Jeanne d'Arc Heykeli Kendisine Hiç Benzemiyor Cezayir'den Bakınca

Jeanne d’Arc Heykeli Kendisine Hiç Benzemiyor Cezayir’den Bakınca

Jeanne d’Arc Heykeli Kendisine Hiç Benzemiyor Cezayir’den Bakınca

Jeanne d’Arc Heykeli Kendisine Hiç Benzemiyor Cezayir’den Bakınca :  Jeanne d’Arc  Yüz Yıl Savaşları süresince kendilerine göre işgalci İngiltere’ye karşı vatanı Fransa’yı savunmak için savaşmış azizedir. Savaşta İngilizler tarafından esir edilip, diri diri yakılmıştır. Göstermiş olduğu bu vatan sevgisinden ötürü Milli kahraman ilan edilmiştir.

Kadın deyip küçümsemek, hele hele erkeğin kaburga kemiğinden yaratıldı demek haksızlık olur. Kadınlar o kadar vardır ki hayatın içinde, heykelleri bile dikilir. Bir ülkenin milli kahramanı bile ilan edilebilir. Çoğu erkeğin yapamadığını yaparlar. Çoğu erkeğin cesaret edemediği riskleri alırlar. Ben de Heykeli dikilen bir de dikilmesi gereken iki kadından bahsedeyim biraz.




Jeanne d’Arc ve kendisinden yıllar sonra gelen Cezayirli Kadın

Öncelikle Jeanne d’Arc’ı ele alayım. Bu kadın Fransızların ulusal kahramanlarından biridir. Nedeni ise, yüz yıl savaşları döneminde İngiltere’ye karşı vatanını savunurken, özgürlük için mücadele ederken yakalanıp, esir edildikten sonra, binlerce insanın içinde diri diri yakılmasıdır. İşgalci İngilizler onu yakarlar.

Tabi Fransızlar bu kadın kahramanlarını unutmaz her yere heykelini dikerler. Fakat ilginç kısım, bağımsızlık, vatan ve özgürlük için canını verip mücadele etmiş olan Jeanne d’Arc, tam tersi bir misyonla Fransızlar tarafından soykırıma tabi tutulup yıllarca sömürülen Cezayir topraklarında bu seferde işgalciler tarafından bir heykelle anılır.

Georges- Marc Benamou’nun dediğine göre, Cezayir özgürleşip bağımsızlığına kavuşunca, bir Arap kadın şehrin ortasındaki İşgalciliği andıran Jeanne d’Arc’ın heykeline tırmanır ve elindeki kılıca Cezayir bayrağını asar. Sonrada herkesin önünde göbek dansını yapar. İşte bu kadının da heykeli dikilmeliydi bence. Ama ne yazık ki adını pek bilen yok. Bilmeye zamanda yok.

Büyük bir kaos çıkar ve sömürgeci Fransız askerleri bağımsızlığı kutlayan Cezayir halkının üzerine ateş açar ve yüzlerce kişi hayatını kaybeder. Büyük bir vahşet yaşanır ve ülkeleri işgal edilmekle kalmaz yüzlerce Cezayir’lide hayatını kaybeder. Tabi bu olayı halı altına süpürüp, suçluları gizlemek için, olay başkalarının üzerine yıkılır, emperyalist Fransız algısı kendisini tatmin etmeye çalışır. Belki o kadınıda öldürmüşlerdir. Bence Cezayirliler’de o kadın kim bulup heykelini tam da Jeanne d’Arc’ın heykelinin yanına dikmeli. Kadınların dansı güzeldir hele hele bir de İşgale, Sömürüye, Faşizme karşı yapılmışsa…




Maho Ağa Anarşist Nestor Mahno Olsa Maraba Gene Buğdayını Çalar mı

Maho Ağa Anarşist Nestor Mahno Olsa Maraba Gene Buğdayını Çalar mı?

Maho Ağa Anarşist Nestor Mahno Olsa Maraba Gene Buğdayını Çalar mı?

Maho Ağa Anarşist Nestor Mahno Olsa Maraba Gene Buğdayını Çalar mı? Ben yeşilçam filmlerinde ki senaryoların, zeki ve bilinçli senaristler tarafından geçmişten esinlenerek yazıldığını düşünüyorum genelde. Kendi coğrafya insanının yaşamını, farklı milletlerdekinin tam zıttı ile ele aldıklarına, harmanladıklarına inanıyorum. Mizahı da katarak. Bugünkü yazımda Maho Ağa’nın ve isminin bir ihtimal nereden geldiğini anlatacağım. Tabi bu bir ihtimal.

Filmi ilerden sarıyorum. Zalım köylüsü, ağanın tüm iyi niyetli çabalarına rağmen buğdayını çalar, satar ve kaçar. Feodalite öyle acımasız bir kavramdır ki, anadan doğar doğmaz, belki insanları yönetme fikri hiç olmayan saf birini bile, ağa diye başa geçirir ve ondan bir vampir yaratabilir. Ki Şener Şen gibi büyük bir usta kadar, ağa tiplemesini var eden ve bu hususları gerçekmiş gibi sergileyen başka bir oyuncu daha bulunamaz. Parasız kalan Ağa şehrin yolunu tutar. En sonunda çiğ köftecilik yapar, meşhur ağa çizmelerini satıp. Film sonlanır.




Gerçi çizme deyip geçmemek gerekir. Sadece Ağalarda değil, İmparatorlarda da çok önemlidir çizme. İtalya’nın (eski Roma) haritada bir çizmeyi andırması, İmparatorlarınında Mor çizmeler giymesinden kaynaklı bir doğa olayı dersem, yalan olur ama, İmparatorların giydiği Mor çizmeleri sıradan halk giyemezdi.

Ve bu mor rengini Fenikeliler icat edip Romalılara satardı. Yani Mor rengi çok kıymetliydi ve Roma+Bizansın seçkinleri Mor giysilerle dolaşırdı. Zaten İstanbul’un fethinde Konstantinos’u ölülerin arasında Mor çizmelerinden buldular, teşhis ettiler.

Tekrar dönecek olursak Maho Ağa’ya. Şener Şen’le ölümsüzleşen bu Maho ismi Mahno isminden türetilmiş olabilir miydi? Ya da öyle olmuş olsaydı? N harfi atılıp. Mahno’yu, Maho’ya çevirmek. Gayet olabilirdi bu. Çünkü Maho’da Mahno’da köylülük esası üzerinden topluma mal olmuş kişilerdi. Peki Maho’yu biliyoruz bizim usta oyuncumuz Şener Şen, ama Mahno kim?



Nestor Mahno

Mahno, Ukrayna’da küçük bir köyde doğan Nester Mahno’nun ta kendisidir. Küçük yaşta köylü hayatı yaşayıp, çobanlıktan başlayarak, toprak işçiliğine kadar gitmiş bir kişidir. Zamanla köylülerin yaşamları, eziyetleri, çileleri onda tarifsiz bir başkaldırı hissi doğurur. Kendisini Anarşist olarak ilan eder ve Ukrayna’da Mahnovşçina adı altında büyük bir anarşist akımın lideri, önemli köylü önderlerinden birisi olmuştur. Lenin’i, Kızıl Ordu’yu korkutacak kadar hem de.

Onun bu düşüncelerinde Bakunin ve Kropotkin etkisi önemlidir. Mahno, köylüler ve kırsal hayatla ilgili, yerel komünler kurarak, tarımla, hayvanlıkla uğraşan Ukrayna köylüsünün emeğinin karşılığını alabilmesi, sosyal statülerinin gelişmesi ve her şeyden önce, kendi ürettiğinin kendi hakkı olduğunu köylülere öğretmiştir.

Daha sonra Bolşevikler tarafından ortadan kaldırılmak istenmiş, bir sürü adamı öldürülüp kendisi de Paris’e kaçmak zorunda kalmıştır. Gurbete çıkmıştır yani tıpkı Maho’nun İstanbul’a gitmesi gibi. Züğürt Ağa filminin senaristi usta Yavuz Turgul’a esasen bir sormak gerekiyor. Maho ismi, öylesine mi belirdi yoksa geçmişte yaşamış olan Anarşist Mahno’nun tesiri var mı…

Bir dip not, Maho’nun köylüleri, onun buğdayını satarken, Mahno’nun köylüleri de, Troçki ile yaklaşan bolşevik ordusuna, silah deposundan silahları satmış mıdır, ayrıca bir incelenmeli. Yani köylü var köylü var.

Sessizlik Kuleleri Hangi Din İnancı İçerisinde Yer Alır

Sessizlik Kuleleri Hangi Din İnancı İçerisinde Yer Alır

Sessizlik Kuleleri Hangi Din İnancı İçerisinde Yer Alır

Sessizlik Kuleleri Hangi Din İnancı İçerisinde Yer Alır : İnsanoğlu, hayata merhaba deyip, varlığı ile evreni çok eski zamanlardan beri doldurmuştur. Kutsal kitaplar ve Bilimsel Antropolojik, Arkeolojik çalışmalar insanlığın ilk çıkışını çok eskilere kadar götürmektedir. Dünyanın, en zeki ve yaşamın sadece ona ait olduğunu düşünen insanlar, geçmişten geleceğe zaman şeridinde çok çeşitli yaşam biçimleri ve inançları ile de yer almışlardır. Biz de sizler için bu yazımızda geçmişte çok popüler olan Zerdüştlük dini içerisinde yer alan Sessizlik Kulelerini kısaca anlatmaya çalışacağız



Sessizlik Kuleleri ve Zerdüştlük

Sessizlik Kuleleri (Ölü Kuleleri) Bu Kulelerde Zerdüşt inancına sahip eski kavimlere aittir. Zerdüştler ise ilk kez Tek Tanrı ve yaratıcı kavramını ortaya atan insanlar. Dualizmden kaynaklı, çoğu kişi onları Çift Tanrılı görür ”Yanılarak”. Ölülerini onlarda ne yakar ne gömer ne de herhangi bir nehire, suya atarlar. Yaptıkları bir kulenin üstüne koyar, ve orda yırtıcı kuşlar tarafından yenip yok olmasını sağlarlar.

Keza onlarda insanın yaşamın içinde çok kirleneceği inancı hakimdir. Kirlenen bir insanın doğal olarak her şeyi, her yeri de kirletmesi söz konusu olacaktır. Hele bu dünyanın temel taşları arasında sayılan, toprak, su, hava gibi. İşte bu yüzden zerdüştler ölülerini toprağa gömmek, yakmak ve suya atmak yerine Sessizlik Kulelerini tercih etmişlerdir.

Ölen birisi kendi merasimlerine göre bir çeşit çalışmalardan sonra, bekleme odasına konarak günümüz merasim töreni şeklini alır. Orda ölenin en yakınlarının ve din adamlarının belirli dinsel ayini söz konusu olur. Daha sonra tören merasimi bitince, cesedi alan din adamları, yüksekce yapılmış olan bir tepe deki sessizlik kulesine götürürler.




Ki zaten bu kulelerin etrafında sürekli, yırtıcı kuşlar uçmaktadır. Çünkü sürekli insan cesetleri de onlar için bir velinimettir. Onlarla beslenirler. Ve Zerdüştler Sessizlik Kulesinde ölülerini yırtıcı hayvanlara yedirmek sureti ile işlemi gerçekleştirmiş olurlar. Ortalama bir yıl kadar sessizlik kulesinde kalan cesetler, çeşitli yırtıcı uçan kuşların yemesi ve çürümesi ile, neredeyse yok olur. Ve görevli din adamları bu geriye kalanlarıda tekrardan toprakla temas etmeyecek şekilde bir lahite atarlar.

Zerdüştler Ateşe mi Taparlar

Zerdüştler esasen, günümüzde ateşe tapan insanlar gibi anılsa da bu doğru değildir. Ateş onlar için önemlidir ama ateşe iman şekli gibi tapınmaları yoktur. Üstte de dediğimiz gibi, İran’ın eski kadim topraklarda bir çok uygarlıkta olduğu gibi düalizm çok yaygındır. İyi ve kötüyü temsil eden iki güç vardır. Ama esasen tek gerçek gücün iyi olduğu söz konusudur.

Hatta çeşitli evrensel bilim adamları, zerdüştlerin ilk kez tek yaratıcı kavramını ortaya atan ve tek tanrılığın onlar ile başladığını da belirtmektedir. Çok Tanrılı toplumların bir geçiş ayağı olduğu belirtilir Zerdüştlük için. Kavimlere ilk kez zerdüşt inancı ile evreni, çeşitli yaratıcıların değil, tek ve kudretli bir yaratıcı tarafından var edildiği aşılandığı belirtilir.

Kharoon ve Ölünün gözüne Para Koymak Geleneği Tarihçesi

Kharoon ve Ölünün gözüne Para Koymak Geleneğinin Tarihçesi

Kharoon ve Ölünün gözüne Para Koymak Geleneğinin Tarihçesi

Kharoon ve Ölünün gözüne Para Koymak Geleneğinin Tarihçesi: Ölünün gözüne para koyarak yakma ritüeli, Antik Helenistik dönemden gelir. Onlarda, ölülerini yakarken gözlerine para koyarlar. Paragöz kelimesi belki ordan dilimize dolaşmış olabilir. Şaman ve Pagan gelenekleri gibi. Bundaki gayeleri de, ölüleri öteki aleme giderken, Ölüler Kralı Hades’e ruhlarını kayıkla karşıdan karşıya geçirirken ki, Kharoon’a verdikleri rüşvetidir. Sizler için bu ritüeli bire bire gerçek olarak mizahi bir öykü şeklinde ele aldık. Bakalım Hades ve Kharoon arasındaki anlaşma nasıl gelişti.




Truva filminde izlemiştim, savaşçı Hector öldükten sonra babası onu yakmadan önce gözlerine para koyuyordu, sanırım bizim sıksık telafuz ettiğimiz paragöz cümlesi o günkü Yunanlıların geleneği olan ölünün gözüne para koymaktan geliyor, nasıl hemen bir bağlantı kurdum ama? Rivayete göre, ölen kişinin ruhunu öteki tarafta kayıkla karşıdan karşıya geçiren Kharoon adında bir cimri varmış, para almadan kimseye yol vermez karşıya geçirmezmiş.

Kharoon ve Ölünün gözüne Para Koymak bizde ki Deli Dumrul 

İşte bu para ona rüşvetmiş. Bildiğimiz Deli Dumrul’un Yunanlısı diyelim kısaca. Ama Dumrul daha delikanlı kendi hesabına çalışırken, Tanrı’ya bile kafa tutarken, Kharoon Ölüler Ülkesi kralı Hades’in adamıymış. Kharoon önceden işsiz güçsüzken, Hades acımış, gel oğlum demiş sana bir iş vereyim. Ben yeni bir sektöre atıldım, şu dünya denen yeryüzünde ölenleri, Ölüler ülkesi kurdum oraya topluyorum.

Nakliyeci lazım bana, senide nakliyecim yapayım ölüleri taşırsın. Zaten Dünyadakiler benim bu yeni iş atılımımı bildikleri için, daha iş oturmadan kendi ayaklarımın üzerinde durana kadar bana destek olup, her ölenin gözüne para koyup bana gönderirler. Yeni iş teklifine sevinmesinin yanında kara kara düşünen Kharoon Hades’e tamam teklifini kabul ediyorum patron ama benim ehliyetim yok, nasıl nakliyecilik yaparım demiş?




Hades, lan demiş düşündüğün şeye bak? Yeğenim bu topraklar, ta mütareke zamanından beri bizim yedikuşak sülalenin. Bu topraklarda ben istemezsem kuş bile uçamaz. Seni bizim amcaoğlunun ehliyet kursuna göndeririz alırız sana bir ehliyet. Derken teklifi kabul eden Kharoonu Hades gerçekten amcasının oğlunun ehliyet kursuna göndermiş ve ehliyeti aldırmış.

Ölü Nakliyesi Zor İş

Tabi kolay olmamış bu ehliyet işi. Kharoon bütün sınavlardan kalıp başarız olunca, Hades kahrolasın la Kharoon diye diye onun yerine başkasını sınava sokmuş ve güç bela aldırmış ehliyeti, amcasının oğlu ile papaz ola ola. Lakin bir ehliyeti dahi sınavdan geçip alamayan Kharoon’a Hades pekte güvenmemeye başlamış. Bu şimdi nakliye yaparken kazada yapar. Bana bir sürü masraf açar. Sıfır aldığım kız gibi pikabımı hurdaya çevirir. Ben en iyisi bunu karayolu ile değil Deniz yolu ile çalıştırayım.

Arabamı sağlam ellere teslim edeyim. Akabinde Kharoon’a yeğenim demiş kara taşımacılığı zor iş, ben seni ezmek istemem. Sen önce Deniz Taşımacılığı ile başla zamanla iyice piştin mi daha iyi yerlere getiririm seni ve bir salı Kharoon’a zimmetleterek, ölü taşımacılığı için hayırlı olsun yeğen, rast gele demiş. Tabi Kharoon attan inip eşeğe binince bozulmuş. Patron biraz arabayı kullansam öğrensem ne iyi olurdu dese de, Hades kesip atmış. Maaş konusunda da mütabık olan ikili başlamışlar böylelikle işe.

Yani bizim yeryüzündeki şu para yer altında da meğer nelere kadirmiş? Biz yeryüzünde imamlardan dert yanarken yerin altında bu işin piyasası bile varmış. Bari oldu olacak ölen meftanın çorabının arasına birde bir paket birinci koysalarmış pekde makbul olurmuş ya. En azından efkarlanınca yakarmış bir tane, öteki tarafta Cennete değilde Cehenneme düştü ise şayet.

Tabiî ki üst araması yoksa diyicem ama, çıplak geldik, çıplak gideceğizi hatırlayınca meftanın haline üzülmemek elde değil. Gerçi bizim insanımızın öyle geleneği yoktur şükür. Zaten olamazda, ölenin gözüne para koysak bir anda dirilir. Bu topraklar ona müsaade etmez. Koskoca Hector’un adının Nişantaşında çıt kırıldım, yaptığı makyajdan dolayı yüzü sahiden görünmeyen bir kızın köpeğine koyduğu isim olarak, Hector buraya gel, Hector şımarma, Hector sen çok yaramazlaştın diye hafızalarımıza kazınabilir. Hey koca Hector heyy!!!

Hanzo Bir İnsansa Ota benga'ya İnsan Değil Diyen Bilim İnsani mi

Hanzo Bir İnsansa Ota benga’ya İnsan Değil Diyen Bilim İnsani mi

Hanzo Bir İnsansa Ota benga’ya İnsan Değil Diyen Bilim İnsani mi

Hanzo Bir İnsansa Ota benga’ya İnsan Değil Diyen Bilim İnsani mi : Kemal Sunal’ın Hanzo filmini hatırlıyorsunuz değil mi? Ormanda yakalanıp, kafesin içinde halkın arasında dolaşması, ve akıl hastanesinde her ne yaparsa yapsın o yine de bir bebek, insandır diyen doktorunu? Keşke her bilim adamı gerçektende filmlerdeki gibi, insani ve gerçekçi olsaydı. Ama malesef filmler ve gerçek hayat bağdaşmıyor asla birbiri ile. Ben severim biliyorsunuz benzetmeleri ve ip uçlarını yakalayarak diğer bir konuya gitmeyi.



Hanzo’nun belki de öyküsü, toros canavarı ya da Ota Benga’dan esinlendi. Filmin sevimli ve güler yüzlü doktorları hemşireleri sadece filmdeydi. Şimdi benzetmeme geçeyim. Hanzo ve Ota Benga. Ota Benga kim denilirse, o bir Afrikalı’ydı. Bir gün Kasai nehrinde balık avlarken beyazlar yakaladılar onu. Yakalayan Amerikalı din adamı Samuel P. Verner’di. Boynundan ve ayaklarından zincire vuruldu. Yük taşısın diye sadece ellerini özgür bıraktılar. Kırbaçlar altında saatlerce yol yürüttüler. Sonra onlarca soydaşıyla birlikte bir geminin makina bölümüne konuldu. Zifiri karanlıkta, haftalar süren bir yolculuk sonrası New York’ta gün ışığıyla buluştu. Tıpkı Hanzo gibi onu da halkın alayları arasından geçirdiler. Her gün önüne bir kuru somun attılar. İnsan bahçesi denilen, Hayvanat bahçesine koydular. Eylül ayı boyunca akşamüstleri ziyaret edilebilir.” dendi. Ve insanı derinden ürküten şu haber
Gazete haberine bir de not edildi.. “Bazı kesimler bu olaya tepki gösterse de, bilim adamları Ota Benga’nın insan olarak değerlendirilemeyeceği kanaatindedir.”

Yani bilim adamı var bilim adamı var, Hanzo gene de bir insandır diyen doktorda var Ota Benga’ya insan değil diyende. Sonra ne mi oldu? İnsanlık belki biraz vicdana gelip onu insan yerine koyup tıpkı Hanzo gibi ceket elbise giydirdiler. Ama rengi siyah ve Afrikalı diye sanki hisleri ve kalbi, onuru olmayacağını sandılar. Oysa o Ota Benga, çaldığı bir silahla tutup kendini kalbinden vurdu. Yani diyorum ki Hanzo, Ota Benga’mı İnsan değil yoksa bizler mi onlara insan değil diyen bilimimiz mi?
II. Nebukadnezar Dönemi ve Babil İmparatorluğuna Bakış

Nebukadnezar Dönemi ve Babil İmparatorluğuna Bakış

Nebukadnezar Dönemi ve Babil İmparatorluğuna Bakış

Nebukadnezar Dönemi ve Babil İmparatorluğuna Bakış: Ashur-bani-pal’in ölümünden bir yıl sonra, bir Kildan olan Nabopolassar Babil’de kral ilan edildi. Babilli bir efsaneye göre denizden gelen akıncıları engellemek için bir orduyla güneye giden Asurlu bir komutanmış. Nabopolassar’ın boyunduruğu Babil ve Borsippa’yla sınırlıydı. Ama kızı Nebukadnessar’la evlenen Medialı kralla bir birlik kurarak kendisini güçlendirdi. Babil’in güçlendirilmesi gereken yerlerle ilgilendi, Ashur-bani-pal tarafından yıkılan Marduk tapınağını tekrar inşa ettirdi ve Asurlularla Mezopotamya’daki müttefiklerine savaş açtı.




M.Ö. 606’da Ninova düştü. Sin-shar-ishkun Babilli amcası Shamash-shum-unki ve efsanevi Sarsanapalus gibi kendi sarayında ölmüş olabilir. İskitler ve Medeslerin büyük Asur başkentini kuşatıp kuşatmadıkları bilinmemektedir. Nahum çığlık çığlığa der ki: “Elleri kanlı kentin var haline! Yalanla, talanla dolu. Yağmalamaktan geri kalmıyor… Irmakların kapıları açıldı ve yerle bir oldu saray… Yağmalayın altınını, gümüşünü… Her Şeye Egemen RAB diyor ki: “Sana karşıyım”.

Herodot’a göre, Cyaxares komutasındaki bir Medes ordusu Asurluları yenmişti ve İskitler Media’yı işgal ettiklerinde Ninova’yı kuşatıyorlardı.

Casares kuşatmayı kaldırdı ve onlara saldırdı ama bozguna uğradı. Daha sonra İskitler, Asur ve Mezopotamya’yı silip süpürdü ve Mısır’ın delta sınırından girdi. Psampik pahalı hediyelerle krallığını kurtardı. Sonunda, Cyaxares bir ziyafet esnasında İskit liderini öldürttü ve daha sonra Ninona’yı ele geçirdi.

Asur tamamen yıkılmıştı. Kılıçtan kurtulan Asurlu asiller ve rahipler Babil’e kaçtılar. Bazıları Filistin ve Mısır’a sığındı.

Yirmi altıncı Mısır Hanedanlığının ikinci Firavunu Neko, Asur’un düşüşünden yararlanmakta hiç tereddüt etmedi. M.Ö. 609’da Mısır’ın uzun süre önce kaybettiği Asya’daki bazı topraklarını geri alma çalışmalarına başladı ve bir ördü ve donanmayla harekata geçti. Gazze ve Askalon ele geçirildi.

Manaşe’nin torunu Yılına Yahuda kralıydı. “Yoşiya’nın krallığı sırasında Mısır Firavunu Neko Asur Kralı’na yardım etmek üzere Fırat Irmağı’na doğru yoka çıktı. Kral Yoşiya da Neko’nun üzerine yürüdü.” Oğlu Jehoahaz ondan sonra tahta geçti ama üç ay sonra Neko tarafından görevinden alındı. Neko Yoşiya’nın başka bir oğlu (Eliakim’i) tahta geçirdi “ve adını Jehoiakim olarak değiştirdi.”

Neko Fırat’a doğru ilerlerken, Prema Nebukadressar komutasındaki bir Babil ordusuyla karşılaştı. Mısırlılar M.Ö. 605’te Karkamış’ta bozguna uğradılar. (Yeremya, xvi,2)

M.Ö. 604’te Nabopolassar öldü ve ünlü 2. Nebukadnezar Babil tahtına yükseldi. Babil’in en büyük krallarından biri oldu ve neredeyse kırk yıl hükümdarlık yaptı. Herodot’un anlattığı şehri inşa eden de oydu. Ayrıca hiçbir ordunun yıkamayacağı dış duvarı yaptıran da oydu. Madruk’un tapınağı her zamankinden daha mükemmel bir şekilde dekore edildi.

Büyük saray ve asma bahçeleri bu güçlü kral tarafından yaptırıldı. Kral hiç şüphesiz Ninova’dan kaçan yetenekli zanaatkârları kendi şehrine çekmeyi başarmıştı. Ayrıca diğer şehirlerdeki tapınakları da onardı ve rahiplere cömert hediyeler verdi. Çeşitli ülkelerden Babil’e köleler geldi. Bu köleler çiftlik işçileri olarak kanal temizliğinde çalışıyorlardı.




Babil’in ticareti ve iş aşanları olağanüstü derecede gelişti. Nebukadnezar ’ın askerleri kervan yollarını mesken tutan haydut gruplarından intikam aldı. Karkamış’ta yaşadığı ezici yenilgiden sonra “Mısır Kralı bir daha ülkesinden dışarı çıkamadı. Çünkü Babil Kralı Mısır Vadisi’nden Fırat Irmağı’na kadar, daha önce Mısır Firavunu’na ait olan bütün toprakları ele geçirmişti.” Yahudalı Jehoiakim “ Babil’e götürmek için onu prangalarla bağlayan” Nebukadnessar tarafından esir düşürülene dek Neko’ya sadık kaldı. Daha sonra Kudüs’e geri gönderildi. “Yehoyakim üç yıl ona (Nebukadnessar’a) boyun eğdiyse de sonradan fikrini değiştirerek Nebukadnessar’a başkaldırdı.”

Nebukadnezar : Kildan, Suriye, Moabite ve Ammonite grupları Yahuda sınırlarını taviz ediyorlardı. Krala sanki Babil’in gücü tükenmiş gibi geliyordu. Nebukadnessar aceleyle batıya gitti ve akıncıları dağıttı.

Yehoyakim öldü ve on sekiz yaşındaki oğlu Yehoyakin yerine geçti. Nebukadnessar Kudüs’ü ablukaya aldı. Genç kral ona boyun eğdi ve Babil’e gönderildi. “Bütün Yeruşalem halkını, komutanları, yiğit savaşçıları, marangozları, denizcileri, toplam on bin kişiyi sürgün etti. Yahuda halkının en yoksul kesimi dışında kimse kalmadı.” Nebukadnessar’ın savaşçılara ve işçilere ihtiyacı vardı.

Yahuda’nın tahtına Sidkiya Asur tebaası olarak geçti. Birkaç yıl sadık kalsa da, Sur Şehri ve Sidon, Moab, Edom ve Ammon şehirleriyle Mısır’ın egemenliği için komplolar kurmaya başladı. Yirmi altıncı Hanedanlığın dördüncü kralı Firavun Hophra (Apries) komploculara yardım etmek için harekete geçti ve “Sidkiya Babil kralına karşı ayaklandı.”

 

 

 

Pattaya Gece Hayatı ve Seks İşçisi Kadınlara Dair İnceleme

Pattaya Gece Hayatı ve Seks İşçisi Kadınlara Dair İnceleme

Pattaya Gece Hayatı ve Seks İşçisi Kadınlara Dair İnceleme

Pattaya Gece Hayatı ve Seks İşçisi Kadınlara Dair İnceleme : Kapitalizmin ne olduğuna değinmeyeceğim. Artık eskisi gibi değil, evrensel olarak bütün mazlum ülkelerde, sömürü sisteminin, en altındakilerini en üsttekilerinin ezmesini artık herkes biliyor. Bu kimi zaman yerel kimi zaman ise küresel sermayeler ile gerçekleşmektedir. Başı ise herkesin bildiği gibi Amerika Birleşik Devletleri çekmektedir.



Amerikan Emperyalizmi dünya geneli, sömürge gücünü her yerde kullanıp, asker yığınağını yaparken, elbette bu askerlerinde kişisel ihtiyaçları vardır. Yeme, içme, konaklama, envanter nakli, mühimmat ve en önemlisi bu kadar askerin özel yaşamı, cinselliği. Bununda karşılığı da eşittir Fuhuş. Amerikalı bir askere amerikalı bir kadın asker aşık olmuş ve birlikte olmuşsa birlikte onlar muaftır bundan. Sevda karşısında boynumuz kıldan ince. Oysa bu devirde nerde öyle sevdalar?

Dönecek olursak konuya, Amerika’nın 6. Filosu Türkiye’ye geldiğinde, ona selam duranlar gibi, lanet okuyanlarda vardı. Tatil günlerinde ceplerinde bol dolarlı ABD askerleri İzmir’de macera aramak isteyince, Genelev Pezevenkleri, kadınları bile onları kabul etmemiş, kapı dışarı etmiştir. Onurlu bir milletin, en onursuz mesleğini yapanları bile Amerikalılara boyun eğmemiştir. Oysa her yerde bu böyle mi? Mesela Pattaya-Tayland. Başlığımızın konusu 

Pattaya Gece Hayatı ve Kökeni

Ora dünya fuhuş ticaretinin merkezi sayılır. Sex Turizm Cenneti. Peki bu küçük adamlar ve küçük kadınlar nasılda böyle bir onursuzluğa itildi? İşte oda gene Kapitalizm nedeni ile. Amerika, Vietnam’ı işgal edip, yıllarca vahşet uygulayıp kan gölüne çevirdiği coğrafyada yenildi yenilmesine ama büyük tahribatlarda verdi. Binlerce askerini o topraklara yığan Amerika için, personelin kişisel ihtiyacıda karşılanmalı idi. Pattaya Limanına gelen askerler, aileleri, gidiş geliş rotaları orayı günü birlik mekanların vazgeçilmezi kıldı.

Amerika’nın Vietnam’ı işgal girişimi onlar için hem maddi hem de manevi bir yıkımdı. Bu süreçte hem askerler, hem savaş, hem asker ailelerinin görüşmeleri, hem kişisel ihtiyaçlar için tedarik zincirleri kısıtlıydı. Ele geçirilip tecavüz edilen, binbir çeşit işkenceye tabi tutulan Vietnam kadınları ile giderdikleri cinsel ihtiyaçları dışında sorun büyüktü. Çünkü Vietnamın özgürlük aşığı kadınlarıda ABD’liler ile yatmadı ve ilk gördüğü yerde onları kurşunladı. Hal böyle iken, abaza ABD askerine bir çare arandı. Bu Emperyalist bir algısı olan her dönem için böyledir aslında.



Vietnamlı Kadınlardan umudunu kesen ABD yetkilileri gözünü Tayland’a dikti. Pattaya Limanı öyle bir askeri, asker aileleri kalabalıkları yaşadı ki, küçücük liman kenti, turist akını nedeni ile, daldan yapraktan yapılan evler yerine, konaklama ihtiyacı giderilmesi için kat kat evlerle donatıldı. Yoksul Pattaya köylüleri, Amerikalıların akın ettiği ve arkasında devlet desteği ile, uyuşturucu, kumar, içki hayatının bir anda ortasında kendini buldu.

Pattaya Gece Hayatının Getirdiği Seks Endüstrisine Halkın Yaklaşımı

Ve zamanla buna öyle bir alışıldı ki, yoksulluktan Amerikalı askerler ile yatan kızları onların en büyük geçim kaynağı oldu. Bu seks ilişkisinde, kimbilir başlarda belki de zor kullanılarak Pattaya köylü kadınları fuhuşa zorlandı. Çünkü Amerikan Askerinin de sisteminin de insana acıması söz konusu değildi. Zaman içinde sadece Pattaya değil, çabuk yoldan para kazanmak ve yoksulluğa tabi tutulmuş her kadın, vüdunu satarak burda geçinmeye başladı.

ABD ve askerleri küçücük bu köy limanını bütün dünyada adı anılan ve ziyaret edilen Seks Cennetine çevirdi. Ve nihayetinde bu yıllarca sürdüğü için artık orda bir Sex Endüstrisi kök saldı. Paranın yüzü sıcaktır. Yoksulluktan kıvranan aileler için çantasında bol dolar ile gelen kızlarıda, eleştirilmek, dışlanmak yerine baştacı edildi. Şimdi günah, Pattaya Gece Hayatı süresince, sabaha kadar kendini satan kadınların mı yoksa onların satılmasını isteyen, kullanan erkeklerin mi?

Ölü Yakmak Ne Demek ve Ölü Yakma Sebepleri Nelerdir

Ölü Yakmak Ne Demek ve Ölü Yakma Sebepleri Nelerdir

Ölü Yakmak Ne Demek ve Ölü Yakma Sebepleri Nelerdir

Ölü Yakmak Ne Demek ve Ölü Yakma Sebepleri Nelerdir : Bu yazımızda siz değerli okurlara, bizim bildiğimiz ve inandığımız şekilde öldükten sonra toprağa gömülmek yerine, ölüyü yakma konusunu işledik. Yazımızda esasen bu olayın temel nedeni ve felsefesini konu edindik. Umarız yardımcı olabilmişizdir.

Bugün memleketten havadisler kısmında şöyle bir konuşmaya şahit oldum. Uzun bir süredir dünyaya hakim olan ve biz insanları, kitlesel olarak öldüren Corona salgınının diyaloğuna. İki sevimli yaşlı nine çok tatlı ama biraz da ürkmüş bir şekilde sohbet ediyor.

Birisi diyordu ki, Lanet olasıca Corona Virüs bir bitmedi gitti. Üstelik iyice de azdı da. Baksana Hindistan’a, artık ölü yakmak moda ve ölülerini gömecek yer kalmamış yakıyorlar. Kıyamet kopmuş gibi. Her tarafta insanlar. En yakını, anası, babası bile yardım edemiyor. Hafif şöyle doğruldum terastan, Hintliler ölülerini zaten gömmezler, yakarlar, diyecektim ki, yurdum insanı o kadar saf ve temiz, masumdu ki cevaplayıp bozmak istemedim. Ama içimde de kalmasın diye burdan yazmak istedim.




Hinduizm ve Budizm de reankarnasyon inancı hakimdir. Öldükten sonra öteki tarafta dirilmek üzerine kurulu olan. Tabi bu reankarnasyon kimi araştırmacılar ve felsefeciler için başlı başlına bir sömürü taktiği de denilmekte. Nedeni sorulunca, Hint Kast Sistemi içerisindeki, statü farkının insanları sömürmek için kullanılan bir metot ve reankarnasyonun da bunun bir ayağı olduğu tezi.

Yoksulluğa ve sefalete mahkum edilen Hint Kastının en altındakilerin, isyan edip üst sınıflara direnmemesi için dini bir zorunluluktur. Çünkü bu dünyada, ikinci sınıf bir insan muamelesi bile görmeyen paryalar, ezilmelerine sessiz kalıp, uysalca yaşadıkları sürece öteki alemde daha güzel yerlere gelecekleri söylenmiştir hep.

Dönersek ölü yakmak ve ölülerin yakılması nedenlerine ise, (Antyeshti)

Hinduizm ve Budizm de ölülerin yakılmasının dini sebepleri olması gibi, doğaya karşı bir sorumluluk da vardır. Semavi Dinlerin yasakladığı ölülerimizi yakma işlemi bu dinlerde sebep sonuç ilişkisi bağlamında şu nedenle yapılmaktadır. Hinduizm ve Budizm de ister çok Tanrılık ister puta tapmacılık diyelim, inanç sistemleri bizlerden farklıdır. Kendi inanç sistemleri içinde, belli bir felsefik görüş de zamanla oluşmuştur. Bu dinlere inanan insanlar, yaşarken bütün canlıların çok günahkar olduklarını savunur.

Ve doğaya, tabiata yüksek derecede saygı duydukları için, ölülerini toprağa gömmek fikri onlar için kabul edilemez. Ölümün ya da bedenlerin, ruhlar için bir hapishane olduğuna inanırlar. Ve ölümsüz olan ruhun bedeni yakıldığında bu şekilde özgürlüğe de kavuşmuş olduğu inancı hakimdir. Tabi kimi araştırmacı ölü yakmanın daha da eskilere giden bir yöntem olduğunu belirtmeleride söz konusudur. Ama Hinduizm çok eski bir din olduğu için ilk sistemsel ritüelleri onlarla adlandırmak yerinde olacaktır.




Hindular, yakılacak ölünün, bu dünyadan göçü ve öteki alemde iyi karşılanması için bu ölü yakma işini Ganj Nehri yakınında yaparlar. Kimi yerlerde Krematoryum (ölünün yakıldığı fırın) söz konusu olsada, açık havada yakılması daha olağandır. Yakılan ölünün küllerini ise, Ganj Nehri’ne dökerler. Ve bu suda yıkanmak da onlar için kutsaldır. Ayrıca Hindular ölüsünü yakarken de, ilkin ağzından başlar yakmaya. Çünkü insan en çok ağzı ile yalan söylermiş.

Kendi felsefik inançları doğrultusunda yapılan bu işlemleri, bizim gibi ölüsünü gömen insanlara biraz ürkütücü gelse de onlar için artık alışılmış bir şeydir. Atalarına ve ölülerine bağlılıkları adına yakılması, onlar için olmazsa olmaz kuraldır. İşte bu nedenle Hindular ve Budistlerin ölülerini gömmek yerine yakma nedenleri söz konusudur. Temel amaç toprağı kirletmemektir. Ama gelin görün ki bizler için bu ölü yakma merasimi pek de, sıradan olmayacaktır izlerken.

 

 

 

Neron Kimdir Gerçekten Roma'yı Kim Yaktı Sorusunun Muhatabı mıdır?

Neron Kimdir Gerçekten Roma’yı Kim Yaktı Sorusunun Muhatabı mıdır?

Neron Kimdir Gerçekten Roma’yı Kim Yaktı Sorusunun Muhatabı mıdır?

Neron Kimdir Gerçekten Roma’yı Kim Yaktı Sorusunun Muhatabı mıdır? Gerçek adı Lucius Domitius Ahenobarbus’dur. M.S. 9 Haziran 68 de doğmuştur.  Julio-Claudian Hanedanlığının beşincisi ve son Roma İmparatoru ‘dur. Neron, büyük amcası Claudius vasıtasi ile tahtın tek vârisi kabul edilmiştir.  Roma’nın tahtına oturmuş imparator olmuştur. Çıkan askeri bir ayaklanma sonucu tahttan indirilip tutuklanmak isteyince kendisini intihar etmiştir.




Roma’yı Kim yaktı denildiğinde? Herkes Neron der. Ve üstüne bir de, klasik bir öykü anlatılır. Neron Roma’yı yakıp, karşısına geçer ve kemanını çalar, şarkı söyler ve şarkıda da Troya’yı anar. Bu uydurma hikayeyi Türkiye’de en sıradan insanı da aydını, entelektüeli, profesörü, akademisyeni de ballandırarak anlatır. Oysa ben onlara koskoca bir ne münasebet diyorum. Gerçi entelektüel ya da aydın olmak ne demek? Bu topraklarda var mı öyleleri, şüpheli. Gelelim konuya.

Neron ve Roma’nın Yanışı

Bir kere Roma yanarken, Neron 100 km uzakta, yazlığında zevki sefa içindeydi. Üstelik Roma’yı yakıp keman çalmasıda mümkün değil. Çünkü keman 1500’ler de ortaya çıkmış bir enstrüman. Biz M.S. 50 yıllardan bahsediyoruz. Yani kemanın 1500 sene öncesinden. Şimdiye kadar pek kimse demedi ama ben Roma’yı Hristiyanlar ve Paganlar y da Yahudiler ve Paganlar arasındaki din kaynaklı çatışmaların yaktığını iddia ediyorum.

Neron delimi İmparator olduğu yeri yaksın? Üstte yazdığım gerçekler dışında. Neron esasen deli değil ama, şu karakterde birisidir. Her imparator gibi sapıktır, zevk ve sefa onun için çok önemlidir. Kadın giysileri giymeye bayılır, köleler ile kırbaçlı cinsel temaslar sarayın ilk organizasyonudur. Ayrıca kişilik bozukluğu da vardır biraz. Öz anasını öldüren birinin normal davrandığını kim söyleyebilir. Gerçi Safavi Sultanı Şah İsmail, Osmanlı Padişahı Deli İbrahim’de analarını öldürmüştür. Onlarında akıllı olduğu söylenemez. 



Neron’un anasını öldürmesine bakmayın şahane bir müzisyendir kendisi. Gerçi o çağlar ve daha da ilerisinde iktidar mücadelesi için her şey mübahtı. Hatta ölürken, bu dünya benim gibi büyük bir sanatçısını kaybediyor diyecek kadar hem de. Üstelik, lirik şiirlerde yazıyor. Bizim Karadeniz Tulumu diye adlandırdığımız, Trakya’dan öte ve daha da ilerisi Roma, Rum çalgısınıda fevgalede icra edip, Neron çalabiliyordu.

Ha unutmadan kendisi dondurmanında ilk mucidi sayılabilirdi. Dağlardan getirttiği karın içine meyve suyu doldurup içerdi. Ve bu dondurmaları da bir suikast içkisi yerine kullanır, sevmediği insanlara yalatır, dondurmasıyla öldürtürdü. İlk seri katil cinayetleride o dönemde onun vasıtası ile gerçekleşmişti. Şimdi başlığa dönersek, Neron mu Roma’yı yaktı, yoksa Roma’mı Neron’u tartışılır. Çünkü şöhret olmak zor. O da bunun altında kalıp ezilmişte olabilir. Zaten tahta hiç çıkmak istememiş, kendisi sanat ve edebiyatla haşir neşir bulmak istemişti diye de not düşer tarihçiler.

Naram-Sin Kimdir ve Hayatı Hakkında Kısa ve Net Bilgi

Naram-Sin Kimdir ve Hayatı Hakkında Kısa ve Net Bilgi

Naram-Sin Kimdir ve Hayatı Hakkında Kısa ve Net Bilgi

Naram-Sin Kimdir ve Hayatı Hakkında Kısa ve Net Bilgi : Akad’ın daha sonraki bir dönemde tahta geçen kralı Naram-sin tarihte oldukça önemlidir. Kish kayıtları’na göre, Naram-sin Sargon’un oğullarından biriydi. Askeri ve idari zekasını bu ünlü kişilikten almıştı. Hükümdarlığı döneminde sanat oldukça gelişti. Dönemin unutulmaz ürünlerinden biri, Naram-sin’in
zaferlerinden birinin kutlamalarını yansıtan nefis şekilde yapılmış bir anıttır. Susa’da keşfedilen bu anıt, ( Naram-Sin Steli )Babil taş işçiliğinin gün yüzüne çıkan en mükemmel örneklerinden birisidir.



Naram-Sin Steli Konusu

Bir dağ halkıyla başarılı bir savaş yapılmıştı. Dikilitaş savaşçı kralın ordusunu dik bir inişten geçirip yıldızlarla çevrili büyük bir zirvenin tabanından dolaştırdığını göstermektedir. Düşmanları onun önünde kaçışmaktadır. Bir tanesi boğazına girmiş mızrağı kavramış şekilde yerde yatmaktadır. İki tanesi kayalıklardan düşerken, diğerleri merhamet için yalvarıyorlardır.

Fethedilen bölgenin bir kısmının orman olduğunu göstermek için ağaçlar çizilmiştir. Naram-sin’in elinde bir savaş baltası vardır. Başlığı boynuzlarla süslenmiştir. Bu yapıtın tümü çok canlı durur. Disiplinli birliklerin askeri duruşları, karşı tarafın ordusundan geriye kalanların kaçarken sergilediği ümitsizlikle büyük bir zıtlık oluşturmaktadır.

Bu dönemde Babil’in kuzey doğusundaki Samileşmiş dağlılar, şehir devletlerinin en saldırgan karşıtları oldular. Bunlardan en önemli iki tanesi ”Kutulular” veya Gutiumlular ile Lulubu’lardı. Naram-sin’in büyük imparatorluğu Sümer ve Akad’ın tümünü, Amurru ve kuzey Filistin’i, Elam’ın bir kısmını ve kuzeyde bir bölgeyi kapsıyordu. Naram-sin Basra Körfezi’nden Arabistan’a da girmiş ve diorit taşının çıkarılmasınıda sağlamıştı. Dikilitaşların birinde sami özelliklerine
sahip sakallı bir adam olarak resmedilmiştir. Hayatı süresince tanrılaştırılmıştır. Bu da yabancı fikirlerin getirildiğinin bir göstergesidir. Çünkü Sümerler, krallarına ve atalarına tapmamışlardı.

Naram-sin soyunun son büyük kralıydı. Ölümünden hemen sonra Akad’ın gücü parçalandı ve Sümer şehri Erech yeniden imparatorluğun merkezi oldu. Ama zafer kısa süreliydi. Yirmi beş yılın ardından kuzeydoğuda bulunan dağlardan gelen kızgın Gutiumlular, Akadlar ve Sümerleri silip süpürdü. Babil’de dahil olmak üzere bir çok şehri yıkıp yaktılar. Yaşananların izleri Yunan dönemine kadar Babil’den silinmedi.

Kaynak: Babil ve Asur Mitleri – Donald A. Mackenzie / Atlantis yayınları kitabından alıntılanmıştır.



Pomak Nedir ve Pomakların Soy Ağacı Geçmişi Üzerine İnceleme

Pomak Nedir ve Pomakların Soy Ağacı Geçmişi Üzerine İnceleme

Pomak Nedir ve Pomakların Soy Ağacı Geçmişi Üzerine İnceleme

Pomak Nedir ve Pomakların Soy Ağacı Geçmişi Üzerine İnceleme:  İslam Ansiklopedisi’nde verilen bilgiye göre, Pomakların konuştuğu dilin Bulgarcaya yakın olmasından dolayı Bulgarlar onlara ”Bulgarca Konuşan Müslümanlar” veya ”Müslüman Bulgarlar” demekte iseler de bu tabirler oldukça yenidir. Çünkü Osmanlı kaynaklarında Müslüman Bulgar tabiri de Pomak tabiri de geçmemektedir.

Pomak ismine Türkçe eserlerde ancak 1877-1878 Türk-Rus harbinden sonra Balkanlardan gelen göçmenler dolayısı ile rastlanır. 1839-1840 senelerinde Balkanlarda araştırmalar yapan A. Bone, Bulgaristan’da Selvi ve Lofça bölgesinde köylerin bazılarına Pomak nahiyeleri dendiğini tespit etmiştir. Bundan da Osmanlıların bazı bölgelerdeki köy, kasaba ve nahiyeleri, Pomak diye nitelendirdikleri anlaşılmıştır. Dillerinde göze çarpan bir özellik de Türkçe ve Makedonca kelimelerin çokluğudur.



Pomak Nedir ve Pomakların Soy Ağacı Tartışmaları

Pomakların, Trakya’ya adını veren eski Traklardan gelmiş oldukları yönünde de görüşler vardır. Bulgarlar, onların Bulgarlıktan başka gösterilebilecek bütün kökenlilik iddialarına tepki vermektedirler. Pomak kelimesinin anlam ve kökeni üzerinde bilim adamlarınca varılan kanaatler de çok değişiktir. Bu konuda
ilk olarak araştırma yapan F. Kanitz, bu terimin Slavca ”pomoçi” (yardım etmek) kelimesinden türediğini söylemekte ve gerekçesinide, o toplumun fetihler sırasında Türklere yardımcı olduğuna dayandırmakta. Kanitz’i bu hükme vardıran asıl sebep, ırkçı bir yaklaşımla bakarak Pomakların fiziki yapılarını
Slavlara benzetmesidir. Halbuki kendisinden önce bölgeye giderek inceleme yapan Fransız bilgin ve siyaset adamı Lejan, aynı toplumu Müslüman Türk diye zikretmiştir.

Rumeliler bölümümüzün başlangıcında da belirtildiği gibi, Osmanlıların Rumeli’ye geçmelerinden çok önce de çeşitli Türk boylarının buralara gelerek yerleştikleri bilinmektedir. Özellikle Selanik ile Vodin arasında Türklüklerini muhfaza eden kütleler bulunuyordu. Ayrıca, yine Osmanlıdan önce 1345 yıllarına
doğru, Aydın-oğlu Gazi Umur Bey’in ve Saruca Paşa-oğlu Umur Bey’in komutasındaki Türkler, Rodop bölgesine nüfuz etmeye başlamışlar ve bölge, bir süre Umur-Eli adını almıştır.

1065 ile 1345 yılları arasında en az ikiyüzbin Yörük-Türkmen’in Anadolu’dan getirilip Batı Trakya ile Rodoplar ve Makedonya’nın çeşitli bölgelerine yerleştirildiği de tarihçiler tarafından dile getirilir. Ayrıca, çok daha önceden XI. Asırdan itibaren Kuman Türklerinin bir kısmının Pirin ve Vardar Makedonya’sıyla Rodoplara yerleşmiş olduğunu dikkate alan bazı tarihçiler, Pomakların o Kuman Türklerinin torunları oldukları kanaatindeler.

Kaldı ki, ille de Bulgar kökenli oluşlarında ısrar eden bilim adamları varsa, yine de Pomakların Türklüğü açısından bir şey değişmeyecektir. Çünkü 865 yılına kadar bir Türk devleti olan Bulgar Hanlığı ve bir Türk kavmi olan Tuna Bulgarları, o yıldan sonra Hristiyan oldular ve hızla Slavlaşmaya başladılar. Bu Slavlaşma bir asır içinde tamamlandı. 1000 senesinden evvel artık Bulgarlar arasında Türkçe unutulmuştu. Bulgar Türkleri, Slav ırkına dahil olmuş ve bugünkü Bulgarları teşkil etmiştir.

Demek oluyor ki, bu halde bile ırki köken meraklıları için değişen bir şey olmayacak ve Pomaklar tekrar asıllarına dönmüş olacaklar. Asıl önemli olan husus, Pomakların kendilerine verdiği Aharyani, adıdır ki; bu isim, Osmanlının kuruluşu ve Rumeli’nin fethi sırasında büyük hizmetlerde bulunan, Türk Ahi Teşkilatı’ndan gelmiş olabilir. Bu ihtimali kuvvetlendiren elle tutulur gözle görülür bir delil de vardır. O delil, Rodoplarda, Pomakların yoğun olduğunu bölgede Ahi Çelebi adında bir şehrin olmasıdır.

Pomak Göçleri





Bilinen coğrafi ve tarihi konumlarına göre Pomaklar, Bulgaristan’ın Rodop bölgesinde yaşayan Müslüman Türk kültürüne mensup, tarımla uğraşan bir topluluktur. 1371 yılında Çirmen Savaşı’ndan sonra, Trakya’nın büyük bir bölümü ile Rodop bölgesi, Osmanlıların eline geçince Oğuz boylarından Bozoklar ve
Çepnilerin bir kesimi bu bölgelere yerleştirilmiştir. Yerli halkın bir kısmı, bu Türkmenlerle tam uyum teşkil ederek müslüman oldular. Pomaklar bölgesinde, Oğuzların büyük kollarından birine ait olan Çepni (Çepino) isimli bir mıntıka vardır.

Pomak ismi ilk defa 19. asırda duyulmaya başlandı. Lofça, Plevne, Rodoplar, Makedonya, Selanik, Üsküp, Kosova, İşkodra çevrelerinde yaşayan Pomaklar, dindar müslümanlar olarak Osmanlı-Türk kültürünü tamamen benimsemişlerdir. Osmanlılar, 1877-1878 yıllarında Ruslarla yaptıkları savaşlarda zarar görmemeleri için Tuna boylarındaki şehirlerde bulunan müslümanların bir kısmını, İstanbul, Edirne ve Selanik civarlarına naklettiler. Bu arada kuzeyde bulunan Pomakların bir kısmı da güneye, Rodoplar, Makedonya ve Anadolu’ya geçtiler.

Panslavist ırkçılığının tehdiş siyaseti ve harpler yüzünden Bulgaristan ve diğer bölgelerden 600,000 Pomak göçe çıkmış, bunlardan ancak 150,000 kişi Anadolu’ya gelebilmiştir. 1877-78 Osmanlı-Rus savaşları sırasında Bulgar isyanlarının bastırılmasında, devletimizin saflarında çatışmalara katılan Pomaklar, Bulgarlar karşısında çok kayıplar verdiler. 3 Mart 1878 yılında Ruslarla imzalanan Ayastefanos antlaşmasıyla Tuna’dan Ege’ye kadar uzanan bölgede özerk bir Bulgaristan Prensliği kurulması ve Türk askerinin buradan çekilmesi kararlaştırılmıştı. Pomaklar bunu kabul etmediler. Bulgarlar ve Rus kuvvetleri, Pomaklara saldırdılar. Pomaklar Rodoplardaki diğer müslümanlarla birlikte aylarca düşmana karşı mukavemet ettiler.

14 Nisan 1878 tarihinde, yani Ayastefanos antlaşmasının daha kırkıncı gününde, Çirmen yakınlarında müslüman halkla Rus Kazak süvari birlikleri arasında ilk silahlı çatışma çıktı.

Rus-Bulgar yönetimine karşı ilk ayaklanma Rodop Balkanının kuzeyinde Filibe ve Tatarpazarcığı arasında oldu ve hemen bütün Rumeli’ye ve Rodoplara yayıldı. Müslümanlar, harekete siyasi bir güç vermek için geçici bir hükümet kurup başına Ahmet Ağa Timirski isminde bir zatı getirdiler. Ruslar, ayaklanmadan endişeye kapılınca anlaşmak arzusu ile müslüman milli hareketinin reisleri ile İstanimaka civarında bir araya geldiler. Görüşmelere Osmanlı idaresi temsilcileri de katıldı. Müslümanlar, Rusların anlaşma teklifini red ederek, biz Osmanlı idaresinden başka bir idare altına girmeyiz ve Osmanlı toprağında Rus askeri bulundukça silahlarımızı bırakmayacağız dediler. Ayrıca Rodoplular yabancı devletlerin İstanbul’daki elçilerine Hükümet-i Muvakkata (Geçici Hükümet) mührünü taşıyan muhtıralar vererek yukarıda belirtilen kararlarını bildirdiler.

Yukarıda bahsedilen baskılar neticesindeki göçler sonucunda, Pomakların bir kısmı Anadolu ve Trakya’daki topraklarımıza yerleşmiş olup, diğerleri ise halen sınırlarımızın dışında yaşamaktadırlar.

Kaynak: Hüseyin DAYI – Batıdan İthal Milliyetçilik ve Ötekileştirdikleri / Akis kitap Yayınlarından alınmıştır.

Yahudilerin Babil Sürgünü ve Kudüs'ün Babillilerce İşgali

Yahudilerin Babil Sürgünü ve Kudüs’ün Babillilerce İşgali

Yahudilerin Babil Sürgünü ve Kudüs’ün Babillilerce İşgali

Yahudilerin Babil Sürgünü ve Kudüs’ün Babillilerce İşgali : Bu yazımızda siz değerli okurlara Kudüs’ün tarihsel geçmişi ve Yahudilerin Babil Sürgünü konusunu ele aldık.

Nebukadnessar Mezopotamya boyunca güçlü ordusunu komuta etti ve Rivla’da orduyu ikiye böldü. Bir bölümü Yahuda’ya inerek Lachish’i ve Azekan’ı ele geçirdi. Kudüs yaklaşık on sekiz ay korunabildi. Daha sonra “kıtlık vurdu şehri. Bu yüzden ülkedeki insanlar için hiç ekmek kalmadı. Şehir parçalandı. Savaşçıların hepsi kaçtı ve kralın bahçesinin yanındaki iki duvar arasındaki kapıdan geçerek şehri terk ettiler.” Sidkiya da kaçmaya kalkıştı ama yakalanarak Rivla’da olan Nebukadnessar’ın huzuruna götürüldü.




“Babil kralı Sidkiya’nın oğullarını babalarının gözleri önünde öldürdü… Daha sonra Sidkiya’nın gözlerini kör etti ve onu zincire vurup Babil’e götürdü. Ölene kadar zindanda tuttu.”

Yahudilerin büyük bir kısmı Babil’e nakledildi. Orada çiftlik işçileri olarak çalıştırıldılar. Bazıları önemli resmî işlerde yer alacak kadar yükseldi. Bir kısmı ise Yeremya ile birlikte Mısır’a kaçtı.

Kudüs yağmalanmış ve kimsesiz kalmıştı. Asurlular “Tanrının ve kralın evini hatta Kudüs’teki tüm evleri yaktılar.” Ayrıca “Kudüs’ün çevresindeki tüm duvarları yıktılar.” Yeremya yakındı:

İnsanlarla dolu şehir nasıl da yalnız kaldı! Nasıl bir dul haline geldi! Uluslar arasında en muhteşemi, vilayetlerin prensesi şehir nasıl oldu da bağımlı hale geldi! Geceleri acısından ağlıyor, göz yaşları hâlâ yanaklarında; âşıkları arasında onu rahatlatacak kimse yok! Tüm dostları ona hainlik ettiler, artık onun düşmanı oldular. Yahuda acı ve kölelik yüzünden esarete mahkûm oldu; huzur bulamadı. Ona zulmedenler boğazından tuttular… Kudüs dertli ve sefil günlerinde eski günlerinde sahip olduğu güzel şeyleri hatırladı…

Sur şehri kuşatıldı ama ele geçirilemedi. Kralı Nebukadnessar’la barış anlaşması yapdı.

Babil’in bir sonraki kralı Amel-Marduk yani incil’deki adıyla “Kötü Marduk” , iki yıl gibi kısa bir süre hükümdarlık yaptı.

Yehoyakin’i hapisten çıkardı ve kraliyet sarayında yaşamasına izin verdi. Berosus, Amel-Marduk’un dağınık bir yaşan sürdüğünü ve eniştesi Nergal-shar-utsur tarafından öldürüldüğünü söyler. Nergal-shar-utsur da ülkeyi ancak iki yıl yönetebildi. Bunun ardından Nergal-shar-utsur’un oğlu Labashi-Marduk tahtta dokuz ay kaldı. Rahipler tarafından indirildi. Daha sonra tahta Nebu-na’id (Nabonidus) isimli Babilli bir prens geçti. Bu prens Babil’in son bağımsız kralıydı. Oğlu Belşassar hükümdarlığın ikinci kısmında kral naibi olarak görev yaptı.

Nabonidus yönetiminde olduğu sırada (M.Ö. 556.540) tapınakları onarma işiyle meşgul oldu. Güneş tanrısı Shamash’ın Sippar’daki tapınağını yeniden yaptırdı. Son yıllarında da ay tanrısı Sin’in Harran’daki evini onardı.

Nabonidus’un dini yenilikleri Babil’de desteklenmemesine neden oldu. Çünkü Ur, Erech, Larsa ve Eridu tanrılarını E-sagila’ya götürmüştü. Marduk ve rahipleri bu durumdan rahatsız oldu. Yüce tanrının itibarı Nebonidus’un uyguladığı politikayla tehdit ediliyordu. Babil’in düşüşünden sonra oluşturulan bir yazıtta şöyle anlatılıyor: Marduk “çevredeki topraklara baktı uzun uzun… adil bir prens arıyordu, ellerinden tutacak ve ona tapacak bir prens… Koreş ismiyle çağırıyordu.”

Koreş Perslerin fethettiği küçülmüş Elam vilayeti Anshan’ın kralıydı. (Yahudilerin Babil Sürgünü)

(Yarı mitsel yarı gerçek Akhamanish’in soyundan gelen) Achaemenialı olduğunu iddia ediyordu. Akhamanish Hint Avrupalı Manu’ya veya Alman Mannus’a benzeyen Pers kralıydı. Akhamanish çocukluğu boyunca kutsal bir kartal tarafından bakılmış ve korunmuş olduğu için ünlüydü. Büyük olasılıkla bu kartal Totemikti. Achaemenialılar antik kartal kabilesinin torunlarıydı. Gılgamış da bir kartal tarafından korunmuştu, tıpkı güvercinler tarafından korunan Semiramis ve akbabalar tarafından korunan Shakuntala gibi. Koreş’in doğumu ve çocukluğuyla ilgili efsaneler, Akadlı Sargon’unkilere ve Hint Karna ile Krishna’nınkilere benziyordu.




Koreş derebeyinin Mares kralı Astyages olduğunu ilan etti. Ama Astyages karşı ayaklandı ve onu yenerek esir aldı. Bunun ardından Medeslerin ve Perslerin kralı ilan edildi. Astyages’in babası Babilli Nabopolassar’ın dostu Cyaxares idi. Bu güçlü kral Ninova’yı ele geçirdiğinde, Asur imparatorluğunun Anadolu’dan Lidya krallığına kadar uzanan kuzey kısmına sahip oldu.

Ayrıca Urartu (Ermenistan) topraklarını da ele geçirdi. Lidya Cimmerian gücü yıkıldıktan sonra Frikya’yı kendisine dahil etti. Lidya kralı Alyattes Medeslere savaş açtı. Sonunda, Babilli Nebukadnessar ile Kilikyalı Syennesis’in iyi ilişkileri sayesinde Medesler ve Lidyalılar M.Ö.585 yılında barış yapıldı. Astyages daha sonra Lidyalı bir liderin kızıyla evlendi.

Koreş Medes kralı Cyaxares’i devirdiğinde, Lidya kralı Croesus ona karşı Mısır kralı Amasis ve Babil kralı Nabonidus’la birlik olmuştu. Nabonidus başlarda Cyaxares’e saldırmış olan Koreş’e karşı oldukça içten davranıyordu. Çünkü Cyaxares saldırıya uğradığında Nabonidus’un taht üzerindeki hakkını tartışmak için Babil’e gidiyordu ve belki de bu tartışmayı babasının dostu olan Nebukadnessar’in soyundan gelen biri için kazanacaktı. Harran’daki tapınağın onarımına başlamıştı.

Koreş Lidyalı Croesus komplocu ama keyfine düşkün Mısırlı Amasis’ten yardım almadan önce Lidya’ya ilerledi.

Croesus’u yendi ve krallığı ele geçirdi. Kendisini Anadolu’ya egemen güç haline getirdikten sonra, Babil’e karşı harekata geçmeye hazırlandı. M.Ö.539’da Belşassar Opis yakınlarında bozguna uğratıldı. Sippar da hemen ardından düşürüldü. Koreş’in komutanı Gobryas daha sonra Babil’e girdi. Belşassar orada kendisini güvende sanıyordu. Ama Temmuz ayının bir akşamında:

Kral Belşassar soylu adamlarından bin kişiye büyük bir şölen verdi, onlarla şarap içti.

Şarabını keyifle içerken, atası Nebukadnessar’ın Yeruşalem’deki tapınaktan çıkarıp getirdiği altın ve gümüş kapların getirilmesini buyurdu. Öyle ki, kendisi, karıları, cariyeleri, soylu adamları onlarla içsinler… Şaraplarını içerken altından, gümüşten, tunçtan, demirden, ağaçtan, taştan ilahları övdüler… Kırşan Kralı Belşassar o gece öldürüldü.

Temmuzun 16’sında Gobryas komutasındaki ordu Babil’e girdi. Kapılar şehirdeki dostları tarafından açılmıştı. Bazıları Yahudilerin Koreş’in davasını desteklediklerini düşünür. Böyle bir şey mümkündür ama Marduk rahiplerinin “Kralların kralı” muhteşem Achaemenialı ile hızlı bir anlaşmaları olması daha olasıdır.

Birkaç gün sonra Koreş Babil’e vardı. Belşassar öldürülmüştü ama Nabonidus hâlâ hayattaydı ve Carmania’ya gönderildi. Şehre mükemmel bir düzen hâkimdi. Bu düzeni koruyanlar Pers askerleriydi. Hiçbir yer yağmalanmadı. Korel rahipler tarafından bir kurtarıcı gibi hoş karşılandı. E-sagila da Bel Marduk’un “ellerinden tuttu” ve “dünyanın kralı, Babil kralı, Sümer ve Akad kralı ve dört bir tarafın kralı” ilan edildi.

Koreş Babil şehrinin valiliğine oğlu Cambyses’i atadı. Ahura Mazda ve Mithra’ya tapıyor olsa da, Çambyses rahiplerle anlaşmanın bir yolunu bulmuştu. Kral olduğunda Mısır’ı silip süpürdü. Canı istediğinde kutsal bir Apis boğası öldüren deli bir adam olarak anılıyordu. Dindar bir kareler olduğuna inandığı bir şey gerçekleştirilmiş belki de. Boğaları Mithra için kurban etmiş olabilirdi.

Yahudiler de Koreş’i iyi bir şekilde karşıladılar. Kendilerine ait topraklarım hasretini çekiyorlardı. Yahudilerin Babil Sürgünü bitecekti.

Babil’in nehirlerinin kuyusunda oturduk, Siyon’u hatırladığımızda ağladık. Oradaki söğütlere arplarımızı astık. Bizi esir olarak götürdükleri yerde bizden şarkı istediler. Bizi mahvedenler bizden neşe istediler. Dediler, Siyon şarkılarından birini söyleyin bize. Tanrı’nın şarkısını yabancı bir ülkede nasıl söyleyelim? Ey Yeruşalem eğer seni unutursam sağ elimin kurnazlığını unutmasına izin ver. Eğer seni hatırlamazsam, dilimin ağzımın çatısını yatmasına izin ver: Eğer Yeruşalem’i en büyük mutluluğumun üzerine koymazsam…

Koreş, esirlerin çığlıklarını merhametle dinledi.

Pers Kralı Koreş’in krallığının birinci yılında RAB, Yeremya aracılığıyla bildirdiği sözünü yerine getirmek amacıyla, Pers Kralı Koreş’i harekete geçirdi. Koreş yönetimi altındaki bütün halklara şu yazılı bildiriyi duyurdu: “Pers Kralı Koreş şöyle diyor: `Göklerin Tanrısı RAB, yeryüzünün bütün krallıklarını bana verdi. Beni Yahuda’daki Yeruşalem Kenti’nde kendisi için tapınak yapmakla görevlendirdi. Aranızda O’nun halkından kim varsa Tanrısı onunla olsun. Yahuda’daki Yeruşalem Kenti’ne gidip, İsrail’in Tanrısı RAB’bin Yeruşalem’deki Tanrı’nın Tapınağı’nı yeniden yapsınlar.

M.Ö.538’de Yahudilerin Babil Sürgünü bitip serbest bırakılan Yahudilerin bir kısmı gözyaşlarının arasında yurtlarındaki tepeleri gördüler ve Siyon Dağı’na ulaşmak için adımlarını hızlandırdılar. Elli yıl sonra Ezra sadakate sahip başka bir grubu geri gönderdi. Kudüs’ü yenileme işini M.Ö.445 yılında Nehemya üstlendi.

Babil ticareti Persler sayesinde gelişti ve Perslerin kültürünün etkisi gittikçe arttı. Pers dini yeni öğretilerle birleşti. Tanrılarına yıldızlara ait nitelikler kazandırdı. Ahura-Mazda Bel Marduk’la özelleştirildi. Tanrıça Anahita ise Nina, İştar, Zerpanitum ve diğer Babilli “anne tanrıçaların” niteliklerini özümsedi.

Kaynak: Babil ve Asur Mitleri- Donald A. Mackenzie / Atlantis yayınları Kitabından alınmıştır