Fransız kültürünün zımnen, ama güçlü bir şekilde aktardığı tarih felsefesi öyle itibarlıydı ki, Herder yepyeni kuramsal ve kavramsal araçlar oluşturmak zorunda kaldı. 1774’te kaleme aldığı Auch eine Philosophie die Geschichte zur Bildung der Menscheheit (İnsanlığın Eğitimine Katkı İçin Yeni Bir Eğitim Felsefesi), Voltaire’nin felsefesine ve klasisizmin aydınlık çağının tarihin bütün diğer dönemlerine üstün tutmasına karşı bir silah niteliğindeydi. Herder tam tersine, geçmiş devirlerin, özellikle ortaçağın diğerleri ile eşit derece de olduğunu vurguluyor, her dönemin, her ulusun kendine has özellikleri olduğunu, kendi kıstaslarına göre değerlendirilmesi gerektiğini, dolayısı ile her kültürün diğerlerinden bağımsız
bir yere, bir değere sahip olduğunu belirtiyordu.

”Fransız zevkine karşı, Goethe ve Möser’le birlikte kaleme aldığı Von deutscher Art und Kunst’da (Alman Tarzı ve Sanatı Üzerine, 1773), ona göre edebiyatta doğallığın ve kuvvetin üç örneği olan halk şarkılarına, Ossian’a ve Shakespeare’a olan hayranlığını dile getiriyordu. Bunlar aynı zamanda Fransızların evrensellik anlayışının aristokratik ve kozmopolit gücüne karşı geliştirilmiş üç ”silahtı”: Öncelik halk, ardından eski Yunan-Latin yapıtları ile bağı olmayan bir edebiyat geleneği -Herder Fransız kültürü ile özdeşleştirilen ”yapmacıklık” ve ”süslü anlatım”a karşı, hem ”otantik” hem de ”derhal rağbet gören” bir şiiri savunuyordu- ve son olarak İngiltere.

Oluşum halindeki uluslararası edebiyat dünyasının genel yapısı, Almanların sırtlarını neden İngiltere’ye ve onun en büyük ve en tartışmasız sermaye kaynağı olan Shakespeare’ye yasladığını açıklayabilir. Güç ilişkileri, Fransa’nın gücüne karşı direnen iki kutbun birbirlerinden destek alabileceğini gösteriyordu. Buna karşın İngilizler de Alman romantiklerinin Shakespeare’i yeniden değerlendirmesinden faydalanarak, onu ulusal edebiyatlarının en büyük zenginliği ilan ettiler. Herder bir taraftanda Almanya’nın neden henüz evrensel boyutta kabul gören bir edebiyatının olmadığını açıklamaya çalışıyordu:

Ona göre, canlı bir organizmaya benzettiği her ulus kendi dehasını geliştirmeliydi, Almanya ise henüz olgunluk çağına erişmemişti. Halk dillerine dönmeyi öneren Herder, edebi sermaye biriktirmek için yepyeni bir yöntem geliştirdi; kelimenin tam anlamıyla devrimci olan bu kuram sayesinde Almanya ”geri kalmasına” rağmen, uluslararası edebiyat yarışında yerini alabilecekti.

Bir ulusun kültürünün ve tarihsel gelişiminin kökenindeki ”halk gelenekleri” adına, her ülkenin, her halkın ötekilerle eşit bir varoluş hakkına ve bir onura sahip olduğunu kabul ederek, halkların ”ruhunu” hatta ”dehasını” sanatsal verimliliğin kaynağı olarak göstererek, onun zamanına kadar dokunulmaz bir şekilde edebi ”asaletin” temelini oluşturan bütün hiyerarşileri, bütün varsayımları altüst etti, hem de çok uzun bir süreliğine. Herder’in 1767’de Fragmente’de gerek dil için (halkın aynası), gerekse edebiyat için (dil edebiyatın despotu ve içeriğidir) önerdiği yeni tanımlar, hakim durumdaki aristokratik Fransız tanımı ile taban tabana zıttı ve edebi meşruiyet kavramını, onun üzerinden de uluslararası edebiyat oyununun kurallarını altüst etti.




Edebiyatın kaynağı ve koruyucusu halkın kendisiydi. Dolayısı ile bundan böyle bir edebiyatın büyüklüğü, halkın geleneklerinin önemine ya da otantikliğine bakılarak ölçülebilirdi. Bu farklı -ulusal ve popüler- edebi meşruiyetin icadı, o güne dek edebiyat dünyasında bilinmeyen, edebiyatı siyasete daha fazla bağlayacak başka türden zenginliklerin birikmesini sağladı: Avrupa’daki ve başka yerlerdeki bütün küçük uluslarda bundan böyle halkları tarafından yönetilecek, dolayısı ile hem siyasi hem de edebi açıdan bağımsız bir varoluş hakkını talep edecekti.

Herder Etkisi

Almanya’da Herder’in rolü çok önemliydi. Romantik yazarlar onun fikirlerinden derinden etkilendiler, tarih felsefesini, ortaçağa, Doğu’ya, dile olan ilgisini karşılaştırmalı edebiyat anlayışını, milli eğitimin en önemli aracının şiir olduğu görüşünü benimsediler.

Hölderlin, Jean Paul, Novalis, Schlegel Kardeşler, Schelling, Hegel, Schleiermacher, Humboldt hepsi sıkı Herder okurlarıydı. Romantik kavramının, klasik ya da kadim’in aksine modern diye algılanmasının kökeninde, Almanların Fransız kültürünün hegemonyasına karşı modernleşme taleplerine temel oluşturan Herder’ın
düşüncesi vardı. Möser ve Herder’le birlikte, Almanya’da ”Fransızlar yüzeysel, uçarı ve ahlaksız olmakla suçlanmaya başlanırken, Almanlardan sağlam, namuslu, sadık diye söz ediliyordu. Avrupa’nın geri kalanında ise bir tür Herder Etkisinden bahsetmek daha doğru olur, çünkü Almanya dışında mesele, Herder’in
düşüncesinin salt kuramsal ve siyasi düzlemde geliştirilmesinden ziyade, anahtar niteliğindeki bazı fikirlerinin uygulanmasından çıkan pratik sonuçlarla ilgiliydi.

Herder’in tartışmasız en ünlü eseri olan Ideen zur Philosophie der Geschichte der Menschheit (İnsanlık Tarihinin Felsefesi Üzerine Düşünceler, 1784-1791) Almancasının okunduğu Macaristan’da bir anda büyük başarı kazandı. Ideen’de Slavlara ayrılan kısa bölümünde belirleyici bir etkisi oldu. Herder ”Hırvat Irkının Efendisi” Slavları savunan ve öven ilk kişi diye nitelendi. Macarların, Romenlerin, Lehlerin, Çeklerin, Sırpların ve Hırvatların dönüp dolaşıp üzerinde durdukları temel fikir, anadilinde yazma hakkı ve ihtiyacıydı.

Eser Rusya’da, Quinet’in Fransızca çevirisi ile tanındı. Arjantin’de 19. yüzyılın sonunda siyasi açıdan çok büyük bir etkisi oldu. Amerika’da ise edebiyat, ulus, insan formülü ile özetlenen ve Georges Bancroft’un (Göttingen’de Herder’in öğrencileri ile çalışmış olan on beş Amerikalıdan biridir) metinleri sayesinde yayılan temalar, Herderci anlayışın bu ülkeye özgü versiyonunun temel doktrini oldu: ”Bir ulusun edebiyatı ulusaldır” diyordu Bancroft; her ulus içinde, kesinlikle kıyas kabul edilmez bir mükemmellik ölçütü vardır.

Herder’in geliştirdiği düşünce sistemi, dille ulusun birbiri ile eş değer olduğunu öne sürüyordu. 19. yüzyılda bütün Avrupayı saran ulusal taleplerin edebi taleplerle iç içe geçmesinin sebebi de buydu. Kendini kabul ettirmeye çalışan yeni ulusal diller ya siyasi boyunduruk altındayken hemen hemen kullanılamaz hale gelmişti ya da sadece yerel bir konuşma dili, bir köylü lehçesi olarak varlığını sürdürüyordu. Ulusal kültürü ortaya koyma anı geldiğinde, özgürleşmek ve ulusun ayırt edici özelliklerini tanımlamak için bir araç olarak görülen dil, büyük bir hızla yeniden değerlendirilip kurallarını, sözlük yazarlarına ve dilbilimcilere (yeniden) kavuştu.

Ulusal kimliğin inşasında her devirde yazarların, daha geniş anlamda entelektüellerin başrolü oynaması, zihinsel ürünlerin neden ulusal normlara tabi olduğunu bir ölçüde açıklar.

Herder’in bizzat derlediği, Grimm Kardeşler’in meşhur masallarından önce yayımlanan halk şiirleri ve geleneksel anlatılar, Avrupa’nın her yerine pıtrak gibi yayılacak halk masalları ve efsanelerinden oluşan antolojilere örnek oluşturdu. Çekoslavakya’da Frantisek Celakovsky, 1822’den 1827’e kadar Slav halk Şarkılarını içeren üç ciltlik bir eser, ardından on beş bin Slav atasözü ve özdeyişten oluşan bir derleme yayımladı; Slovenya’da Stanko Vraz, İlirya şiirlerini baskıya hazırladı, Vuk Karadzic ise Jacob Grimm’le yazıştıktan sonra Sırp halk şarkılarını bir araya getirdi. Bundan bir süre sonra Norveç’te büyük ulusal uyanış hareketine katılan genç Ibsen’in, köylülerin arasında Norveç ruhunun tezahürlerini incelemeye gittiğini biliyoruz.

Kaynak: Dünya Edebiyat Cumhuriyeti -Pascale Casanova / Varlık Yayınları kitabından alıntılanmıştır.

 

Kore’nin İlk Gazetesi Hansong Sunbo

Kore’nin İlk Gazetesi Hansong Sunbo

Dünya geneli bütün ülkelerde insanlar, günlük ya da çeşitli gelişen zamanlarda olayları, haberleri basın aracılığı ile öğrenmektedirler. Uluslararası basın yayın kuruluşları olduğu gibi, ulusal çapta da medya insanları her ne kadar ana akım medyanın yanlı haberleri olsa da bilgilendirmektedir. Bu minvalde maatba ve gazetelerin çok büyük bir önemi vardır. Çünkü görsel medya yani televizyonun henüz ortaya çıkmadığı dönemlerde, insanlar genel olarak basılı medya ile iletişim halinde idiler. Bu yazımızda sizlere ikiye bölünmeden önceki Kore’nin ilk basılı gazetesini sunuyoruz.




Kore Kralı, Çinlilerin tavsiyeleri ile Dışişleri Ofisine Çin’de gümrük hizmetinde çalışmış olan Prusyalı Paul Moellendorff ile bir Çinli diplomat olan Ma Jiançang’ı danışman olarak atadı. Bunun yanında, 1883’de Çinliler, Kore Deniz Gümrük Hizmetinin kurulmasında da yardım ederek Paul Moellendorff’u başına getirdiler. Bir kez daha Çinlilerin tavsiyesine uyarak Koreliler Başkent Muhafız Komutanlığını kurarak eğitim sorumlusu olarak genç bir Çinli subay olan Yuan Şikay’ı getirdiler.

Bu arada Kore Hükümeti de kendi reform çabalarına devam ediyordu. 1882’de Japonya’dan özür dilemek üzere bir heyet gönderdiler. Bu dönemde özellikle Japonya’yı ziyaret eden heyetin tavsiyesiyle Kültür ve Enformasyon ofisi kuruldu. Ayda üç defa çıkacak olan Kore’nin ilk gazetesi Hansong Sunbo Çince karakterlerle yayın hayatına başladı. Daha sonra Hansong Chubo adını alarak hem Çin, hem de Kore dilinde basılmaya başlandı.

Tüm bu reform girişimleri Kore politikasını da hareketlendirmişti. Min klanından Kraliçe Min yeni kurulan kurumları güç kazanmak için birer üs gibi kullanma avantajını yakaladı. Anahtar kadrolardan oluşan güç tekeli giderek korkutmaya başladı. Kraliçe Min, açıkça Çin yanlısı bir politika izliyordu. Aslında pragmatik bir davranıştı. Kraliçe Min, doğunun yoluyla batının makineleri şeklinde ılımlı reformcuların görüşünü benimsedi. 1884 yılından itibaren radikal reformcular Kraliçe Min’in ve klanın reformlarının önündeki engel olduğu gerekçesiyle görevden alınmasına yönelik bir takım planlar yapmaya başladılar. Japonya’nın Kore’de bulunan sefiri Takezoe Shin’ichiro Japon temsilciğini koruyan ikiz yüz Japon muhafızın böyle bir darbe girişimine destek vereceği konusunda reformculara söz verdi.

Kaynak: Dr. Barış Adıbelli Kuzey Kore Bir Komünist Hanedanlığın Hikayesi bilim+gönül yayınları