Rus Edebiyatı Yazarları Listesi Hakkında Geçmişten Günümüze Gelenler

Rus Edebiyatı Yazarları Listesi Hakkında Geçmişten Günümüze Gelenler

Rus Edebiyatı Yazarları Listesi Hakkında Geçmişten Günümüze Gelenler

Rus Edebiyatı Yazarları Listesi Hakkında Geçmişten Günümüze Gelenler : Rus edebiyatının Batı edebiyatına entegrasyonu süreci 17. yüzyılın son 18. yüzyılın ilk çeyreğine rastlayan geçiş döneminde, Birinci Petro’nun reform hareketlerine paralel olarak başlamıştır. 19. yüzyıla gelindiğinde ise Rus yazarların eserleri yalnızca Rusya’da değil, tüm dünyada okunmakta ve eleştirmenlerin dikkatini çekmektedir.

Söz konusu ilginin nitelikleri araştırılırsa Rus yazarların artık kendi ülkelerinin sınırları dışında da çok güçlü bir etkileyene dönüşmüş edebiyat klasikleri oldukları görülecektir. Dünya okurları üzerinde etkisiyle Tolstoy (1828-1910) ve eserlerinin yeri doruk noktasıdır. Ama bu tespit Tolstoy’un bulunduğu noktada yalnız olduğu anlamına gelmiyor. 19. yüzyıl Rus edebiyatından bahsederken roman türünde Dostoyevski’yi (1821-1881),
Turgenev’i (1818-1883), öykü türünde Gogol’ü, (1809-1852), Çehov’u (1860-1904), dram türünde yeniden Çehov’u şiir türünde Puşkin’i (1799-1837), eleştiri alanında Belinski’yi (1811-1848) ve Dobrolyubov’u (1836-1861) anmadan geçemeyeceğiz.



Geçen süreç içerisinde zaman hep Rus yazarlar için işledi. Araştırmalar derinleştikçe Rus edebiyatına duyulan ilgi süreklilik kazandı.

Jukovski (1783-1852), Bulgarin (1789-1859), Griboyedov (1795/1794-1829), Gonçarov (1812-1891), Gertsen (1812-1870), Lermontov (1814-1841), Nekrasov (1821-1878), Ostrovki (1823- 1886), Saltıkov-Şçedrin (1826-1889), Çernışevski (1828-1889), Leskov (1831-1895) ve daha pek çokları bu dönemde düzyazı, şiir, dram ve eleştiri alanında tanınmış ve yabancı araştırmacıların dikkatini çekmiştir.

Uzmanlar bu gerekçeye dayanarak 19. yüzyıl için Rus edebiyatının altın çağı olduğu değerlendirmesini
yapıyorlar. Zamanın ve koşulların Rus edebiyatıyla ilgili oluşturduğu gelenek 20. yüzyıla geçerkende bozulmuyor. Bu geçiş dönemide zorlu, ama bir o kadar da verimlidir. Sonraki yıllarda edebiyat otoriteleri, bu verimliliği vurgulamak için dönemi Rus şiirinin gümüş çağı olarak tanımlayacaklardır. Gorki (1868-1936), Blok (1880-1921), Zamyatin (1884-1937), Pasternak (1890-1960), Mayakovski (1893-1930), Yesenin (1895-1925), Şolohov (1905-1984) yüzyılın ilk yarısında düzyazı ve şiir türlerinde yazdıkları eserleri ile dünya okurlarına ulaşmayı başarmışlardır.

Çarlık Rusya’sının yıkılışına, devamında da SSCB’nin kuruluşuna tanıklık etmiş olmaları bu yazar ve şairlerin ortak özelliğidir. 1917 Devrimi’nden sonra Rus edebiyatı resmi olarak Sovyet edebiyatı adını aldı. Ama siyasi
değişimin edebiyata etkisi bunun sınırlı kalmadı. Aralarında çok sayıda yazarlarında bulunduğu Rus aristokrasisine mensup aydınlar yeni siyasi sistemle uyuşmadıkları için ülkelerini terketmek zorunda kaldılar.

Bu olayı takiben yetmiş yıldan fazla bir süre Soğuk Savaş döneminin o ünlü demir perdesi sovyet sınırları içindeki ve dışındaki Rus yazarlar arasında da işlevselliğini sürdürdü. Rusya’nın sınırları dışında yaşamak zorunda kalan yazarlar için ”emigrant” (göçmen, muhacir, başka bir ülkeye yerleşmek üzere ülkesini terk eden kişi), Rusya’nın sınırları dışında gelişen Rus edebiyatı içinse ”Sürgündeki Rus Edebiyatı”, yurtdışındaki Rus edebiyatı, hicretteki Rus edebiyatı tanımlamaları yapılmaktadır.

Konuyla ilgili yaptığımız araştırma sonucunda, (Rus Edebiyatı Yazarları Listesi) aralarında Balmont (1867-1942), Merejkovski (1865-1941), Gippius (1869-1945), Bunin (1870-1953), Kuprin (1870-1938), L. Andreyev (1871-1919), Teffi (1872-1952), Berdyayev (1874-1948), Andrey Belıy (1880-1934), Averçenko (1881-1925), Burlyuk (1882-1943), Annenkov (1889-1974), Adamoviç (1894-1972), Bahtin (1894-1950), Şaşa Çörnıy (1880-1932), Zaytsev (1881-1972), Hodaseviç (1886-1939), Trubetskoy (1890-1938), Erenburg (1891-1993), Nabokov (1899-1977), Berberova’nın (1901-1993) bulunduğu yazarın adına ulaştık.

Bu yazarların yurtdışına çıkışları farklı dönemde üç büyük grup halinde gerçekleşmiştir ve Rus edebiyatında bu göçleri tanımlamak için Birinci Dalga (1920), İkinci Dalga (1943-44-45) ve Üçüncü Dalga (1953’ten sonra, Stalin’in ölümünün ardından ilan edilen Ottepel döneminde) terimleri kullanılır. Rus edebiyatının Sovyet sınırları içerisinde kalan kanadı ise sayısal olarak şöyle bir tablo oluşturuyor.




Yazarlar birliğine kayıtlı yazar sayısı 1934 yılında 1500, 1954’te 4801, 1959’da 6608, 1971’de 7290, 1976’da 7942, 1981’de 8773, 1986’da 9584, 1989’da bu sayı 9920’ye ulaşmış. Bunların 3501’i yazar, 3466’sı şair, 401’i oyun yazarı, 277’si çocuk yazarı, 1210’u eleştirmen ve edebiyat bilimci, 610’u çevirmen, 92’si deneme yazarı, 4 tanesi de folklor araştırmacısı olarak kaydediliyor.

(V. Kazak, Leksikon, 1996, 401) Lunaçarski (1845-1933), Korolenko (1853-1921), Serafimoviç (1863-1949), Sologub (1863-1927), Kamenski (1884-1961). Annenski (1855-1905), Rozanov (1856-1919), N.C. Gumilyov (1886-1921), Veresayev (1867-1945), Prişvin (1873-1954), Şişkov (1873-1945), Şmelyov (1873-1950), G. Çulkov (1879-1939), Çukovski (1882-1969). Aleksey Tolstoy (1882-1945), Zoşçenko (1884-1958), Marşak (1887-1964), Ahmatova ( 1889-1966), M.A. Bulgakov (1891-1940), O.E Mandelştam (1891-1938).

Paustovski (1892-1968), Tsvetayeva (1892-1941), K. Fedin (1892-1977). Şklovski (1893-1984), Babel (1894-1940), Pilnyak (1894-1938), Yu. Tınyanov (1894-1943), Platonov (1899-1951). Uşakov (1899-1973), Fadeyev (1901-1978), Harms (1905-1942), Solovyov (1907-1978), Tarkovski (1907-1989), Tvardovski (1910-1971), Nekrasov (1911-1987), Vinogradov (1915-1965), Fydorov (1918-1984), Soljenitsın (1918-2008).

Bondarev (1924–), Astafyev (1924–), Aytmatov (1928-2008), Sapgir (1928–), Fazıl İskender (1929–), Şukşin (1929-1974), Yevtuşenko (1933–), Rasputin (1937–). Tokareva (1937–), Venedik Yerofeyev (1938-1990), Petruşevskaya (1938–), Brodski (1940-1996; şairin yurtdışına çıkışına 1971 yılından sonra izin verildi), Limonov (1943–), Ulitskaya (1943–), Viktor Yerofeyev (1947–), Sadur (1950–), Tatyana Tolstaya (1951–), Hlebnikov (1956–), SSCB’nin sınırları içerisinde ürün vermiş ve eleştiri dünyasında adından bahsettirmiş, sanatı ve eserleri araştırmalara konu olmuş, yurtdışında da fark edilmiş edebiyatçıların bir bölümüdür. 20. yüzyılda Rus Edebiyatı ‘nın Nobel Edebiyat Ödülü almış beş yazarı vardır.

Kaynak: Birsen Karaca – Rus Edebiyatının Açılımları / Kavis Yayınları kitabından alınmıştır

Nobel Edebiyat Ödülü Almış Rus Yazarlar Kimlerdir? 

1976 Arjantin Darbesi ve Kitaplara Uygulanan Zorbalık Dönemleri

1976 Arjantin Darbesi ve Kitaplara Uygulanan Zorbalık Dönemleri

1976 Arjantin Darbesi ve Kitaplara Uygulanan Zorbalık Dönemleri

1976 Arjantin Darbesi ve Kitaplara Uygulanan Zorbalık Dönemleri : Arjantin 20. yüzyılın önemli bir bölümünü dikta yönetimleri altında geçirdi; ülkede demokratik rejim ancak 1983’te kurulabildi. Ama kitaplara en çok Juan Domingo Peròn’un 1 Temmuz 1974’teki ölümünden sonra zarar verildi.

Peròn’un partisi bölündü ve Los Montoneros olarak tanınan hareketin, büyümekte olan sağ
kanada hiçbir zaman boyun eğmeyeceği belli oldu. 1976’da her beş saatte bir politik cinayet işleniyordu; her üç saatte bir bomba patlıyordu. Bu da doğal olarak ordunun işine geldi ve aynı yılın 24 Mart’ında İsabel Peròn devrildi. Askeri cunta kontrolü ele geçirdi.





Devlet terörü aracılığıyla sindirme yöntemleri kullanılarak bir baskı stratejisi uygulanmaya başladı. Tüm politik etkinlikler askıya alındı, sendikalar kapatıldı, grevler yasaklandı, meclis feshedildi, yüksek mahkeme kaldırıldı, gece klüpleri kapatıldı vb. Arjantin yakın tarihin en kanlı otoriterlik dönemini yaşarken dünya olan biteni ilgiyle seyretti. Profesörler, öğrenciler, sendika üyeleri ve yazarlar kaçırılıp öldürüldü. Los desaparecidos – gözaltındayken kaybolanlar- dönemi başladı; binlercesi yurt dışına, sürgüne kaçtı.

1976 Arjantin Darbesi ile Subaylar 2 Nisan 1976’da ahlaksızlıkla ve komünizmle mücadele için örnek olacak bir etkinlik düzenledi.

Üçüncü Kolordu’nun talim sahasında ordunun Còrdoba kentindeki kitabevlerinden ve kütüphanelerden el koyarak topladığı kitaplar yakıldı. Freud, Hegel, Marx, Sartre ve Comus’nün kınandığı bir bildiri okundu. 2003’te yayımlanan Un Golle a Los Libros [Kitaplara Karşı Bir Darbe] kitaplarında Hernàn Invernizzi ve Judith Gociol, sansür ve kitap yok etmeyle ilgili
olan olaylar hakkında elimizdeki en iyi çözümlemeyi sunar. Yazarlar diktatörlüklerin kültürü yalnızca toplumun bir kesimine boyun eğdirmek için değil, aynı zamanda tarihsel belleği sistematik olarak değiştirmek için de baskı altında tuttuklarını gösterir.

Örneğin, darbeden hemen sonra Arjantinli Amiral Emilio Massera, “kültürler ve karşı kültürler arasındaki bir savaş”tan söz etmiştir. Cunta sakin yıllarda bile aykırı kültürlerin kökünü kazımak konusundaki sertliğinden vazgeçmemişti. 30 Ağustos 1980’de kamyonlar Centro Editor de Amèrica Latina (CEAL) Yayınevi tarafından basılmış 1,5 milyon kitap ve broşürü, Buenos Aires’in Sarandi semtindeki boş bir arsaya döktü. Birkaç dakika sonra polisler La Plata bölgesi
Federal Yargıcı Hèctor Gustavo da la Serna’nın emriyle kitapların üstüne benzin dökerek ateşe verdi. Yargıç insanların kitapların çalındığını ve yakılmadığını düşüneceklerinden çekindiği için olayın fotoğraflarını çektirdi.

CEAL’i kuran ve kültürel etkinlikler düzenleyen José Spivacow olayı dehşet içinde izledi ama elinden hiçbir şey gelmedi. Spivacow, Buenos Aires Üniversitesi Yayınları, Eudeba çatısı altında Latin Amerika’daki pek çok kuşağın eğitimine katkıda bulunmuş, Cuadernos (Defterler), Wdiciones Previas [Ön Baskılar] ve Serie del Siglo [Yüzyıl Dizisi] gibi kitap dizileri yayımlamıştı.

Historia de Amèrica Latina en el Siglo XX [20. Yüzyılda Latin Amerika Tarihi], Historia
del Movimiento Obrero [İşçi Hareketi Tarihi], El Pais de los Argentinos [Arjantinlilerin Ülkesi] ve Los Hombres de la Historia [Tarihin İnsanları] gibi kitapları da o çıkarmıştı. Erich From’un Özgürlükten Kaçış’ını yayımlayarak bütün bir kıtayı sarsmıştı. 1958’den 1966’ya kadar Eudeba’nın yöneticisi olarak kaldı, 802 kitabı ilk kez, 281 kitabı yeniden yayımladı ve 11.461.032 kopya bastı.




”Yazar Graciela Cabal diktatörlük boyunca içinde bulunulan atmosferi şöyle özetledi. Başta korkuyorduk. CEAL’e gitmeden önce her defasında üst kattaki komşuma belirli bir saatte dönmezsem üç çocuğumu anneme götürmesini söylerdim. Ama aynı zamanda o terör ortamında çalışmaya da alışmıştık. Örneğin benim odamda yayınevine atılmış bir bombadan kalma bir delik vardı, ben de kağıtları onun yanına yığardım. Bir gün bir depodan aradılar, baskına uğradıklarını ve polisin yazı işlerine doğru geldiğini söylediler.

Hazırlıklarımızı yaptık, dosyaları attık, ajandalarımızı arka bahçeye sakladık, kağıtları yaktık. Komşulara mangal yapacağımızı söyledik, kağıtları dumandan kapkara olan banyoda yaktık.” Evlerimizdeki banyolar da simsiyahtı. Çok kitap yırtıp yaktım; bu, ömür boyu hiç atlatamayacağım şeylerden biridir. Bunu yaparken bir yandan da ağlardım, çünkü çocuklarımın görmesini istemiyordum, çünkü okulda bundan söz etmelerini istemiyordum, çünkü annelerinin kitap yok edebildiğini bilmelerini istemiyordum… Çünkü çok utanıyordum. Sarandi deposundaki kitaplar üç gün boyunca yandı.

Yetkililer kitap yakmaktan başka, en az ölçüde yıldırıcı eylemlere de başvuruyordu. Siglo XXl Yayınevi’nin merkezi mühürlendi, yayıncılar tutuklandı. Omar Estralla’nın Tucumân’daki kitabevi To Be talan edildi. Guillermo Schavelzon’un Galerna Yayınevi bombalandı. Saygın kitabevi Trilce’nin sahipleri Horacio Gonzàles ve İsabel Valencia 24 Mart 1976’da kaçırıldı. Yazarlar, yayıncılar, editörler, kitapçılar, hatta düzeltmeler kaçırıldıkça kaybolanların listesi
her gün uzadıkça uzadı.

Ceal editörlerinden Daniel Luaces alçakça bir cinayete kurban gitti, yayın sekreteri Graciela Mellibovsky ile CEAL teknik editörü Héctor Abrales, çevirmen Diana Guerrero Ve daha nice insan ortadan kayboldu. Askerler ev ev yasak kitap arıyor, bulduklarını hemen imha ediyordu. 1983’te Başkan Raúl Alfonsin’in kurduğu Kaybolanlar İçin Ulusal Komisyon (CONADEP) “Bir Daha Asla” başlığıyla bir rapor yayımladı:

Cumhuriyetin anayasal başkanının bize verdiği görevi üzüntü ve acıyla yerine getirdik. Bu çok güç bir işti, çünkü kanıtların kasten silindiği, tüm belgelerin yakıldığı, hatta binaların yıkıldığı bir süreçte, karanlık bir bulmacanın parçalarını olaylardan yıllar sonra bir araya getirmemiz gerekiyordu. Örneğin 2000 yılında bir binanın bodrumunda cuntanın dört bin sayfa tutan belgeleri dikta rejiminin yarattığı kültür yıkımının boyutlarını gözler önüne seren tam bir
suç arşiviydi. Arjantin yayıncılığındaki tahribat o boyuttaydı ki bir sektör silinip gitti.

Kaynak:Fernando Baez-Kitap Kıyımının Evrensel Tarihi/Can Yayınları

Leyla Erbil Kimdir ve Hayatı Hakkında Detaylı İnceleme

Leyla Erbil Kimdir ve Hayatı Hakkında Detaylı İnceleme

Leyla Erbil Kimdir ve Hayatı Hakkında Detaylı İnceleme

Leyla Erbil Kimdir ve Hayatı Hakkında Detaylı İnceleme : Bu yazımızda sizlere yazar hakkında detaylı bilgiler vermeyi amaçlıyoruz.

Leyla Erbil 12 Ocak 1931’de, İstanbul’da, üç çocuklu bir ailenin ortanca çocuğu olarak doğdu. İlkokulu Esma Sultan’da, ortaokulu Beşiktaş İkinci Kız Ortaokulu’nda okudu. Lise eğitimine Beyoğlu Kız Lisesi’nde başlayan Erbil. Daha sonra Kadıköy Kız Lisesi’ne nakledildi ve ilk şiirleri de lise yıllarında bir taşra dergisinde çıktı (1945). 1950 yılında Kadıköy Kız Lisesi’nden mezun olan Erbil, daha sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi İngiliz Filolojisi Bölümü’nde öğrenime başladı.

Yazar, üniversiteye girdikten bir yıl sonra Çerkez Reşit’in oğlu Aytek Şay ile evlenerek (1951) öğrenimine ara verdi. Ancak bu evlilik kısa sürdü. Öğrenciyken İskandinav Hava Yolları’nda sekreter ve çevirmen olarak çalışmaya başladı yazar. (1953) İkinci eşi Mehmet Erbil’le de burada tanıştı. Ve öğrenimini son sınıftayken yarıda bırakarak o sırada yüksek mühendis olan Mehmet Bey’le altı-yedi ay içinde evlendi (13 Mayıs 1955) ve Ankara’ya yerleşti.

Bu dönemlerde birkaç öykü de yazmış olan ancak yayımlatmaya cesaret edemeyen Leylâ Erbil, sonunda sevdiği bir öyküsünü yakın arkadaşı Metin Eloğlu’na okuttu. Eloğlu, çok beğendiği bu öykünün yayımlanmasını istedi ve adını “Uğraşsız” koyarak kendi deseni ile Salim Şengil’e gönderdi.





“Uğraşsız”, 1956’da Seçilmiş Hikâyeler dergisinde çıktı. Yazarın hikâye ve yazıları sonraki yıllarda da Ataç, Dost, Dönem, Kitap-lık, Papirüs, Türk Dili, Türkiye Defteri, Yeditepe, Yelken, Yeni a, Yeni Dergi, Yeni Ufuklar gibi dergilerde çıktı. İki yıl Ankara’da yaşayan Erbil çifti, 1957’de İzmir’e yerleşti. Yazarın ilk öykü kitabı Hallaç 1960’da çıktı. Aynı yıl, yazarın kızı Fatoş dünyaya geldi. Ailece İstanbul’a geri döndüler ve Teşvikiye’ye yerleştiler.

Leylâ Erbil, 1961’de kurulan Türkiye İşçi Partisi’ne üye oldu ve partinin Sanat ve Kültür Bürosu’nda görev aldı. Daha sonra 1967’de Zürih’e giden yazar burada bir yıl kaldı ve konsoloslukta kâtip olarak çalıştı. İstanbul’a döndüğünde çeşitli yerlerde çevirmen ve sekreter olarak çalışan yazar, Edebiyatçılar Birliği yönetim kurulunda görev aldı.

Yazar, ikinci öykü kitabı Gecede’yi (1968) Nurer Uğurlu ve Metin Eloğlu’nun da yardımlarıyla, kendisi bastırdı ve Sait Faik Hikâye Armağanı için ödüle gönderdi. Ancak ödül o yıl Orhan Kemal ve Faik Baysal arasında paylaştırıldı. 1969’da arkadaşları Hayati Asılyazıcı, Naci Çelik, Selim İleri, Demir Özlü ve Fikret Ürgüp ile birlikte Sait Faik’in Mezarı başında bir araya gelerek ödüllere katılmama kararı alan Leyla Erbil bir daha hiçbir ödüle katılmadı.

8 Aralık 1969’da Erbil’in babası Hasan Tahsin 74 yaşında iken sirozdan öldü. Erbil, 1970’te genel başkanlığını iki yıl süreyle (1970-1972) Orhon Murat Arıburnu’nun, kurucu ve genel sekreterliğini ise Aydın Hatipoğlu’nun yaptığı Türkiye Sanatçılar Birliği kurucu üyeleri arasında yer aldı. 1971’de yazarın ilk romanı Tuhaf Bir Kadın yayımlandı. Bu kitap, tabuların üstüne gitmesi nedeniyle dedikodulara ve tutucu çevrelerin tepkisini çekti.

Erbil, 1974’te Türkiye Yazarlar Sendikası kurucu üyeleri arasında yer aldı. Ve Aziz Nesin’in önerisi üzerine, Asım Bezirci ve diğer arkadaşlarıyla birlikte TYS tüzüğünü hazırladı. 1977’de Erbil’in üçüncü öykü kitabı Eski Sevgili yayımlandı. 1980-1981 yıllarında yazarın annesi Emine Huriye Hanım Alzheimer hastalığına yakalandı. Ve bir süre sonra Göztepe’deki Geriatri Hastahanesi’ne yatırıldı. Annesinin hastalığını “hayatımı altüst eden bir olay” olarak nitelendiren Leylâ Erbil, hastaneye yatırılışından üç yıl kadar sonra 6 Aralık 1984’te annesi Emine Huriye Hanım’ı kaybetti.

1985’te yayımlanan Karanlığın Günü Romanı , Leyla Erbil’in annesinin hastanede geçirdiği yıllarda yaşadıklarıyla ilgili otobiyografik öğeler taşıdığı gibi Eski Sevgili adlı öykü kitabında yer alan “Bunak” adlı öyküde de annesinin sonradan yakalanacağı hastalığın işaretlerine rastlanır. 1988’de yazarın aşk ahlakının çeşitli boyutlarını irdelediği üçüncü romanı Mektup Aşkları yayımlanmak üzereyken kaybolduğu için son kırk sayfası tekrar yazıldıktan sonra basıldı.

Erbil, 1986’da kaybettiği yakın dostu Tezer Özlü’nün kendisine yazdığı mektupları Özlü’nün vasiyeti üzerine Tezer Özlü’den Leylâ Erbil’e Mektuplar adlı bir kitapta topladı. Kitap, 1995’te basıldı. Aynı yıl 11 Ocak’ta yakın dostu, öykücü, şair, denemeci ve sinemacı Onat Kutlar’ın bombalı bir saldırıda öldürülmesi yazarı oldukça sarstı.





Yazar, 1996’da yıllardır süregelen F-tipi cezaevi ve ölüm oruçları karşısında örnek bir aydın tavrı sergiledi. Ölüm oruçlarının durdurulması için 69. günde (27 Temmuz) Erbil’in kaleme aldığı bildiri. Yüz kadar yazar ve şair tarafından da imzalandı ve kamuoyuna duyuruldu. Ayrıca bu sanatçılar ÖDP Beyoğlu ilçe binasında toplanarak ölüm orucu bitene kadar binada kalma ve çeşitli etkinlikler düzenleme kararı aldılar.

1998’de yazarın Zihin Kuşları Leyla Erbil adlı deneme kitabı çıktı. Zihin Kuşları Leyla Erbil. Yazarın en eskisi 1954 tarihli olmak üzere daha önce çeşitli dergilerde yayımlanmış olan yazılarıyla daha önce yayımlanmamış üç yazısını ve kendisiyle yapılan bir söyleşiyi içerir.

Erbil’in yazarlık mesleği, edebiyattaki çalıntı ve taklitler, medya, düşünce özgürlüğü, kadının yeri ve durumu, aşk ve cinsellik gibi çok çeşitli konuları irdelediği yazılarında toplumsal ve siyasî konulara karşı duyarlı yazar tavrı açıkça görülmektedir.

1999’da Leylâ Erbil 18 Nisan seçimleri için ÖDP’den milletvekilliğine aday oldu. Ancak Erbil, seçimi kazanamayacağını bildiği için aday olduğunu belirtti. Olur da kazanırsa hemen istifa edeceğini de ekledi. Seçimlerden kısa bir süre sonra da Erbil bazı politikalarını anlamadığı ve benimsemediği için ÖDP üyeliğinden ayrıldı.

2000 yılında yazarın ablası Mürvet (Bilgin) Toksöz kansere yenik düştü. 2001’de Mustafa Horasan’ın desenlerini çizdiği yazarın son romanı Cüce yayımlanır ve büyük ilgi çeker. Erbil, 2002 yılında üyesi olduğu Türkiye PEN Yazarlar Derneği tarafından, “Türk diline ve edebiyata egemenliği, yapıtlarında kendine özgü bir dil yaratarak oluşturduğu özel dünya ve bu dünyanın evrenselliği, sanata katkısı olduğu kadar, aynı zamanda sokaktaki insana, hayata ve dünyaya karşı sorumlu bir aydın tavrıyla” Nobel Edebiyat Ödülü’ne aday gösterildi. Böylelikle Erbil, Türkiye’nin ilk kadın Nobel adayı oldu.

Leylâ Erbil’in kısa hikâyelerden ve türünü belirlemekte güçlük çektiği yazılardan oluşan ve adını, Sultanahmet Meydanı’ndaki üç başlı ejderha şeklindeki Burmalı Sütun’dan alan kitabı Üç Başlı Ejderha, 2005’in Aralık ayında çıktı.

Yazarın Tuhaf Bir Kadın adlı romanı da, Angelika Gillitz-Acar ve Angelika Hoch tarafından Almancaya çevrilerek 2005’te Almanya’da Unionsverlag yayınevinin Türkçe Kitaplığı projesi çerçevesinde Eine Seltsame Frau adıyla yayımlanmıştır.

Şiir-roman niteliği taşıyan Kalan kitabı 2011’de çıktı. Ve bunu 2013’te Tuhaf Bir Erkek takip etti. 2005’ten sonra ağır bir hastalıkla (Langerhans Cell Histiocytosis) mücadele eden; 2007 yılı itibariyle ise büyük ölçüde iyileşen yazar hâlen Teşvikiye’deki evinde eşi Mehmet Erbil ile oturmakta; yazmadığı vakitleri okuyarak ve dostlarıyla birlikte geçirmektedir.

Kaynakça: Karin Schweissgut Individuum und Gesellschaft in der Türkei: Leylâ Erbils Roman Eine Sonderbare Frau (Türkiye’de Birey ve Toplum: Leylâ Erbil’in Romanı Tuhaf Bir Kadın) Doktora tezi, Berlin Üniversitesi, 1999. (Kaynağa dip not: 19 temmuz 2013 yılında vefat etmiştir.  )

Leyla Erbil Kitapları

Mektup Aşkları, Cüce Ciltli, Kalan, Tuhaf Bir Erkek, Hallaç, Üç Başlı Ejderha, Eski Sevgili Hikayeler, Karanlığın Günü, Tuhaf Bir Kadın, Zihin Kuşları

İbni Fazıl İlk Kağıt Fabrikasını Kuran Bilginin Hayatı

İbni Fazıl İlk Kağıt Fabrikasını Kuran Bilginin Hayatı

İbni Fazıl İlk Kağıt Fabrikasını Kuran Bilginin Hayatı

İbni Fazıl İlk Kağıt Fabrikasını Kuran Bilginin Hayatı :  Asıl adı Yahya’dır. 739-805 yılları arasında yaşadı. Tam 12 asır önce ilk kağıt fabrikasını kuran kişi İbn-i Fazıl’dır. Bermekliler soyundan gelen İbn-i
Fazıl, Abbasi İmparatorluğu’nda 17 yıl vezirlik yaptı.

Hayatı boyunca hep parmakla gösterilen biri oldu. Bir nevi paylaşılamıyordu. İmparatorluğa verdiği hizmetlerden dolayı hem yönetimde, hem de halk arasında adı tarihe altın harflerle yazıldı. Hayatının zirvesinde de İslam dünyası başta olmak üzere, tüm insanlığa büyük bir armağanda bulundu İbn-i Fazıl.

Johannes Gutenberg isimli girişimci, hareketli metalik-ahşap parçalar ile aslında ilk seri yazılı baskı yapan kişi olarak tarihe geçmiştir. 1477 yılında, modern matbaaya ilham kaynağı olan, Alman Gutenberg’in çağdaş matbaayı Avrupa’da kullanmasına sebep olan aslında İbn-i Fazıl’dır. Alman Gutenberg’in
tarihe geçtiği 1447 yılından tam 683 yıl öncesine gidelim. Yıl 794 yer Bağdat. Dünya tarihinde ilk kağıt fabrikasının, bir müslüman tarafından kurulduğu yıl.



İbni Fazıl geliştirdiği teknik ile, dünya tarihinde ilk kez kağıt fabrikasını kuruyor.

Seri bir şekilde kağıt üreten, rulolar halinde dev makinalardan kağıt çıkan sistemi ilk kez İbn-i Fazıl hayata geçiriyor. Milattan Önce 3200’lü yıllarda, Mezopotamya’da yazıyı ilk kullananlar Sümerler’dir. Mezopotamyalı Sümerler yazıyı kullandıkları gibi garip figürlerden oluşan resimler de çizmişlerdir. Toprak ve taştan yaptıkları tabletler üzerine Sümerlerin yazdığı yazılar, çizdiği resimler hem tarihçilerin hem de sırlarla, şifreler ile uğraşan gizemcilerin bugün halen ilgisini çekmektedir.

Yaklaşık 5000 yıl önce tablet şeklinde parçaların üzerine yazı yazmak ve resim çizmek, belki günümüzde de Steve Jobs’a da ilham kaynağı olabilir. Tablet bilgisayar icadıyla dünya tarihine adını altın harflerle yazdıran Steve Jobs’un da öldükten sonra ardından birçok söylenti çıkarılmıştı. Aslında tablet
fikri, Apple’ın dahi adamına değil de, Microsoft’ta çalışan sıradan isimsiz bir mühendise ait olduğu konuşuldu yıllarca.

İlk tablet bilgisayar piyasaya sürüldükten sonra, Steve Jobs’un icadı olarak bilinen tablet bilgisayarın, başka bir mühendisin fikri olduğu hala konuşuluyor. Ancak kimse bu eserin, Sümer tabletlerine benzediğini aklına getirmedi. Hiçbir kaynakta buna yakın eleştiri, bağlantı göremedim. Belki de vardır. Bilemiyorum.



Tarih araştırmalarla doludur. Tablet bilgisayarı kim buldu tartışmasına benzeyen bir şekilde diğer tartışma konusu da ilk matbaanın nerede kullanıldığı?

Ağaç, ahşap düzeneklerden hazırlanan gelişmemiş matbaa sisteminin 593 yılında Çin’de kullanıldığı yazılıdır. Dünyada ilk gazetenin 700 yılında Pekin’de modern bir matbaa da basıldığı söylenir. Budizm kutsal metinleri de 8. yüzyılda bu sistemle, gelişmemiş seri matbaacılık sistemi ile basılmıştır. 868
yılında hatasız bir şekilde, seri basım yapılan ilk kitabı yine Çinliler basmış bazı tarihçilere göre.

Tianemmen adlı kitaptır bu kitap. Dedik ya tartışmalı bir konu bu diye… Uygurlar 9. yüzyılda, Mısır’da ise 4. yüzyılda kumaşa 9 ve 10 yüzyıllarda ise kağıda Arapların yazılar basıldığı, matbaacılık yöntemi
kullanıldığı bilinmektedir. Ancak çok önemli bir detay var. Bu baskılar hep ahşap ya da porselen malzemelerden oluşan harflerle yapılmış. Yani matbaada henüz tahta kalıplar kullanılıyormuş.

1447 yılında seri baskıya geçen Alman Johannes Gutenberg üç yıl uzun uğraşlar sonunda, matbaasında artık çığır açacak bir yeniliğe imza atmış. Gutenberg ahşap dizgileri çıkartmış ve metal baskılar kullanmaya başlamış. Sürdürebilirliği sağlamak adına dünyada saygı duyulan, en ucuz ve en seri kağıt üretimi İbn-i Fazıl’a aittir.

Kaynak: Dinler ve İlkler- Can Karaman / ötekiadam yayınları kitabından alınmıştır.

Kadınları Delirtmek Üzerine Friedrich Nietzsche 'den 5 Okkalı Söz

Kadınları Delirtmek Üzerine Friedrich Nietzsche ‘den 5 Okkalı Söz

Kadınları Delirtmek Üzerine Friedrich Nietzsche ‘den 5 Okkalı Söz

Kadınları Delirtmek Üzerine Friedrich Nietzsche ‘den 5 Okkalı Söz : Kimisine göre Tanrı tanımaz, kimisine göre Hitler’in ilham kaynağı, kimisine göre ise kadınların azılı düşmanı. Nietzsche yaşadığı ve günümüze o kadar o uzun süre zarfında öyle bir damga vurmuş ki tarihe, herkes onda herşeyi bulmuş. Bakalım o uzun bıyıklarının altındaki dilinden kadınlara neler neler
demiş. İşte en okkalı 5 sözü

1: SEVMEYİ BİLMEZ SEVİŞMEYİ BİLİR ANCAK

Kadının benliğinde çok uzun zaman bir zorba ile bir köle saklı kalmıştır. Bu yüzden henüz sevmeyi bilmez de sevişmeyi bilir ancak. Devamını Oku




Leon Melas Kimdir ve Hayatı Hakkında Detaylı İnceleme

Leon Melas Kimdir ve Hayatı Hakkında Detaylı İnceleme

Leon Melas Kimdir ve Hayatı Hakkında Detaylı İnceleme

Leon Melas Kimdir ve Hayatı Hakkında Detaylı İnceleme : Rum laik kültürü, yurtseverlik ve din, dini inanca dayalı, dünyadaki halk ve din adamları açısından büyük önem taşıyan tüzel kimliğe biçim verilmesinde eğitimcilerin kullandığı temel taşlardı. Etnik kimlik, iktisadi ve sosyal şartların belirlediği bir çizgide devamlı koşuşturan bir halkın, sonunda bir limana demir atmasına yardımcı oldu. Eğitim, şans ve etnik kimliğin, iç içe geçmişliğine Leon Melas’dan
daha iyi bir örnek olamaz.




Ailesi Epiros’un çetin dağlık bölgesinden olan Melas, 1812 yılında Osmanlı Başkentinde doğmuştu. 1821 ayaklanması başladığında ailesi Odesa’ya kaçmıştı ve Melas eğitimine orada devam etmişti. Öğrenimine daha sonra Korfu’daki İyonya Akademisi’nde devam eden Melas, Korfulu varlıklı bir ailenin desteği ile Pisa Üniversitesi’nde hukuk öğrenimi görmüş ve 1833’de Yunan Krallığı’na gidip ülkenin gelişen hukuk sistemindeki kilit isimlerden biri olmuştu. Üniversitede Hukuk Profesörlüğüne getirilen Melas, 1840’lı yılların başında bir süreliğine adalet bakanlığı görevinde bulunacaktır.

Geçirdiği kişisel ve mesleki sıkıntılar nedeniyle bir dönem ülkeyi terk edip Londra’ya yerleşecekti. Londra’da ticarete atılan Melas, ayrıca kitaplar yazmaya başlayacak ve bu amatör uğraş Yunan dünyasında onun büyük bir ün kazanmasını sağlayacaktı. 1858 yılında Yunanistan’da O Gerostathis isimli çalışması yayımlanan Melas, artık tekrar krallıkta yaşamaya başlamıştı. Ertesi sene, Atina’daki eğitim cemiyetinin yönetim kuruluna seçilmiş ve eğitim konularında dernek başkanı olmuştur.

Böylece Melas, ulusunun eğitim görmesi için hırsla işe koyularak ağırlıklı biçimde öğretmen yetiştirilmesi, kitap dağıtımı ve eğitsel amaçlar için mali kaynak bulunması işleriyle ilgilenmiştir. Ayrıca pedogoji alanında yazdığı pek çok edebi kitap Melas’ın Yunan dünyasındaki eğitim çevrelerince tanınmasını sağlamıştır.

Kitapları arasında asıl kendisine ününü kazandıran, O Gerostathis isimli çalışmasıydı. Kitap, Osmanlı İmparatorluğundakiler başta olmak üzere bütün Helen cemaatlerine dağılmıştı. Tam anlamıyla bir Bildungsroman (kişilik oluşumu romanı, ç.n) olan kitap, okuyucuların fiziksel, zihinsel ve manevi sağlığını beslemeyi hedefliyordu. 1821 ayaklanmasının bir kaç yıl öncesinde Epiros’ta geçen konusu ve basitleştirilmiş katharevousıyla Melas’ın eseri, yaşlı Gerostathis’in yaşam ve halkın geçmişi konusunda öğrendiklerini anlatıyordu.

Melas anlatımıyla, Gerostathis, Osmanlı dünyasındaki pek çok Rumun öyküsünü temsil etmekteydi. Epiros’ta doğup eğitimini Epiros’un ticaret ve kültür merkezi durumundaki Jannina (Yanya)’da tamamlayan Gerostathis, ticari amaçlarla yurtdışına seyahatler yapar ve seyahatleri sırasında da dünyanın bütün harikalarını ve insanoğlunun başarılarını yakından görüp tanıma olanağı bulur. Fakat asla anayurdunu unutmaz ve kültürel mirasını elden bırakmaz.




En büyük zevki, klasik Yunan dünyası hakkında yeni şeyler öğrenmek olan Gerostathis, bunu yaparken Ortadoks Hristiyan inancına da sadık kalır. Seyahatlerinden sonra edindiği bütün bilgileri gençlerle paylaşmak üzere anavatanına döner. Misyonunu tamamlamış bir durumda son nefesini verirken, ziyaret etmekte olduğu okulun öğretmenine şu öğüdü verir: ”Bütün çabalarınızın ve bütün öğrettiklerinizin esas ve nihayi amacı Yunan gençliğini İsa’nın yolunda ve
anavatanının yararına eğitmek olmalıdır.”

Kaynak: Gerasimos Augustinos- Küçük Asya Rumları / dipnot yayınları kitabından alınmıştır.

Yugoslavya İç Savaşı ve Ulusal Kütüphanelerin Yok Edilişi

Yugoslavya İç Savaşı ve Ulusal Kütüphanelerin Yok Edilişi

Yugoslavya İç Savaşı ve Ulusal Kütüphanelerin Yok Edilişi

Yugoslavya İç Savaşı ve Ulusal Kütüphanelerin Yok Edilişi : “Burada hiçbir şey kalmadı” diyordu, bir kütüphaneci olan Vjekoslav. “Bir duman sütunü gördüm, her yerde kâğıtlar uçuşuyordu. Ağlamak, bağırmak istedim, ama başım ellerimde, dizlerim üstünde kalakaldım. Yaşamımın geri kalanında Saraybosna Ulusal Kütüphanesi’ni nasıl yaktıklarını anımsamak gibi bir yük taşıyacağım.” Bosnalı yazar Ivan Lovrenović, Bosna-Hersek Ulusal Kütüphanesi’ne ev sahipliği yapan 100 yıllık, büyük, çarpıcı görünümlü, renkli Vijećnica’nın 25 Ağustos 1992 gecesi nasıl topçu ateşine tutulduğunu anlatır.




Kütüphane 1,5 milyon cilt kitap, 155 bin nadir bulunan metin, 478 elyazması ve dünyanın dört bir yanından milyonlarca süreli yayın bulunuyordu. Sırp General Ratko Mladić, binanın kültür mirası olduğunu gösteren mavi bayrak asılmış olmasına rağmen kütüphanenin 25 yangın mermisiyle yakılmasını emretti. Saraybosnalı kitap sever insan zinciri oluşturarak kitapları güvenli yerlere taşıyarak bir bölümünü kurtarmayı başardı.

İtfaiyeciler yangını söndürmeye çalıştı, ama topçu ateşi çok yoğundu. Sonunda Mağribi tarzı sütunlar yandı, camlar dışarı doğru patlayarak alevlerin dışarı taşmasına neden oldu. Çatı çöktü, elyazmaları ve sanat eserleri kalıntıları ile duvarlarından ve merdivenlerden kopmuş parçalar zemine saçıldı. Kendisine yaşamını neden tehlikeye attığını soran gazetecilere gönüllü itfaiyeci Kenan Slinić şöyle yanıt verdi:

“ Ben bu topraklarda doğdum; benim bir parçamı yaktılar.”

Yugoslavya İç Savaşı ve Ulusal Kütüphanelerin Yok Edilişi

Yugoslavya İç Savaşı ve Ulusal Kütüphanelerin Yok Edilişi

Bosnalı şair Goran Simić 1993’te Vijećnica’ya Ağıt’ı kaleme aldı: Ulusal Kütüphane üç gün boyunca yangında kent siyah bir karla boğuldu. Özgür kalan roman kahramanları kentin sokaklarında dolaşıp gelip geçenlere ve ölmüş askerlerin ruhlarına karıştı. 1888’de kurulan Bosna-Hersek Ulusal Müzesi’nin başkütüphanecisi Kemal Bakarśić , “Saldırı yarım saatten az sürdü,” diye yazar ve devam eder.

Yangın ertesi güne kadar devam etti. Güneş kitapların dumanıyla örtüldü, yanmış kâğıt yaprakları, gri külden kırılgan sayfalar siyah bir kar gibi aşağıya süzüldü. Bir sayfayı yakaladığınızda sıcaklığını hissedebiliyordunuz ve sıcaklık dağılıp da sayfa avucunuzun içinde toza dönüşeme kadar, bir an için garip bir tür siyah gri negatifle bir metin parçasını okuyabiliyordunuz.

Bu barbarlık ve Yugoslavya İç Savaşı nasıl başladı?

Eski Yugoslavya Josip Broz Tito’nun demir yumruğuyla bir arada tutuluyordu. Öldüğü zaman ondan sonraki liderler birliği korumayı beceremedi ve Yugoslavya dağılmaya başladı. Sırp azınlık ile Bosnalı çoğunluk arasındaki etnik gerilimler, kötü iletişim, sorunlu toprak paylaşımları ve tüm topluma zorla kabul ettirilmiş bir militarizm gibi uzun süreden beri baskılanmış sorunlar yeniden ortaya çıkmaya başladı.

Ülke kısa süre içinde bağımsız devletlere bölündü. Ülkenin daha zengin bölgeleri yola yalnız devam etmeye karar verdi ve Batılı hükümetler tarafından hemen tanınan cumhuriyetler ilan
ettiler. Örneğin Hırvatistan bir referandum yaparak halkın yüzde 85’nin onayıyla 25 Haziran 1991’de bağımsız cumhuriyet ilan etti.

Yugoslav iç savaşında Yugoslavya ordusunun acımasız baskısı çok şiddetliydi ama bu, tüm dünyanın Hırvatistan’ın bağımsızlığını 15 Ocak 1992’de tanımasına engel olamadı. Bu sırada
kimsenin ilan etmesine gerek kalmayan bir savaş başlamıştı bile. Bu savaşın en kötü sonuçlarından biri Sırpların bir kültür katliamı ve soykırım politikası uygulaması oldu. Antik dönemden kalma belleklerden silme stratejisi, damnatio memoriae, dehşet verici biçimde yürütüldü. Milyonlarca kitap yaktılar ve bütün bir toplumu mahvettiler.




Hırvatistan’ın Doğu Slavonya bölgesinde 1875’te kurulmuş olan Vinkovci Belediye Kütüphanesi, edebiyat ve düşünce hazineleri ile önemli yerel yazıların elyazmalarından oluşan 85 bin kitaplık kaybıyla 17 Eylül 1991’de ilk kurbanlardan biri oldu. Tanıkların anlattığına göre insanlar etrafta kitap parçaları arayıp yeniden bir araya getirmeye çalışmıştı. 1918’da kurulmuş olan Pakrac Halk Kütüphanesi topçu ateşine tutuldu ama 22 bin kitap önceden tahliye edilmişti.

İlerleyen Sırp birlikleri Osijek Üniversitesi’ne ulaştıklarında da durmadı. Daha 1990’da tamamlanmış olan Merkezi Tarım Kütüphanesi’nin 30 bin kitabının neredeyse yarısını yok ettiler. Osijek tarihi arşivini ve nadir kitap koleksiyonunu da kaybetti.

18. yüzyıldan kalma bir kasaba olan Vukovar’ın Belediye Müzesi’nde 32.513 tarihi eser, 16.yüzyıl ile 19.yüzyıl arasından kalma 515 nadir kitap ve 13 bin kitap bulunuyordu. Müze 25-26 Ağustos 1991’de topçu ateşine tutuldu. 20 Eylül’de de bir savaş uçağı binayı defalarca bombalayarak alevler içinde bıraktı. Kurtarılabilen az sayıda kitap yağmacıların elinde kaldı ve karaborsada satıldı.

1947’de kurulmuş olan Vukovar Halk Kütüphanesi, 76 bin kitabı ve binlerce kaset ve videosuyla birlikte aynı dönemde yok edildi. Yalnızca eşsiz edebiyat eserleri kurtarılabildi. Tarih Müzesi Kütüphanesi ile Lavoslav Ružička Müzesi ortadan kaldırıldı. 1500’den önce basılmış dört kitap ile 15.yüzyıl ile 20. Yüzyıl arasında basılmış yedi bin kitabıyla Vukovar Fransisken Manastırı da harabeye döndü. Hiç kimse herhangi bir şeyin kurtulup kurtulmadığını bilmiyor. 18 Kasım 1991’de Sırplar Vokovar’ı işgal etti, çoğu kadın ve çocuk 50 bin kişiyi kentten sürdü ve bulabildikleri ne kadar istenmeyen kitap varsa yaktı.

Eskiden Dalmaçya için Yugoslavya’nın kalbi denirdi, belki de bu yüzden bu kadar büyük nefretle saldırıya uğradı. Zadar’da, 1850’den kalma değerli bir anıt olan Bilim Kütüphanesi 5 Ekim 1991’de topçu ateşine tutuldu. Sırp askerler 600 bin eser, 1500’den önce basılmış 33 kitap, 1.080 elyazması, 370 parşömen, 1.350 nadir kitap, 1.500 nota sayfası, 5.566 süreli yayın, 929 dergi, 1.200 harita, 2.500 fotoğraf ve 60 bin çeşitli belgeden çalabildiklerini çaldı.

Ne yazık ki Sırplar çekilmek zorunda kalınca 200 bin kadar kitapla ne yapacaklarını bilemediler. Subayların önerisi ordudaki herkese pek parlak bir fikir gibi göründü. Latin veya Kiril alfabesiyle yazılmış kitapları tutup geriye kalan her şeyi yaktılar.

1857’de kurulmuş olan ve 60 bin kitap barındıran Zadar Belediyesi Kütüphanesi 9 Ekim 1991’de bombalandı. Ama bu kez yalnızca müzik notaları koleksiyonu ile Müzik Okulu’nun kitapları ciddi zarar gördü. Avrupa’daki ilk eczanenin kurulduğu, insanlığın kültür mirasının bir parçası kabul edilen şirin Dubrovnik 1991 yılı boyunca tahrip edildi.

6 Aralık’ta 6.800 top mermisi her şeyi yerle bir etti. Yangın bombaları Inter-University Center Kütüphanesi’ni vurdu, 20 bin kitap sonsuza dek yitirildi. Bilim Kütüphanesi’nde 200 bin cilt kitap, 922 elyazması, 16. yüzyıldan önce basılmış 77 kitap, ön bin kadar nadir kitap ve 7.783 süreli yayın bulunuyordu. Burası da 19 Kasım 1991’de altmıştan fazla top mermisiyle vuruldu, 8 Haziran 1992’de de beş mermi daha isabet etti.

Avrupa tarihinin en aşırı şiddet eylemleri Bosna-hersek’te gerçekleştirildi. Saraybosna’daki Ulusal Kütüphane’nin nasıl tahrip edildiğini anlatmıştım, bununla birlikte tek hedef orası değildi. 17 Mayıs 1992’de Saraybosna Doğu Araştırmaları Enstitüsü bombalandı. Bosna Ulusal Müzesi’nin başkütüphanecisi Bakaršić,

“Kayıpları hesaplamak veya onarmak olanaksız,” diye yazıyordu.

“Türkçe, Fransızca, Arapça beş bin den fazla eşsiz elyazması, yüzden fazla tapu sicil defteri (İslamı seçmiş Slavların yüzyıllardır Bosna’da yaşadığını gösteren defterler), yaklaşık 200 bin sayfa tutan diğer Osmanlı belgeleri, başka elyazması kütüphanelerinden elde edilmiş Bosna’yla ilgili yazıların mikrofilmleri, enstitünün on bin kitaplık araştırma kütüphanesi ve 300 süreli eser
koleksiyonu…. Hepsi alevler arasında kayboldu.”

Harvard Üniversitesi Ağa Han İslam Mimarisi Programı başkanı Anderàs Riedlmayer şöyle aktarıyor: “Doğu Araştırmaları Enstirüsü’nün özellikle hedef seçildiği belli. Görgü tanıklarının ifadelerine göre yapı, kent merkezine tepeden bakan mevzilerden fırlatılan yangın bombalarıyla yaygın topçu ateşine tutularak vurulmuş.

Çok sayıda binanın olduğu bölgede başka hiçbir binaya buluşmamış. 300 bin kitaba sahip olan Saray Bosna Kütüphanesi koleksiyonunun yarısı kayboldu. Bosna Ulusal Kütüphanesi 400 bin kitabından çoğunu yitirdi. Nedjarici’deki Fransisken Kütüphanesi yağmalandı. Mostar’da 50 bin kitapla birlikte Arşiv Kütüphanesi de yandı. Mostar Üniversitesi Kütüphanesi ile kütüphanecilerin kahramanlığı sayesinde kitapların yarıdan fazlasının kurtarıldığı Belediye
Kütüphanesi de imha edildi.

Yazar Lovrenović, klasiklerden, elyazmalarından, günlüklerden, denemelerden ve öykülerden oluşan kütüphanesini Sırpların insafına bırakarak kaçmak zorunda kaldığını itiraf etti. Sırplar hepsini yaktı.

1993-1994 yıllarında Birleşmiş Milletler Yugoslavya iç savaşı ve Bosna savaşı sırasında işlenen savaş suçları için yargılama yapılıp yapılmayacağını tartışırken Bosnalı Hırvat milliyetçi milisler Müslüman anıtlarına acımasızca saldırdı. Tabii ki halk kütüphaneleri ile özel kütüphaneleri de yok ettiler. Stolac’daki Müslüman topluma ait kütüphane Temmuz 1993’te yıkıldı. Yüzlerce kitapla birlikte 17. İla 19. Yüzyıllardan kalma 40 elyazması da kayboldu.

Sultan Selim’in 1519’da yaptırdığı İmparator Camii Kütüphanesi de eski elyazmalarıyla birlikte ortadan kaldırıldı. Binanın yeniden yapılmasını engellemek için yıkıntılar dinamitlendi. 1732’de
yapılan Podradska [Ali Paşa] Camii Kütüphanesi 28 Temmuz 1993 sabah saat 11.00’de yıkıldı. Behmen, Mahmutćehajić, Mehmedbaśić, Rizvanbegović gibi önemli ailelere ait kişisel kütüphaneler de yakıldı. 1992’den savaşın sonuna kadar 188 kütüphanesi saldırıya uğradı, bunlardan 43’ü tamamen yok edildi.

Avrupa Konseyi’nin açıklamaları “kültür ve Avrupa için dehşet verici boyutlarda bir felaket’ten söz ediyordu, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi üzücü ve iç karartıcı bir raporda “kültür mirasının kısıtlı olarak ve askerî gerekçelerle açıklanamayacak biçimde yok edildiğini belirtiyordu. Naziler bile kitap yok etmekte bu kadar etkin olmamıştı.

2000 yılı baharında Birleşmiş Milletler Kosova Geçici Yönetim Misyonu (UNMIK) ile UNESCO ‘nun atadığı uzmanlar, Avrupa Konseyi ile Uluslararası Kütüphane Birlikleri ve Kurumları Federasyonu (IFLA) adına Kosova’yı ziyaret etti.

Ekip Sırpların temizlik eylemlerinin yol açtığı zararı değerlendirmeye çalıştı ve durumun sanılandan daha kötü olduğunu saptadı. Elde ettikleri bilgiler şu istatistikleri içeriyordu: Üç merkezi kütüphane yok edilmiş, 261 bin kitap yakılmış; taşradaki 62 kütüphane yıkılmış, 638 bin kitap yakılmıştı. Sırplar Kosova kültürünü etnik nedenlerle harap etmişti. 1991-1995 arasında Ulusal Kütüphane’deki 100 binden fazla kitap yok edildi 100 bin kadar kitap da, sekiz bin dergi ve çok sayıda süreli yayınla birlikte halka açık bir yerde yakıldı.

Sırp liderler Arnavut milliyetçilerini Kosova’da iki milyon Sırp kitabını yok etmekle suçladı. Buna Priştine, Prizren, Yakova, İştik, Glogovac, Srbica, Podujevo ve Arnavutların kontrolündeki başka pek çok kentteki kütüphanelerin yakıldığını da eklediler. Sırplar Vuk Kradžić Kütüphanesi’nden 11 bin kitabın Vladičin Han’da kâğıt hamuruna dönüştürüldüğünü de öne sürdü.

Kaynak: Fernando Baez – Kitap Kıyımının Evrensel Tarihi / Can Yayınları kitabından alınmıştır.

William Butler Yeats Kimdir ve İrlanda Edebiyatı'na Etkileri

William Butler Yeats Kimdir ve İrlanda Edebiyatı’na Etkileri

William Butler Yeats Kimdir ve İrlanda Edebiyatı’na Etkileri

William Butler Yeats Kimdir : İrlanda edebiyatının yaklaşık kırk yıl süren (1890 ile 1930 arası) Rönesans tarihini inceleyerek, yazarların tahakküm düzenini tersine çevirmek için icat ettikleri bütün çareleri, küresellikleri ve yapısal rekabetleriyle birlikte kronolojik ve uzamsal olarak gözler önüne serebiliriz. İrlanda rönesansı, edebi
düzene karşı başarıya ulaşmış bir başkaldırının tarihidir.

Kendi içinde tutarlı bir şekilde yeniden inşa edilen bu tarih, aynı zamanda genel modelimiz için de bir paradigmadır. Çünkü bütün olasılıkları, dil ve siyasetle ilgili bütün çözümleri, Shaw’un asimilasyonundan Joyce’un sürgününe kadar bütün konumları içermekte. Ve edebi isyanları (daha önceki ve sonrakileri) bütünüyle anlamamızı, birbirinden tamamen farklı tarihsel durumları ve kültürel bağlamları karşılaştırmalı olarak analiz etmemizi sağlayacaktır. Hem teorik hem de pratik bir kalıp sunmaktadır.




İrlanda örneğinin ayırt edici özelliği. Uzamın doğuşuyla bir edebiyat mirasının oluşum sürecinin örnek teşkil edecek kadar kısa bir zaman zarfında tamamlanmış olmasıdır. İrlanda edebiyat dünyası, oldukça kısa bir süre içinde merkezi edebiyatla kopuşun bütün aşamalarından (ve bütün hallerinden) geçerek. Merkezden
uzak uzamlara özgü estetik, biçimsel, dilsel ve siyasi olasılıkları gözler önüne sermiştir.

Sekiz yüzyılı aşkın bir süre boyunca Avrupa’nın içinde bir sömürge olarak atıl bir durumda kalan bu ülke. İlk milli kültür talepleri dile getirildiği sırada kendine ait hiçbir edebi kaynağa sahip değildi. Yine de yirminci yüzyıl edebiyatının en büyük devrimcilerinden bazıları burada ortaya çıkacaktı. Nitekim bugün rahatlıkla bir İrlanda mucizesinden bahsediyoruz.

Özetlemek gerekirse, İrlanda vakası aynı hareketin içinde hem eş zamanlılığı, yani bir edebiyat uzamının belli bir alandaki genel yapısını, hem de artzamanlılığı, yani bu yapının birkaç ikincil tarihsel fark dışında, aşağı yukarı dünyanın her yerinde gözlemlenebilir bir sürece göre ortaya çıkışını kavramamızı sağlayacaktır.

Yeats’in tiyatro ve şiir alanındaki projesi. G.B. Shaw’un Londra sürgünü. O’Casey’in gerçekçiliği. Joyce’un kıtasal sürgünü. Ve Gal dili yandaşlarının İrlanda’nın İngilizceden arındırılması için verdiği mücadeleyle, tekil bir tarihin benzersiz ve kendine özgü örneğinin ötesinde, neredeyse evrensel bir edebiyat tarihi ve edebi yapının genel resmi çıkar karşımıza.

Böylece Kafka’nın çözümlediği şekliyle bu ”küçük edebiyatların, siyasetle bağlantısının” tarihsel gerekliliğini hissedebilirdi. Siyasetle estetik arasındaki tuhaf ve girift bağı, edebi mirası biriktirmek için yapılan kolektif çalışmayı ve uluslararası edebiyat uzamına girmenin olmazsa olmaz koşulu ve yavaş yavaş geliştirilerek bu yeni edebiyatların zaman içinde özerkleşmesini mümkün kılan edebi icatları anlayabiliriz. İrlanda edebiyatının yeniden doğuşu hiç kuşkusuz, edebiyatın düzenini sarsmayı başaran ilk büyük olgulardan biridir.

William Butler Yeats Geleneğinin İcadı

William Butler Yeats

William Butler Yeats

İrlanda rönesansı (The Irish Literary Revival), 1890’la 1930 arasında İrlanda’yı icat etti. Yazarlara halkın ve ulusun kültür mirasını mezarından çıkarma ve halkın ruhunu ifade edecek bir edebiyat kurma görevini yüklemiş olan Romantik hareketten ilham alan, çoğunluğu İngiliz-İrlandalı bir grup entelektüeldi. Önce W. B. Yeats. Lady Gregory. Edward Martin. George Moore. Ardından (A.E rumuzlu) George Russell. Padric Colum. (Yeats’in Paris’te karşılaştığı) John Millington Synge, James Stephens- sözlü pratiklerden hareketle ulusal bir edebiyat üretmek için işe koyularak Kelt efsane ve hikayelerini derlediler. Kopyaladılar, çevirdiler, yeniden yazıya döktüler. Hikayelere, halk efsanelerine şiir veya tiyatroyla edebilik ve asalet kazandırırken, kolektif çabalarını iki temel hedefe yönelttiler.

Gal geleneğinin büyük anlatılarındaki halkın simgesi haline gelmiş kahramanları gün ışığına çıkarıp sahneye koymak, bir yandan da ulusal ruhu içinde barındıran ve Gal mistizminin bir aracı olan saf köylü edebiyatını gündeme getirmek. Cuchulain ve Deirdre, İrlanda ulusunun ve İrlanda halkının büyüklüğünün ete kemiğe bürünmüş hali olarak görülüyor. Özellikle Standish O’Grady’nin 1878-1880 arasında Londra’da yayımlanan öncü eseri History of Ireland: Heroic Period (İrlanda’nın Tarihi: Kahramanlık Dönemi) dirilişçi yazarlara çeşitli tiyatro uyarlamaları ya da anlatılarda kullanacakları ilk efsaneler repertuarını sağladı. Cuchulain efsanesinin bu versiyonu edebiyatta defalarca ele alınarak, söz konusu karakteri bir ulusal kahramanlık modeli haline getirdi.

Yeats’in ilk metinleri, bir bakıma Gal kültürünün altın çağını dirilten halk anlatılarıydı.

Fair and Folk Tales Teh Irish Peasantry (1888), İrlanda’da halk hikayeleri türünün yayılmasına ve seçkinleşmesine büyük katkıda bulundu. The Wanderings of Oisin 1889’da yayımlandı, (sırasıyla 1892 ve 1893’te yayımlanan) The Countess Kathleen and Various Legends and Lyrics ve deneme, öykü, tasvir derlemelerinden oluşan ünlü Celtic Twilight da aynı çizgideydi.

Edebi kaynaklardan yoksun uzamlarda, Herder’in fikirlerinden etkilenen yazarların başvurduğu ve ilk çarenin, edebiyatın popüler bir tanımını benimsemek ve halkın kültürel pratiklerini derleyip ulusal sermayeye dönüştürmek olduğuna dair hipotezimizin burada doğrulandığını görüyoruz. Edebiyat öncelikle halk efsanelerinin, öykülerinin ve geleneklerinin saklandığı bir arşiv olarak tanımlanmıştır.

Yeats, ulusal bir edebiyatın ve repertuarın temelini atmakla ilgilenen ve fakir ülkede halkın eğitimi için çabalayan bütün entelektüeller gibi, hızla tiyatroya yöneldi: 1899’dan 1911’e kadar, kendini İrlanda tiyatrosunu kurmaya vakfetti. Tiyatro onun için hem ulusal edebiyatı hayata geçirmek için öncelikli bir araç, hem de İrlanda halkını eğitmek için pedagojik bir gereçti.



Yeats , İrlanda Edebiyat Tiyatrosu’nu Edward Mrtyn ve George Moore’la ile birlikte 1899’da kurdu.

1902’de Yeats’in ünlü Cathleen ni Houlihan’ı burada (yeni adıyla İrlanda Ulusal Tiyatrosu’nda) sahnelendi, daha sonra Yeats ve George Moore, Ossian efsanelerinden Diarmuid ve Grania’nın tiyatro uyarlaması üzerine
çalıştılar. 1904’te İrlanda Ulusal Tiyatrosu Abbaye’e yerleşti, İrlanda edebiyatının geliştirilmesine katkıda bulunan Synge, Lady Gregory ve Padraic Colum’un oyunlarını sahneledi.

Synge Aran Adaları’nın dilini kullanıyordu. Lady Gregory ise -Yeats bir süre onunla birlikte çalışacaktı- Kiltartan lehçesi ile oyunlar yazıyordu. Bu kolektif edebiyat girişiminin en azından başlangıçtaki amacı, halka hitap eden yeni bir ulusal İrlanda edebiyatı kurmaktı. 1902’de Yeats, ”Bizimkisi, 1870’li yılların başındaki Rus hareketi gibi bir halka dönüş hareketidir” diye yazmıştı. Celtic Twilight’ta ise şöyle diyordu. ”Popüler sanat aslında düşüncenin en eski aristokrasilerinden biridir (…). Bütün büyük sanatların kök saldığı bir topraktır.

Ulusal bir edebiyat yaratma sürecinin bu ilk, büyük oranda kolektif evresinden sonra, İrlanda Rönesans’ını destekleyici ve önderi, ayrıca çok kısa zamanda resmi ve ulusal bir kuruluşa dönüşmüş olan Abbey Tiyatrosu’nun kurucusu olan Yeats, Dublin’de ulusal şiirin adeta canlı abidesi haline geldi.

İrlanda onun attığı bu ilk adımla, yani bu ilk sermaye birikimi sayesinde kendi edebi varlığını ortaya koyabildi. Sonraları 1923’te kurucu olarak resmi statüsünü ve özellikle İrlanda’nın edebi açıdan farklılığını yani varlığının kabulünü doğrularcasına Yeats Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görüldü. Fakat en azından 1916 ayaklanmasından sonra, siyasi alanda ölçülü tutumu ve tereddütleri, Yeats’i bir taraftan yeni İrlanda edebiyatının babası, diğer taraftan da Londra’nın edebiyat çevrelerine yakın duran ve orada baş tacı edilen bir yazar olarak iki yönlü bir figür haline getirdi.

1903 yılında, genç İrlanda Ulusal Tiyatrosu Dublin’de yeni oynanmış olan beş oyunluk repertuarını Londra’da sahnledi. Londralı eleştirmenlerin oybirliği ile onu takdis etmesi ve bir İngiliz haminin desteği, Yeats’e Dublinli eleştirmenlerin tek başına sağlayamayacakları bir şöhret kazandırdı. Ama bu şöhretin kendisi, her şeye rağmen mesafeli durduğunu iddia ettiği bir merkeze olan bağlılığının göstergesiydi.

Kaynak: Dünya Edebiyat Cumhuriyeri-Pascale Casanova / Varlık yayınları kitabından alınmıştır

Kristof Kolomb Amerika Keşfi ve Aztek Kültürünün İmhası

Kristof Kolomb Amerika Keşfi ve Aztek Kültürünün İmhası

Kristof Kolomb Amerika Keşfi ve Aztek Kültürünün İmhası : Ayaklarımın altında önceki yüzyıllarda kurulmuş bir başka kentin, Tenochtitlan’ın olduğunu biliyordum. Ciudad de Mexico Aztekler tarafından ilk olarak 1325 te bir göl üzerinde kurulmuştu. Aztekler, huejote ağacından kazıklar, volkanik kayalar ve kızıl ponza taşı kullanarak burada yeni topraklar kazanmıştı. 250 bin nüfuslu kentte büyük bir tapınak vardı; kent büyüyerek 78 binaya dek ulaşmıştı.




Tlatelolco’da devasa bir ticaret merkezi vardı, burasıda dört mahalleden oluşuyordu. Kimsenin aklına Mısır Piramitleri’nin veya Sfenks’in üzerine bir Hristiyan Katedrali dikmek gelmez, ama Meksika’da 16. yüzyılda olan tam da buydu. Avrupa mimarisi, tarihin gizlenmesi eylemiyle, işgal öncesi mimarisinin üstüne yerleştirilmişti. Böylece kimsenin söylemesine gerek kalmaksızın Ciudad de Mexico sokaklarında yürürken bastırılmış geçmişin tıpkı bir palimpsest gibi yüzyıllar sonra tekrar ortaya çıkabileceğini keşfettim.

İspanya, 1492’de Yenidünya’ya vardığında ateşte yakarak öldürme cezası, hükmetme araçlarından biri olarak zaten bir süreden beri kullanılıyordu. Engizisyon 1478’de kurulmuştu ve İspanya belirgin biçimde savaşkan bir toplumdu: 718’de Pelayo’nun (Pelagius) Müslümanlara başkaldırmasından başlayarak yedi yüzyıl boyunca savaşlar içinde yaşamıştı. Ama 15. yüzyılın sonlarına doğru, zor kullanılarak elde edilen dinsel ve politik birlik tehlikesiydi, çünkü köylülerin çoğu perişan haldeydi; krallığın ve kilisenin kaynakları savaşlar nedeniyle tükenmişti. Bir mucize gerekiyordu.

Çözüm dünyanın -bırakın felsefecileri ve ilahyatçıları- coğrafyacıların bile bilmediği bir köşesinden geldi.

Bıkmak bilmez bir Marco Polo okuru olan, muhtemelen Cenovalı, geçmişi belirsiz bir kişilik olan Kristof Kolomb, daha önce Portekiz’e sunduğu ama şansının yaver gitmediği sıra dışı bir projeyi Fernando ve Isabel’e kabul ettirmeyi başardı. Güneydoğu Asya’ya ulaşmak için yeni bir yol keşfetmek istiyordu, bunun için kendisine para ve izin verdildi. 3 Ağustos 1492’de, tam da Musevilerin İspanya’yı terk etmek zorunda olduğunu bildiren Elhamra Fermanı ‘nın ilan edildiği gün, Palos Limanı’ndan yola çıktı.

Efsanevi Cipango ya da El Dorado Adası’nı bulmayı saplantı haline getiren Kolomb Atlantik’i geçti ve 12 Ekim’de yeni bir dünya bularak (Kristof Kolomb Amerika Keşfi) İspanya İmparatorluğu’nu kurtarmış oldu. Amerika’nın işgali İspanya’yı karmaşadan kurtardı, böylece her şeye izin verildi. Yerel halklara uygulanan soykırım, kölelik, aleni hırsızlık vb. Geri döndüğünde kendisine inanamayacaklarından korkan Kolomb, yedi Taino yerlisi yakaladı ve saraya sonraki yılların en trajik gerçekliğini itiraf etti:

Kristof Kolomb Amerika Keşfi

Kristof Kolomb Amerika Keşfi ve Aztek Kültürünün İmhası

” 50 adamla hepsine egemen olabiliriz”

İşgalciler yeni topraklarda İspanya imparatorluğunun kültürünü yerleştirmeden orada yaşayanlara boyun eğdiremeyeceklerini biliyorlardı. Antonio de Nebrija, Kastilya İspanyolcasına ait ilk dilbilgisi kitabını şu ifadeyle yayımlamıştı. ” Dil her zaman imparatorluğun yoldaşı olmuştur.” Bu düşünceyi göz önünde tutacak olursak, başta işgalcilerin hayranlığını kazanan yerel kültürün kökünün kazınmasına ilişkin tarihsel kayıtlar yeni bir anlam kazanır. (Kristof Kolomb Amerika Keşfi)




İspanyollar ile boyun eğdirdikleri halkların görüşleri arasındaki farklar çarpıcıdır. Bernal Diaz del Castillo, Ciudad de Mexico üzerine şöyle söyler:

” Hayranlık içindeydik ve Amadis de Gaula kitabındaki büyülü şeylere benzediğini söylüyorduk (…) burada bu biçimde yazmama kimse şaşırmasın çünkü burada nasıl tarif edeceğimi bilmediğim, üzerinde adamakıllı düşünmeyi gerektiren o kadar çok şey var ki: Daha önce hiç duyulmamış, görülmemiş şeyler.” (Kristof Kolomb Amerika Keşfi )

Diğer taraftan yerliler Tenochtitlan’ın işgalini şiddetle eleştiriyorlardı. ” Teucalco denen hazine evine ulaştıklarında, tüylerden örülmüş tüm sanat eserlerini, quetzal kuşu tüylerinden yapılmış battaniyeleri, zarif armaları, altından yapılma zırhları, altın bilezikleri, altın taçları dışarı çıkardılar. Tüm kalkanlardaki ve nişanlardaki altın hemen söküldü. Sonra altından büyük bir top yaptılar ve geriye kalan herşeyi yaktılar. Ne kadar değerli olursa olsun her şey yandı.

Hayranlık nasıl böyle birden bire eşkiyalığa dönüşmüştü? Bu konuda söylenecek çok şey var ama vurgulamamız gereken tek şey Tenochtitlan’a saldırının Latin Amerika’nın en büyük kültür talanı olduğudur. Süreç 1492’den bugüne dek sürdü. 500 yıllık bir yağma. 16. yüzyılda altın sanat eserlerini eriten düşünce yapısı bugünde yasadışı sanat ticaretiyle devam ediyor. Sadece nicelikler değişti, yöntem aynı. İnanılmaz ve kabul edilemez olan, İspanyol saldırısının güçlü kültürleri yakıp kül etmiş olmasıdır.

Bugün hala Aztekler’in soyundan gelen bir milyondan fazla insanın konuştuğu Nahuatl dilinde gerçek sözcüğü temel sözcüğünden gelen neltilztli’yle ifade ediliyordu. Dikkat edersek Conquistadores’in amacının tarihi temelleri yok etmek olduğunu görürüz. İspanyollar tlamatinime denen bilgilerin astronomi, tarih, din ve edebiyatla ilgili yaptığı resimleri kasıtlı olarak ortadan kaldırdı. Calmecac, yani yükseköğrenim kurumlarında kodeks denen şarkılar söylendiği biliniyor. İyi konuşma ve ilahi söyleme öğretildi. Bu kavramı yansıtan bir şiir vardır:

Kitaptaki resimlerin şarkısını söylerim / Onu açarak devam ederim / Renkli bir papağan gibiyim / Kodeksleri konuştururum / Resim evinin içinde

Nahuatl edebiyatında şiire şarkı veya ilahi anlamına gelen cuicatl düzyazıya da sözcük anlamına gelen tlahtolli denirdi. Biri ya da bir şey hakkında söylenen şey olarak çevrilebilecek itolaca olarak bilinen önemli bir Aztek geleneği vardı. 16. yüzyılda yaşamış Dominiken keşiş Diego Duran’a göre
Aztekler tüm anımsanacak işlerini, savaşlarını, zaferlerini belgelerdi. Her şeyi… olduğu yıl, ay ve günleri belirterek kayıt altına alırlardı. Yazıları Teotl, yani Tanrı gibi kavramları simgeleyen resimyazı veya hiyerogliflerden oluşan ve bağımsız olarak yaratılmış bir sistemdi.

Üç farklı yazı çeşidi vardı. Sayılar, tarihler ve geriye kalan her şey. Elyazması kodeks kitaplarına amaxtli derlerdi. Amatl yani kağıt, amacuahuitl, yani incir ağacının kabuğundan yapılırdı ama üzerinde resimler olan geyik derisine (ya da parşömene) yazılmış metinlerde bulunmuştur. Bunlar tlacuilos denen yazıcılar
tarafından hazırlanırdı ve amoxcalli adı verilen depolarda saklanırdı. Bernal Diaz del Castillo şöyle yazar.

”İdoller ve adaklar (…) ve kendi kağıtlarından yapılmış çok sayıda kitabın olduğu evler bulduk ve bir kandırmacayla onlara el koyduk.” Bu el yazmalarının çoğu yok oldu.

İspanyollar yeni Ciudad de Mexico’yu Tenochtitlan’ın üstüne kurdu. Keşişler tapınağın gömülmesini veya yıkılmasını emretti, İspanyollar da yerlileri kendi kentlerinden kovarak onları kentin dışındaki berbat kulübelerde yaşamaya zorladı. Bu arada fetihten iki yüzyıl boyunca elde edilen zenginlik, Avrupa’nın
Reform karşıtı Katolik idealini yansıtan gösterişli Barok mimarinin egemen olduğu büyük bir kentin inşa edilmesini sağladı. Kiliseler, Aztek Tapınaları’nın manastırlar, eski bilgelik evlerinin, konaklar eski sarayların yerini aldı. 1604’te İspanyol şair Bernardo de Balbuena şöyle yazabiliyordu:

” Ünlü Mexico’nun / kaynağı ve yapıların büyüklüğü / atları, sokakları, tutumları, incelikleri, yazıları, erdemleri.” (Kristof Kolomb Amerika Keşfi )

Eski Aztek binaları terk edilmişti ve yağmaya açık hale gelmişti, ama yok olan metinlerin yeniden yazılmasını deneyen, geçmişe özlem duyan bir edebiyat ortaya çıktığında edebiyat geleneğide yeni bir boyut kazandı. Azteklerin geçmişini anlamamızı sağlayan ve günümüze dek gelebilmiş elyazması kodeslerinin çoğunun sömürgeci kaynaklı olduğunu belirtmek gerek. 1524-1530 arasında eğitimli insanlar, Paris Ulusal Kütüphanesi’ne götürülen Tlatelolco Tarihi gibi çok eski tarih kayıtlarını Latin alfabesi ile yazmıştı.

Bu kültürün kodekslerinin bir listesi büyük öneme sahip yazıların yağmadan ve yok edilmekten kurtarılabildiğini gösterir. Bunların en önemlileri şunlardır:

1439-1572 arasında Tenochas ve Tlatelolcas arasında gerçekleşen olayları anlatan Cozcatzin Kodeksi, Mexica’lar ya da Azteklerin Aztlan’ı terk edişlerinden Tenochtitlan’ın işgaline kadar olan Meksika tarihini anlatan Duran Kodeksi, Floransa Merkezi Ulusal Kütüphanesi’nde bulunan Magliabecchiano Kodeksi, keşiş Sahagun’a yardım eden yerlilerin de katkılarıyla yazılan Matritensen Kodeksi.

1541 veya 1542’de yazılmış olan ve Oxford Üniversitesi Bodleian Kütüphanesi’nde saklanan Mendocino Kodeksi, Pariste’ki Mexicanus Kodeksi, yerlilerin çektiği acıları anlatan Osuna Kodeksi, Acolhuas’ın ilk günlerinden Nezahualpilli’nin hükümdarlığına kadar olan tarihini anlatan Tlotzin Haritası ve Madrid’deki Amerika Müzesi’nde bulunan Tudela Kodeksi. Liste çok uzun değil ama önemli elyazmalarının bugün Avrupa da bulunması ironiktir.

Aztek sanatının kaderi trajik oldu ve hala da öyle olmaya devam ediyor.

Altın eşya, ya eritildi ya da Avrupalı koleksiyoncular için hatıra eşya haline getirildi. Moctezuma Xocoyotizin’in (II. Montezuma) (1466-1520) kuştuyü sanatçıları amantecas tarafından yapılan, quetzal tüyü, altın ve değerli taşlarla süslü sorgucu, pekç çok aşağılamadan güç bela kurtularak sonunda bugün saklandığı Viyana Etnoloji Müzesi’ne vardı. Meksika hükümeti iadesi için pek çok kez baş vurdu ama başarılı olamadı.

Meksika’nın ilk piskoposu Juan de Zumarraga 1468’de Bask bölgesindeki Durango’da doğdu. (Kristof Kolomb Amerika Keşfi )

Fransisken bir keşiş olarak ilk işi bölgesindeki ünlü büyücülük örneklerini gözden geçirmek oldu ve şeytan çıkarma konusunda uzmanlaştı. Bir arkadaşının tavsiyesiyle İmparator V. Carlos’un çevresine girdi ve 20 Aralık 1527’de ilan ettiği bir fermanla Carlos, Zumarraga’nın Meksika’ya gönderilmesini emretti. Zumarraga 1530’da Tetzcoco’da Azteklere ait tüm ideollerin ve kitapların yakıldığı büyük bir ateş yaktırdı. Bu kıyım büyük ses getirdi.

Tüm tanıklar onun niyetinin tamamen geçmişi silmek ve yeni bir dönemin önünü açmak olduğunu anlamıştı. Juan Bautista Pomar ”Valle Markisi (Hernan Cortes) Tetzcoco’ya ilk girdiğinde, Nezahualpiltzintli’deki kraliyet konutlarında bulunan belgelerin saklandığı büyük bir odada yakıldıkları için, üzerinde tarihlerinin yazılı olduğu” Maya resimlerinin kayıpların en büyüklerinden biri
olduğundan söz eder.

Meksikalı tutuklu rahip Servando Teresa de Mier şöyle yazmıştı. ” Meksika’nın ilk piskoposu yerlilerin tüm simgesel elyazmalarının büyülü işaretler, tılsımlar ve şeytana ait şeyler olduğuna hükmedip, Azteklerin bütün kütüphanelerini ateşe atmak suretiyle kendisi veya misyonerler aracılığıyla yok edilmesinin dini bir zorunluluk olduğunu ilan etti.”

Yalnızca, onların Atina’sı olan Tetzcoco’dakiler bile Zumarraga’nın yakılma emri verdiğinde bir kitap dağı gibiydi. Katolik geleneği bu din adamının saygınlığını korumaya çalışmıştır. Bugün tüm matbaa ve basım tarihlerinde, 1553’te bu sanatın uzmanlarını İspanya’dan getirttiği için ondan sıkça Meksika’ya matbaayı getiren kişi olarak söz edilir. Bir başka ikilemde onun ilk halka açık kütüphaneyi kurmasıdır. Juan Cromberger onun isteğiyle Meksika’da matbaasının bir şubesini açmış ve bunun için Brescia doğumlu İtalyan Giovanni Paoli’yi oraya göndermiştir.

Paoli işe 1539’da Breve y Mas Compendiosa Doctrina Christiana en Lengua Mexicana y Castellana ( Meksika ve Kastilya Dilinde Kısa ve En Özlü Hristiyan Öğretisi) adlı kitabı basarak başladı. Bu da yenidünyada basılan ilk kitap oldu. Kaderin garip cilvesiyle kitabın ilk baskısı elimize ulaşmadı. Zumarraga 1548’de öldüğünde yüzlerce Hristiyan ardından ağladı.

Mayalar bugünkü Meksika’nın Yucatan, Quintana Roo, Campeche, Chiapas ve Tabasco eyaletleri ile Guatemala, El Salvador, Honduras ve Belize’yi içine alan çok geniş bir alanda hüküm sürüyordu.

Kristof Kolomb Amerika Keşfi

Kristof Kolomb Amerika Keşfi ve Aztek Kültürünün İmhası

Yazı sistemleri resimyazıya dayanıyordu. Biri 365 günlük güneş takvimi, diğeri 260 günlük ayin takvimi olmak üzere iki takvim kullanıyorlardı. Venüs’ün çevirimini 584 gün olarak hesaplamışlardı. Sanatlarıda en azından klasik dönemde, yeşim taşı işleme konusunda doruğa ulaşmıştı. 16. yüzyılda İspanyollar geldiğinde zaten gerileme dönemindeydiler, ama bu durum işgalcileri onların sanat yapıtlarını yok etmeden ve kitaplarını yakmaktan alıkoymadı. Palengue, Yaxchilan, Tikal ve Copan’ın görkemini, hayatta kalan bilge insanların kayıp metinleri büyük bir gayretle sözlü olarak aktarmış olmaları sayesinde öğrendik.

Zumarraga’nın Aztekler’e karşı politikalarını Diego de Landa da Mayalara karşı sürdürdü. O da bir Fransisken ve sonradan İspanya’daki tüm islam el yazmalarını yaktıran Kardinal Francisco Jimenez de Cisneros’la da tanıştığı Toledo’daki San Juan de Los Reyes Manastırı’nda eğitim görmüştü. Eylemlerinin sertliği düşünüldüğünde, anlaşılan her ikisi de çok bağnaz bir din eğitimi almışlardı.

Landa aylar boyunca Maya yazılarını gözden geçirdi ve bu filoloji deneyimini aktardığı bir makale yazdı. Bunu tarihe ilgi duyduğu için değil, yerlilerin kişiliklerini daha iyi anlayabilmek ve böylece öğretileri onlara daha iyi telkin edebilmek için yapmıştı. 1562’de Yucatan’daki Mani’de beş bin idol ve 27 elyazması yaktı.

Kaynak: Fernando Baez – Kitap Kıyımının Evrensel Tarihi / Can Yayınları kitabından alınmıştır.

Gogol’ün Ölü Canlar Kitabının İncelemesi

Gogol’ün Ölü Canlar Kitabının İncelemesi

Ölü Canlar Kitabı üzerindeki incelememize  diğer eserlerine de özgü olan karakteristik özelliklerden bahsederek başlayalım. Gogol’ün kahramanlarından bazılarının adları eserde resmedilen karakterlerine uygun anlamlar taşır.

Örneğin: Ölü Canlar‘ın baş kişisi Çiçikov’un adı çiçik sözcüğünden türetilmiştir. Bu sözcüğün anlamı ise şıklık düşkünü, kıyafet düşkünü, züppedir. Manilov eserin yazıldığı dönemde sıradan bir soyadıdır, ama Ölü Canlar’ın okurla buluşmasından sonra sözcüklere de kaydedilen bir anlam kazanmıştır.




Bugün Gogol’ün kahramanı Manilov’un soyadından türetilen manilovşçina sözcüğü boş hayaller kuran, yaşama karşı pasif bir iyimserlik içerisinde olan kişiler için kullanılıyor. Koroboçka, Rusça korobka sözcüğünün küçültülmüş şeklidir.

Korobka’nın sözlük anlamı kutu demektir. Ama Gogol kahramanına Koroboçka derken bir başka şeyi daha kestediyor. Yaşını başını almış, hatta ihtiyar sayılabilecek birisi için soyadı olarak sözcüğün küçültülmüş şeklini kullanıyor. Rusça’da bu, o kişinin algılama yeteneği ile ilgili olarak yazarın bazı imalarda bulunduğu anlamına gelir.

Nozdryov, anlamı burun deliği olan nozdry sözcüğünden türetilmiştir. Sobakeviç’in soyadı Türkçe karşılığı köpek olan sobaka sözcüğünden geliyor. Plyuşkin, plyuşka sözcüğünden türetilmiştir ve Türkçedeki karşılığı çörektir. Bu verilerden şöyle bir sonuç çıkıyor. Ölü Canlar‘ın doğru okunabilmesi için, eser kişilerine verilen soyadların ne anlama geldiğini yalnızca uzmanlar değil, okurlarda bilmek zorundadır.

Ölü Canlar Kitabı ‘nda yazarın diğer eserleri ile benzerlik gösteren bir başka özellik, kurmaca içine yerleştirilen kurmacalardır.

"Gogol'ün

Örnekleyelim: Çiçikov’un bir sahtekar olduğu şüphesi doğunca N*** kasabasının sakinleri kadınlı erkekli öyküler ve efsaneler üretmeye başlıyor. Bunlardan özellikle birisi, burada anılmaya değer. Bu, polis müdürünün evinde yapılan toplantı sırasında posta müdürünün Çiçikov’a uyarlayarak anlattığı öyküdür (X.Bölüm). Anlatılan öykü de 1812 savaşında bir bacağını ve bir kolunu kaybetmiş yüzbaşı Kopeykin adında birisi vardır.

Yüzbaşı Kopeykin savaştan sonra çalışmadığı için maddi sıkıntı içerisindedir. Kendisine maaş bağlanması için bürokratik süreci beklemesi gerekmektedir. Sonuçta Kopeykin bir çete kurar ve eşkiyalığa başlar. Posta müdürünün savına göre, Çiçikov, Yüzbaşı Kopeykin’dir. Bu öykü Ölü Canlar‘a montaj tekniği ile
yerleştirilmiştir ve bir kurmaca olarak bağımsız bir öykü niteliği taşıyor.

Grotesk tablolar Gogol’ün eserlerinin vazgeçilmez unsurlarıdır.

Grotesk, ”… giderek dünyayı yabancılaştıran ve onu eğlenceli, hayali bir alana götüren, içinde esrarengiz, tekin olmayan güçlerin egemenliğinin yansıdığı, aslında bir araya gelemez gibi görünen şeylerin, mesala trajikle komiğin, adilikle yüceliğin bir oyun havasında birleştiği biçimsizliğin biçimi, tabiata aykırılığın tabiliği anlamına gelir.”

Gürsel Aytaç tarafından Groteskin bir sanat aracı olarak kullanımıyla ilgili yapılan bu tespitlerin ardından dikkatimizi Ölü Canlar’ın adı ve konusuna yöneltelim. Eserin adı okura bu metinde tekin olmayan bir şeylerin var olduğunu bildiriyor. Çiçikov tarafından artık yaşamda olmayan kölelerin ticari bir meta haline getirilmesiyle de bu tekinsizliğin ne olduğu açığa çıkıyor.

Gogol çizdiği Grotesk tabloları zaman zaman komik öğelerle beziyor. Yemek masasında Manilov’un
büyük oğlunun kardeşinin kulağını ısırdığı sahnede olduğu gibi (II. Bölüm). Yazar bazende aykırıkları benzetme yardımıyla yan yana sunuyor.

Örneğin: Birinci bölümde valinin evindeki baloya katılan şık bayan ve baylar hiç beklenmedik bir anda şeker parçaları üzerine gruplar halinde konan inen karasineklere benzetiliyor. Kısaca, Ölü Canlar’da sunulan grotesk tablolar bağımsız bir araştırmanın konusu olabilecek niteliktedir.




Eser kişilerin zorda kaldıkları anda tek çıkış yolu olarak gördükleri kaçma sahnesin de Gogol’ün eserlerinde sıkça başvurduğu bir çözüm yoludur. Örneğin: Müfettiş (1836) adlı komedide kensini Petersburg’dan gelen memur olarak tanıtan Hlestakov sahtekar olduğu ortaya çıkmak üzereyken, insanları dolandırarak kaçıyor.

Viy adlı öyküde ise Homa Brut batıl inançların etkisiyle sık sık kaçma girişiminde bulunuyor. O din görevlisi kimliği ile görev yapmak durumunda olduğu mekanlardan cadı ve cinlerden korktuğu için kaçıyor. Ölü Canlar’da Çiçikov iki kez kaçıyor: birincisinde Nozdryov’un evinden dayak yemek üzereyken, ikincisinde ise N**** kasabasında sahtekar olduğu ortaya çıkınca.

Gogol’ün eserlerinde anlatıcı genellikle eser kişilerinden birisiymiş gibi hareket eder.

ölü canlar

Gogol’ün Ölü Canlar Kitabının İncelemesi

Anlatıcı tıpkı bir canlı yayın sunucusu gibidir. Olayların olduğu yerdedir ve olup biten her şeyi, hatta kişilerin kafalarından geçen düşünceyi ve duyguları kendi düşünce ve duygularıyla birlikte okura aktarır, okur karşısındaymış gibi onunla diyalog kurar.

Ölü Canlar’da, Çiçikov’un yolculuğu boyunca hiç ayrılmayan bir anlatıcı vardır. Bu anlatıcı da zaman zaman okurlarla diyalog kuruyor: 

”Beyefendi kasketini çıkarttı, gökkuşağı gibi renk renk olan yünlü omuz atkısını çözdü. Böyle omuz atkılarının evli olanlara eşleri kendi elleri ile örer, nasıl bağlanması gerektiğinide öğretir. Bekarlar için bu omuz atkılarını kimin hazırladığını ben bilemiyorum ama, onu Tanrı bilir. Ben hiçbir zaman böyle omuz atkıları kullanmadım.”

Anlatıcının bu tavrı, yani okurla diyaloğa girmesi romantik ironi olarak adlandırılan bir anlatım sanatıdır ve gerçek dünyadaki nesnelerin yaygın olan durumunu ironize etmek için kullanılır. Rus edebiyatında ”ben anlatıcı” biçimini kullanan yazara yakın bir kişi olabilir, hatta onun adına konuşabilir.

Oysa Gürsel Aytaç Alman ve Türk edebiyatındaki verilerden yola çıkarak kurmaca eserlerdeki ben anlatıcının yazar olmadığını söyler. Bu açıdan Ölü Canlar‘ın anlatıcısı Rus edebiyatının özgün karakterini sergileyen ilginç bir veridir. Çünkü bu eserde anlatıcı kendisinin yazar olduğunu açıkça ilan ediyor.

”Yazar, daha önce olduğu gibi kendisine kızmasınlar diye bu iki bayanı nasıl adlandıracağı konusunda epey zorlanıyor. Birisini uydurulmuş bir isimle adlandırmak çok tehlikelidir. Hangi adı düşünürseniz düşünün devletimizin bir köşesinde o adı taşıyan birisi mutlaka bulunacaktır ve öylesine değil, öldüresiye sinirlenecektir, yazar kasten (…) öğrenmek amacıyla gizlice geldi diye konuşmaya başlayacaktır.”

Ölü Canlar Kitabı ‘nda

yazar/anlatıcı kimi zaman eserde anlatılan olayların örgü ağını aralayarak okurla farklı konularda tartışıyor ve tartıştığı konuyla ilgili düşüncelerini yargılarını açıklıyor. Örneğin: VII. Bölümde anlatıcı eserin yazarı kimliğiyle yazarlık mesleği üzerine tartışıyor ve bir yazarın neleri yazınca okurun beğenisini kazandığını ya da tepkisini aldığını kendi deneyim ve yargılarıyla veriyor.

Ölü Canlar Kitabı ‘nda eserin olay örgüsü Çiçikov’un N*** kasabasında kaldığı üç haftalık süre içerisinde çiftlik sahiplerine yaptığı yolculukların yol güzergahı üzerine kurulmuştur. Eser boyunca Çiçikov’un ziyaretleri tüm ayrıntılarıyla veriliyor. Olayların durumlarına ve kişilerin ruh hallerinin anlatıcı tarafından
aktarıldığı zamanlar oluyor.

Bu anlarda anlatıcı bazen olimpik anlatım konumuna geçerek eser kişilerinin birbirleri hakkında ne düşündüklerini bile okura aktarıyor. ”Çiçikov içinden ‘Vay be! iyi ki Sobakeviç’in evinde börekleri mideme indirmiş ve dana böğrünü parçalamışım’ diye düşündü.” Çiçikov ölü canları almak için sırasıyla Manilov’un, Koroboçka’nın, Nozdryov’un, Sobakeviç’in ve Plyuşkin’in çiftliklerini ziyaret ediyor.

Çiçikov bu ziyaretlerin hepsini önceden planlayarak yapmıyor. Koroboçka, Sobakeviç ve Plyuşkin’in çiftliklerine ve yolunu kaybettiği için tesadüfen ya da ziyaret ettiği çiftliğin sahibinden aldığı ön bilgilerden sonra uğruyor. Bu nedenle okurun Çiçikov’un yol haritasını tamamlanmış halde görmesi için eserin sonunu beklemesi gerekiyor.

Ölü Canlar Kitabı ‘nda anlatılan zaman diliminin yılın hangi mevsimine ait olduğu gerçek bir bilmecedir:

Yerde kar yoktur, ama insanlar kalın palto giyerler, yağmur yağıyor, insanlar iliklerine kadar ıslanıyorlar, üşüyorlar, yollar çamur oluyor, arabalar saplanıp kalıyor. Ama ertesi gün güneş açıyor ve yerdeki su birikintilerinden eser kalmıyor.

Seçilen zaman dilimi nisan veya mayıs ayı ise insanların giydiği koyun postu paltolar abartılı kaçıyor. Ama seçilen zaman dilimi eylül veya ekim ayı ise de sorun ortadan kalkmıyor. Çünkü yılın bu zaman diliminde arabaların saplandığı balçıkların sabaha kadar kuruması olanaksızdır.

Ayrıca sonbaharın ilk işaretlerinden olan yaprak dökümüyle ilgili hiçbir bilgi yok. Hasadı yapılmış ama işlenmeden avluda duran buğdayın daha önceki yıllara ait olduğu, ürünün ilgisizlik yüzünden hala kaldırılmadığı söyleniyor.

Bu verilerle yaz ve kış aylarını değerlendirmeye almamızda olanaksız kılınmıştır. Bu açıdan olayların yaşandığı zaman dilimi yazarın okur için kurguladığı bir özel bilmece niteliğindedir. Bu kurgu öyle başarılıdır ki Vlademir Nabokov Gogol’ü Çiçikov’a yaz ayında kürk giydirdiği için dikkatsizlikle suçlayacak kadar ileri gitmiştir.

Böyle ikircikli durumlarla eser kişilerinin dış görünüşleri ve karakterleri verilirkende karşılaşıyoruz. Bunu belgelemek için örneğimiz eserin baş kişisi Çiçikov olsun. O ne çirkindir ne yakışıklı, ne şişmandır ne zayıf, ne yaşlıdır ne genç. Çiçikov ve onun gibilerin saçları da ne kıvırcık ne dalgalı ne de fırça gibi dimdiktir. Ama nasılsıdır?

Okura bu söylenmiyor. Çiçkov’un dış görüntüsüyle ilgili detaylar yazar tarafından tam olarak resmedilmeden bırakılıyor. Böyle anlarda resmin yarım kalan bölümü okurun imgelem gücüne bırakılmıştır.

Ölü Canlar Kitabı içeriğindeki olayların sunuluş biçimi dikkate alındığı zaman macera romanlarının andırır.

Çiçkov’un çiftlik sahipleri ile görüşmek üzere yaptığı her yolculuk serim-düğüm-çözüm bölümleriyle bağımsız bir öykü ve heyecan dolu bir maceradır. Eserin sorunsalının ne olduğu sorusuna gelince: Baş kahraman  Çiçikov bir sahtekardır, ortama bir bukalemundan daha hızlı uyum sağlar, laf cambazıdır, dış görünüşüyle ve konuşmalarıyla güven uyandırabilen bir ustadır.

Çiçikov yaptığı sıra dışı ticaretle okura yalnızca kendisinin değil, bu ticaretin yapılmasına olanak tanıyan insanları da deşifre ediyor. Şöyle bir düşünelim: Eserin sonunda savcı niçin öldü? Emniyet müdürünün evindeki toplantı niçin yapıldı? N*** kasabasındaki kadınlar Çiçikov’a birden neden cephe aldılar?

Çiftlik sahiplerinden Manilov’un düşünce tembeli, Karaboçka’nın bir kutu gibi kapalı ve dar kafalı, Nozdryov’un kumar düşkünü ve sürekli kavga çıkartmak için kurgulanmış bir yalancı, Sobakeviç’in kaba, paraya düşkün bir üç kağıtçı, Plyuşkin’in yamalı karaktere sahip bir pinti olarak resmedilmesinin nedeni yalnızca Çiçikov’un fikir babası ve uygulayıcısı olduğu ölü can ticaretini eleştirmeye mi yönelik?

Yoksa Gogol, Çiçkov’un yardımıyla, onun yaptığı yolculuk ve ziyaretler sırasında kurduğu diyaloglar aracılığıyla toplumda gördüğü kusur ve aksaklıkları mı gösteriyor okurlarına? Ölü Canlar Kitabı ‘nın sorunsalı işte bu soruların yanıtında saklı.

Bu tür insanlarla dünyanın her yerinde ve tüm zamanlarda karşılaşma  olanağının yüksek olması ise Gogol’ün seçtiği konunun evrenselliğinden kaynaklanıyor. Sonuç olarak, Ölü Canlar Kitabı içeriğinde ele alınan sorunlarla güncelliğini, sanat değerleriyle de dünya klasikleri arasındaki yerini hala koruyor.

Pek Bilinmeyen Nobel Edebiyat Ödülü Almış 5 Rus Yazar

Kaynak: Birsen Karaca – Rus Edebiyatının Açılımları / Kavis Yayınları kitabından alınmıştır.

Sultan Abdülhamid’in Basın Danışmanı John Louis Sabuncu Hayatı

Sultan Abdülhamid’in Basın Danışmanı  Louis Alberi Sabuncu Hayatı 1838’de Diyarbakır’ın Deyrek köyünde doğmuştur. Diyarbakır’da ilk olarak bir sabunhane yaptıkları için lakapları Sabuncu olmuş ve hatıra sahibi Yıldız Sarayı’na Sabuncuzade soyadı ile girmiştir. Trablus-Humus-Hama-Şam-Halep-Bağdat-Basra demiryolları imtiyazını almak üzere bir anonim şirket hesabı üzerine gelen Louis Sabuncu Maarif Nazır Münif Paşa ile tanışıp sarayda tercüme kalemine girmiş, şehzadelere tarih öğretmeni olmuştur.



Latince, İtalyanca, Fransızca, İngilizce, Arapça, Türkçe, Süryani dillerini okuyup yazan Louis Sabuncu’nun saraydaki vazifesi İngilizce, Fransıca, İtalyanca ve Arapça gazeteleri okuyup devlet hakkında çıkan yazıları tercüme etmek ve haftada iki defa Avrupa devletlerinin Osmanlı devletine karşı takip ettikleri siyaseti izah eder yazılar vermekti.

Kısacası özellikle yurtdışı basını ve yurtdışındaki gelişmeler hakkında Abdülhamid’e danışmanlık yapmıştır.

Bu vazifeye karşı yılda 490 liradan başlayan maaşı 1117 liraya varmıştır. 1891 ile II. Abdülhamit’in tahttan indirilişi olan 1909 yılına kadar sarayda görev yapmıştır. Louis Sabuncu saray hizmetindeyken 31 Mart olaylarından sonra İtalyan tabiiyetine girmiştir. İttihat ve Terakki’nin iktidarı ile beraber artık İstanbul’da kalamamış ve kısa süreliğine yurtdışına çıkmıştır.

Ülkeye dönüşünde çalıştığı yılların karşılığı olan tazminatını aldıktan sonra Mısır’a, Avrupa’ya oradan Amerika’ya gitmiştir. 1931 yılında bir otel odasında öldürülmüştür. Bazı kaynaklar Louis Sabuncu zamana göre davranan her zaman menfatlerini ön planda tutan bir kişilik olarak gösterilmektedir. Bu durum onun
hatıratlarında da kısmen görülmektedir. O her zaman kıymetinin bilinmediğini düşünmekte ve üst düzey görevler beklemektedir. Bu isteğini de padişaha yazdığı arızelerde sıkça dile getirmektedir.

İşte bu isteğine ait bir alıntı: Mütercim-i Has-ı Hazret-i Şehriyarı ünvanıyla müşerref olarak Mabeyn-i Hümayundaki Teşrifat dairesine nakl-i memuriyet ihsan buyurmalarıdır, sekiz lisana aşina olan zat her saray-ı kralide bu ünvan ile müşerref olabilmesi kabildir. Devrine göre yenilikleri takip eden bir bilim
adamı portresi çizen Louis Sabuncu çeşitli aletlerin yapım ve yaygınlaştırılması konusunda da gayret sarfetmektedir.

Yuhanna Louis bir Maruni Papazıdır. Babalarının aslı Urfalıdır. Kendi yerlerinde onlar El-biriy ve El-aseliy diye tanınmışlardır.

Louis Alberi Sabuncu 1838’de Diyarbakır’ın Deyrek köyünde doğmuştur. Babası Yakup Diyarbakır’da beylik binalardan bir takımlarının yapısında çalışmış bir mühendismiş. Diyarbakır’da ilk olarak bir
sabunhane yaptıkları için ora Türkler arasında lakapları Sabuncu olmuş ve hatıra sahibi Yıldız Saray’ına Sabuncuzade soyadı ile girmiştir. Yuhanna Louis,1849’da Lübnan’da Kervan medresesine verilmiş, oradan Medrese-i Külliye, sonra Mıtran Antuan Sernelli Roma’ya gittiği zaman Yuhanna’yı 1854’de Roma’da
Propaganda Üniversitesi’ne koymuştur.

1863’de büyük kardeşi Mihail’in ölümü üzerine Louis Alberi Sabuncu Diyarbakır’a gönderilmiştir. Mardin’de papaz mesleğine girip Diyarbakır’a orada Arkuç adlı bir papazla arasında çıkan geçimsizlik üzerine Halep’e oradan Beyrut’a gitmiştir. Beyrut’ta Patrik vekili olup orada matbaa açarak fotoğrafa merak sarmış. Cevdet ve Fuat Paşaların meşhur Kavaid-i Osmaniye’sini Arapçaya çevirip Sultan Abdülaziz’e vermiş ve Mecidi Nişanı almıştır. 1869’da Lübnan Valisi Nasri Franko Paşa, çocuklarına hoca olarak almıştır. 1870’te Beyrut’ta Arapça bir dergi çıkarmaya başlamıştır.

Vali Reşit Paşa bu mecmuayı kapatmış, yerine Ennahle adlı bir başkası çıkarılmıştır. 1871’de bir dünya seyahetine çıkmıştır. Fotoğraf ve resmin nakli üzerinde ve cilt hastalıklarına faydalı ihtiratlarda bulunup İngilizlere satmış, 1877’de Ennahle dergisini Londra’da çıkarmaya başlamıştır. Yine bu sırada Zibi adlı İngilizce ve Arapça resimli bir gazete, sonraları yalnızca Arapça Elittihad-ül Arabi, Elhılafe adlı iki gazete çıkarılmıştır.

Sonra Zengibar Emiri’nin hizmetine girerek ondan El-Kevkebüd-Dürri nişanını, 1879’da İran Şahı ile konuşup ondan da Şir-i Hurşid nişanı almıştır. 1881’de Mısır’da Arabi Paşa’nın müşaviri olarak çalışmıştır. Londra’da İmperyal Enstitütü denilen üniversitede Arapça profesörü olmuş, 1889’da Süryani Katoliklerce
Şam’a alınmıştır. İşte bu sırada Trablus-Humus-Hama-Şam-Halep-Bağdat-Basra demiryolları imtiyazını almak için bir anonim şirket hesabına çalışmaya başlamış, bu yüzden Maarif Nazırı Münif Paşa ile tanışıp sarayda tercüme kalemine girmiş, şehzadelere öğretmen olmuştur.




Saray Görevi

Latince, İtalyanca, Fransızca, İngilizce, Arapça, Türkçe, Süryani dilleri okuyup yazan Louis Alberi Sabuncu’nun saraydaki vazifesi, İngilizce, Fransızca, İtalyanca ve Arapça gazeteleri okuyup devlet hakkında çıkan yazılarını tercüme etmek ve haftada iki defa Avrupa devletlerinin Osmanlı deletine karşı takip ettikleri siyaseti izah eder yazılar vermekti. Bu vazifeye karşı yılda 490 liradan başlayan maaşı 1117 liraya vardı. Louis Sabuncu saray hizmetinde iken Abdülhamit’e tarih bilgileri verdi. İtalyan tabiiyetinde kaldı. Ve 1990’e doğru yine Ennahle’sini Türkçe ve Arapça olarak neşretti.

1908 Meşrutiyeti’ni Büyükada’daki köşkünde üç gün üç gece şenlikle karşılayanda Louis Alberi Sabuncu oldu. Ve Hür Osmanlı adlı yarısı Türkçe, yarısı İngilizcebir risaliye çıkardı. Fakat Maruni Papazı artık İstanbul’da kalamadı. 1911’e doğru Mısır’a gitti ve oradan Londra’ya geçti. Yaşayabileceği bir iklim arayışı
ile Amerika’da Los Angeles’e yerleşti. 1931 yılında ikamet ettiği otelde parasını çalmak isteyen bir hırsız tarafından öldürüldü. İstanbul Üniversitesi Merkez Kütüphanesi’nde dokuz tane yazma eseri vardır. Bunun haricinde yayınlanmış bir çok eseri vardır. Bu eserlerden sadece bir tanesi Mahir Aydın tarafından Latin harflerine aktarılmıştır.

Kaynak: Yıldız Sarayı’nda Bir Papaz- Sabuncuzade Louis Alberi / Selis Yayınları kitanından alınmıştır

Raziye Begüm Sultan Kimdir

Raziye Begüm Sultan Kimdir

38 ayrı kaynakta hakkında birbirinden değerli bilgiler bulunmaktadır. Osmanlı padişahı I. Süleyman’ın Mahidevran Sultan’dan olma kızı, Raziye Sultan ile sakın karıştırmayın. İlk Müslüman Türk Kadın Hükümdarı ünvanı Raziye Begüm Sultan‘dadır. Kimi yerde Raziye Begüm Sultan, kimi yerde Sultan Raziye kimi yerde de Raziye Sultan diye geçer.




İyi ok atardı. İngiltere Kraliçesi I. Mary’den 318 yıl önce yaşadı ve hükümdarlık yaptı. İyi kılıç kullanırdı. Kraliçe I. Elizabeth’den 322 yıl önce yaşadı ve hükümdarlık yaptı. Üvey annesi tarafından hapse atılmış ancak o intikam yemini etmişti. Bitmedi, Büyük Britaniya İmparatorluğu döneminde Hindistan İmpartoru ilan edilen Kraliçe I. Victoria’dan da 600 yıl önce yaşadı ve hükümdarlık yaptı.

Hapiste dövülmüştü, işkencelere maruz kalmıştı. 4 yıl tahtta oturdu. Güçlü bir yöneticiydi. Onurluydu. Bir dönem hakkı olan taht, resmen üvey annesi tarafından gasp edilmişti. Birgün devlet yönetim binasının çatısına çıktı, herkes intihar edecek sandı, O ”Ey halkım, hakkım olanı bana vermediler, hapse attılar,
zulüm ettiler, siz gözbebeğinize, sultanınıza sahip çıkmadınız, hala mı susacaksınız? Ölümüme göz mü yumacaksınız” dedi. Dehli Türk Sultanlığı’nın hükümdarıydı. Güzel bir girişten sonra gelelim hayatına…

Yer Hindistan tarafları. Şimdiki Delhi olarak değiştirilen yer, Dehli. 1233 yılında dünyaya geldi. Babası Şemseddin İltutmuş annesi Türkan Hatun. 2 erkek kardeşi daha var ancak kendisi ayrıcalıklı yetişmiş. Hiç evlendirilmeyişinin bir sebebi varmış. İki erkek kardeşi olmasına rağmen hükümdar olarak tahta
geçirileceğini babası daha çocukken fermanla açıklamış. Ferman bu, itiraz edilir mi? Edilmez ancak hükümdarlığın ileri gelenleri, alimleri, bilgeleri Sultan Şemseddin’e durumu iletmişler.

Raziye Begüm Sultan Yaşamı

Baba da alimlere itiraz etmiş. Oğullarım biraz haylaz, bunu erkek gibi yetiştirdim. Bu olacak Sultan demiş. Vasiyet olarak öldükten sonra tahta kızının geçmesini istemiş. Şemseddin Sultan ölmüş. Vasiyet yerine getirilecek diye bekleyenler çok bekler, tahta oğlu Firuz Şah geçmiş. Ne demişti babası yıllar önce? Oğullarım zevke ve sefaya düşkünler, yapamazlar. Yönetmezler koca sultanlığı. Aynen öyle olmuş. Firuz Şah hazinenin suyunu çektirmiş. İdareyi kaybetmiş. Etkisi hiç kalmamış denecek kadar azalmış. Baba haklı çıktı yani.

Bu saatten sonra Raziye Sultan’ın babasının vasiyeti üzerine tahta çıkacağını bekliyordu herkes ancak olmadı. Annesi bir şekilde onu hapse attırdır. O meşhur dam konuşmasını yapan Raziye Sultan halkın ayaklanmasını sağladı ve Raziye Sultan tahta çıktı. Annesi isyancılar tarafından tutuklandı. Bu arada acımasız da bir emir vermişti. Katillerin katledilmesi emrini vermişti hatırlayacaksanız damda ki konuşmasında. 29 Kasım 1236’da kardeşi Firuz Şah tahttan indirilmiş ardından bu emir üzerine de öldürülmüştür. Tarih böylelikle ilk kez müslüman türk olan bir kadının hükümdarlığına şahitlik etti.




Sultan Raziye Begüm’ün yazmadan geçmememiz gereken çok önemli özellikleri bulunuyor. Sultan Raziye çok iyi bir islam eğitimi aldığından, mükemmele yakın derece Kuran okuyormuş. At binerken dahi yüzünü örtmezmiş. Bazı kaynaklarda filede bindiği söylenir. Kaynaklarda belirtildiğine göre tahttan indirilmesine
sebep olan ise yüzünü örtmemesiymiş. Halkın içine sık sık yüzü açık şekilde karıştığı için, askerlere ve halka sık sık yüzünü gösterdiği için çok fazla eleştirilmiş. Unutmadan önemli not. Sultan şiir de yazarmış.

Hiç evlenmeyen, hiç birini sevmemiş demek değildir. Rivayete göre, Müslümanların kahramanı Celaleddin Mengübert, vakti zamanında babasından Raziye Sultan’ı istemiş fakat babası vermemiştir. Masmavi gözleri varmış Raziye Begüm Sultan’ın. Ayrıca siyah saçlarından da bahsedilir. Güzelliğine herkes hayranmış. Tüm 40’lar meclisi onunla evlenmek istiyordu ancak çok sevdiği Altın Han’ın varlığına rağmen, kalbinde devletinin sevgisi, kendisine zaman ayırmasına engel olmuş. Önce devlet, vatanım demiş Raziye.

Kaynak: Dinler ve İlkler- Can Karaman / ötekiadam yayınları kitabından alınmıştır.