Kitlesel Göçler Nelerdir Dünya Geneli Detaylı İnceleme

Kitlesel Göçler Nelerdir Dünya Geneli Detaylı İnceleme

Kitlesel Göçler Nelerdir Dünya Geneli Detaylı İnceleme

Kitlesel Göçler Nelerdir Dünya Geneli Detaylı İnceleme : Bu yazımızda siz okurlara genel anlamda kitlesel göçler nelerdir ve dünya göç tarihi üzerine ince bir yolculuğa çıkacağız.

Başlığımızdaki Kitlesel Göçler Nelerdir başlangıcını Sümerlerle Başlatıyoruz

İlk uygar toplum olarak gösterilen Sümerlilerin oluşumu, birbirine yabancı sosyal grupların birleşerek tek bir büyük sosyal gruba dönüşmesi şeklinde olmuştur. M.Ö 5000 yıllarında Aşağı Mezopotamya’da kurulmuş olan şehir devletlerinin kurucuları olan Sümerlilerin o bölgeye çok uzaklardan geldiği anlaşılmaktadır. Çünkü dünyanın ilk yazılı kaynaklarını bırakmış olan bu toplumun dilinde, hem Türkçeye hem de bazı Kafkasya dillerine benzerlikler görülmüştür.




Bu benzerliklerden hareketle, Orta Asya’dan çıkan bir kavmin Kafkasya’ya (veya tam tersi) gelip oradaki toplumlarla uzun süre birlikte yaşayıp kaynaştıktan sonra, yeni bir sosyal birliktelik oluşturarak Aşağı Mezopotamya’ya inmiş olabileceği düşünülebilir. Bu gelenlerin Aşağı Mezopotamya’nın yerli halkıyla
birleşerek Sümer Şehir Devletlerini kurmuş oldukları bilinmektedir. Kendilerinin çalıştıranlar, yerli halkın ise çalışanlar şeklinde görev aldığı bu birleşmede, zamanla bir de çalışmayı yönetenler olarak bir sınıf oluşmuştur.

Daha sonra eklenen yeni sınıflarla ekonomik, sosyal ve askeri alanlardaki iş bölümleriyle, tam bir bütünleşme sağlanmıştır. Sümerler örneğinde görülen bu duruma, yani egemen sınıf tarafından çalıştırılıp onlara sosyal artı
vermelerine rağmen halkın ayaklanmamasının sebebi, bu iş bölümünden memnuniyet duymalarıydı. Çünkü yönetenlerden olan din adamlarının örgütlemesiyle, daha önce tarım yapılamayan bataklıklarda kurutularak tarım arazisi haline getirilmişti.

Zamanın tabletlerine ve Heredotos’a göre tarım alanlarının bu şekilde çoğalması, üretimi bire iki yüz, bire üç yüz oranında arttırmıştı. Bu durum elbetteki üretici güçlerde de memnuniyete yol açıyor ve egemen sınıfın çıkarıyla genel yarar uzlaşmış oluyordu.

Karşılıklı dayanışmanın tatmin edici olması, uzaklardan gelen göçmenlerle  yerli halkın bütünleşerek Sümerli
ismiyle birleşmesini kolaylaştırmıştı. O bölgenin bugünkü sosyal yapısına baktığımızda, Sümerlilerin civar bölgelerdeki Samiler de de bütünleşmiş ve milletleşmeyi Arap kimliğinde tamamladıklarını görmekteyiz.

Arapların diğer bölgeleri içinde durum farklı değildir. Arap yarımadasındaki Tubaların ilk hükümdarlarından Kaysa oğlu Efrikiş, Kuzey Afrika’ya yürümüş, rivayete göre oranın yerli halkının konuşmalarından hiçbir şey anlamamış ”nedir bu berbere” diye sormuştur. ”Berberi” isminin kaynağı olarak gösterilen bu söz, aynı zamanda bir yabancılık duygusunu da açığa çıkarmaktadır. Efrikiş’in dönüşü esnasında orada bıraktığı Yemenli halk ile tam olarak kaynaşan Berberilerden oluşan Kuzey Afrikalılar, bugün Arap milletinin bir bölümü durumundadırlar.

Anadolu’da devlet kurmuş olan Hititler’inde Sümerliler gibi uzak coğrafyadan gelmiş göçebeler olduğunu biliyoruz. Onlarda Anadolu’daki saban tarımı ile uğraşan yerli halkın üzerinde egemenlik kurmuşlar ve onlarla
bütünleşmişlerdir. Onların dillerinde de değişik yörelerin dillerine benzerlikler bulunmuştur. Kelimeleri itibariyle Hint-Avrupa kökenli, bitişken son ekli yapısı ile de Ural-Altay kökenli izlenimi veren bir dil kullandıkları tespit edilmiştir.

Anadolu halkıyla bütünleşen bu Hititlilerin dillerindeki bahsedilen özellikten dolayı, Sümerliler için yaptığımız tahmin gibi, onlarında daha önce apayrı iki bölgenin toplumlarının kaynaşmasıyla meydana gelmiş olabileceğini söyleyebiliriz.

Onlardan sonra deniz halklarından Frigyalıların, İyonyalıların da Anadolu halkı olarak kendilerinden öncekilerle birlikte yaşadıklarını ve aşağıda sayacağımız tarihi gerçekleri göz önünde bulundurursak; daha sonra Batı Anadolu’da koloniler kurarak yerleşen Yunanlılar için, Platon’un bir soydanlık iddiasının gerçersizliğini görmüş oluruz. Kaldı ki, o konuda kendisi ile aynı görüşte olan öğrencisi ve ilk otoritelerden Aristoteles’de onun öğrencisi Büyük İskender de aslında Yunan değildi, Makedon kökenliydi.

Yunan uygarlıklarının öncüsü diye gösterilen Girit Uygarlığı’nın durumuda Yunanlılar hakkında bilgi vermek için ele alınmaya değer konulardan biridir. M.Ö. 1900’de muhteşem saraylarıyla bilinen Girit’te, Anadolu’dan geldiği sanılan Ana Tanrıça dininde ve Tanrıçanın oğlu ya da kocası olan Minos adında bir rahip-kral bulunuyordu. Giritliler bu dönemde Avrupanın hammaddelerini Suriye ve Mısır’a; oraların mamullerini de Avrupa’ya pazarlamak sureti ile ticaretle uğraşıyorlardı.

M.Ö. 1450 yılında Akhalar, Girit Uygarlığına son verdiler. Daha sonraları bu ada da Yunan çerçevesinde yer alacaktır. M.Ö. 6. asırdan başlayıp 8. asra kadar süren kitlesel göçlerle gelen Avar, Slav ve Arnavut göçmenler, Orta Yunanistan’ın büyük bölümünde ve Pelopones’te (Mora Adası) nüfus çoğunluğunu teşkil etmişlerdir.

Bu örnekler, Yunan dahil bölgedeki milletlerin oluşmasında yabancı kitlelerin birleşmesinin rolünü göstermeye yeterdir. Ayrıca bugünkü Yunanlıları, aşağıda örneklerini göstermeye çalışacağımız Avrupa’daki sosyal hareketlerin bünyesinde de düşünmek gerekir.

Diğer Avrupalı toplumların milletleşmesi, feodaliteden yani Ortaçağ’dan sonra isimlendirilmiş görülmektedir. Daha öncesi için İngiliz, Alman, Fransız gibi isimlerle belirli birer sosyal grup saymak mümkün değildi. Helenler, Dorlar, Spartalılar, Keltler, Galyalılar, Romalılar gibi isimlerle gösterilmiş oluşumların, etnik bir anlamı söz konusu değildi. Roma devlet olmadan önce üç aşiretten oluşan ve Populus Romanus denilen bir konfederasyondu.

Ramnes, Tities, Luceres isimli bu aşiretlerin her biri on curieden, her biri curie on gensden oluşuyordu. Bu şekilde matematiksel düzgün örgütlenme, kan bağı ilişkilerini değil, suni biz düzenlemeyi göstermektedir. Türklerde özellikle de Oğuzlarda gösterilen on ikişerli grubun toplamıyla yirmi dört kol izahıda öyledir. İlerleyen sayfalarda o kollar arasında lisan farklılığının bile olduğunu göstereceğiz. Kabile konfederasyonundan yapılan fetihlerle güçlü bir krallığa dönüşen Roma devleti süresince, çok yönlü ve yoğun olarak sosyal karışımlar yaşandı.

Öncelikle toprak sahipleri arasında çeşitli sebeplerle toprağını işleyemeyecek olanların, borçlarına karşılık arazilerini soylu büyük çiftçilere (patriciler) terk etmeleri ve kentlere göç ederek devletçe beslenen bir kitle (plebler) haline gelmeleri, ticaretle uğraşarak zenginleyen soylu olmayan insanların (equestrusa) bir sınıf oluşturmaları ve savaşlardan ele geçirilen esirler (köleler) ile çok büyük bir sosyal çeşitlilik doğuyordu.

M.Ö. 104 yılında yapılan bir nüfus sayımına göre Roma şehrinde 200 toprak sahibi, 10,000 equestrus ve 900,000p pleb vardı. Bütün Batı Roma içindeki köle sayısı ise 21 milyondu. Daha sonraları patricielerin işleyemedikleri toprakların bir kısmını hisse vermek şartıyla kölelerine bırakmalarıyla, köleler tamamen Batı Roma toplumu ile bütünleşmiş oldular.





Kölelerin büyük çoğunluğunun başka toplumlarla yapılan savaşlardan esir alınmış kişiler olduğu ve belirtilen sayının büyüklüğüde göz önünde tutulunca kitlesel karışımın kapsamı daha iyi anlaşılacaktır. Ayrıca feodaliteyi doğuran kalabalık kavimlerin akınları, Avrupa nüfusunu tam anlamıyla harmanlamıştır. Vandallar, Vizigotlar, Ostrogotlar, Burgondlar: Ren ve Tuna nehrini aşarak gelen Germen kavimleriydi ki, önceleri yağmacılık yaparken, daha sonra değişik bölgelere yerleşerek yerli halklarla bütünleşmişlerdir.

Frankların, Burgondların, Gothların, Lombardların ve Normandların beraberlerinde kendi kavimlerinden
pek az sayıda kadın vardı. Sadece şeflerin bir kaç nesil boyunca Germen kadınlarla evlenmesine dikkat edilmesine rağmen, gayri meşru eşleri hep Latinlerdi. Şefler haricinde bütün kabile erkekleri ise Latin kadınlarıyla evlenirdi. Roma imparatorluğu yıkıldıktan sonra imparatorluk, topraklarında kurulan, Kuzey
Afrika’daki Vandal, İspanya’daki Vizigot, Güney-Batı Galya’daki Burgond, İtalya’daki Ostrogot ve ardından Lombard krallıkları, o Cermen kavimleriyle yerli kavimlerin birleşmesinin ürünleriydiler.

Kuzeydeki İskandinav ülkelerinden gelen (Norman) kavimler olarak Viking ve Varegler, Avrupa’daki bir başka kitlesel karışımı oluşturdu. Bugün Fransa’nın bir bölgesinin adı olarak kullanılan Normandiya kelimesi, bu Norman kavimlerden kalmadır. Orta Asyalı kavimlerden Avarlar, Hunlar, Peçenekler, Kıpçaklar ve Onugurlar ile Kafkasyalı kavimlerden Alanlar’da Avrupa’ya gelmiş ve aynı karışımın içinde yer almışlardır. M.S. 10. yüzyılda Avrupa’ya yönelik göçebe akınları kesilmiştir. Bu yüzyıldan sonra özellikle Batı Avrupa, herhangi bir dış saldırıya uğramadan kesintisiz bir sosyal evrim sürecine girebilmiştir.

Bu evrim sürecide sabit bir sosyal temel üzerinde olmayıp gerek savaşlar gerekse evlilik ve veraset yoluyla toprakların üzerindeki halkla birlikte, siyasi yapılar arasında el değiştirmesi suretiyle sosyal değişimler doğurarak devam etmiştir.

Hala millet isimlerinin geçmediği 15. ve 16. yüzyıllarda topraklarını evlilik ve veraset yoluyla genişletmekte en başarılı olan, Avusturya’daki Habsburglardı. Mesela Kral I. Maximilian, veraset yoluyla Burgonya ve bugünkü
Hollanda’yı kazanmıştı. Bir başkası, bir başka evlilik sözleşmesi ile Macaristan ve Bohemya topraklarını kazanacaktı.

Maximilian, oğlu Philip’i, İspanya Kralı Ferdinand’ın kızı olan Joan ile evlendirince Kastilya, Napoli ve Sicilya ile birlikte Aragon’a sahip oldu. Philip ve Joan’ın oğlu Charles, on beşinci Burgonya Dükü, on altısında İspanya Kralı oldu. Charles babasından sonra ise ”Kutsal Roma İmparatoru” unvanını alacaktı. Üstündeki ahaliyle birlikte
arazilerin bu türden el değiştirmesinin, sosyal karışımları devam ettirdiği şüphesizdir.

Kaynak: Batıdan İthal Milliyetçilik ve Ötekileştirdikleri – Hüseyin Dayı / Akis Kitap Yayınları

Gürcü-Ermeni Savaşı ve Tarihsel İlişkilere Bir Bakış

Gürcü Ermeni Savaşı ve Tarihsel İlişkilere Bir Bakış

Gürcü Ermeni Savaşı ve Tarihsel İlişkilere Bir Bakış

Gürcü Ermeni Savaşı ve Tarihsel İlişkilere Bir Bakış : Gürcistan’ın Ahıskalılar’ı geri çağırmasını kabul edilemez olduğunu açıklayan Ermeni Diasporası. Dört maddelik bir bildiri yayınladı. Bildiride tarafların selameti için şu maddelerin göz önünde bulundurulması istendi. Türkler’in geri dönüşü bölge güvenliğini zora sokacak. Geri gelen Türkler, Türkiye ile birleşme çabalarında bulunacağından dolayı Gürcistan’ın toprak bütünlüğü elden gidecek. Bölgede yaşayan Ermeniler ve Gürcüler yeni gelen Türkler’i kabul etmeyip yeni bir etnik çatışma başlatacak ve ikamet sorunu olacak.

Gürcü analistler ise bölgede zaten Ermeniler’in toprak bütünlüğüne yönelik sorun oluşturduğunu belirterek bu açıklamayı şaşkınlıkla karşıladılar. Diasporanın açıklaması yeni bir gelişme değil. Çünkü uzun yıllardan beri bölgede yaşayan Ermeniler Tiflis yönetimi için çeşitli sorunlar oluşturmuş. Ve bölgede etnik çatışma hazır hale gelmişti.

Bölge Ermeniler tarafından Büyük Ermenistan’ın bir parçası olarak nitelendirildiğinden dolayı bu konuda hassasiyete sahip olan Gürcüler’in ilk çatışması Gürcü Ermeni Savaşı 1918 yılında gerçekleşmişti.





Osmanlı İmparatorluğu Harbiye Nazırı Enver Paşa’nın Azerbaycan ve Dağıstan’ı kurtarmak için kurduğu Kafkas İslam Ordusu’nun kontrolüne geçen bu topraklar. Birinci Dünya Savaşı’nın kaybedilmesinden sonra elden çıkmış. Ve dönemin Gürcistan ve Ermenistan Demokratik Cumhuriyetleri arasında savaşa sebep vermişti. Büyük oranda Ahıska’nın merkezini kapsayan Lori, Cavaheti ve Borçalı üzerinde tarihi hakkı olduğunu iddia eden Ermeniler iki taraf içinde gereksiz kayıplara sebep olan savaşa neden olmuştu.

Bugün Doğu Anadolu ve Karabağ ile birlikte, kurtarılması gereken bölge olarak adlandırılan Cevaheti, Ermeni milliyetçileri tarafından spekülatif gerekçelerle özerkliği istenen bir bölge olmuştur. Bununla ilgili olarak, Şubat ayında Ermenistan’da cumhurbaşkanı seçimlerine adaylığını koyan Vardan Sedrakyan’nın demeçleri de örnek niteliğindedir. Rus medyasına konuşan Sedrakyan, 2008 yılında yaşanan Gürcü Rusya Savaşı sırasında
Ermenistan’ın büyük bir fırsatı kaçırarak Gürcistan’ın güneyini işgal etmediğini belirtmişti.

Gürcistan-Ermenistan İlişkileri ve Günümüzden Bakış

Gürcistan’daki en büyük etnik gruplardan biri olarak güney bölgede yaşayan Ermeniler’in, kültürel, siyasi ve dini uyuşmazlıkları sebebiyle daha önceden beyaz soykırım olarak adlandırdıkları Gürcistan siyaseti yeni dönemde sadece ihtilaflı konuları içermektedir. Yeni dönemde Ermenilerin eğitim, kültür ve dini konularda büyük bir rahatlama yaşaması sağlanmıştır. Bunda, Tiflis’in sorunları azaltma isteğiyle birlikte Rusya ve Ermenistan’la iyi geçinme politikalarıda etkindir. Samtse – Cavaheti – Kvemo Kartli ve de değişik etnik unsurlarla birlikte, önemli Ermeni nüfusununda yer aldığı bölgelerin huzurunun sağlanması gerekmektedir.

Gürcü rüyası koalisyonunun hükümete gelişiyle birlikte Tiflis’e yönelik itirazlarını azaltan Ermeni siyasetçiler, Ermeni kiliselerinin onarılması ve tutuklu bulunan aktivistlerin serbest bırakılmasını talep etmiş ve bu talep de karşılık bulmuştur. Bu doğrultuda, Cavaheti bölgesinin bağımsız bir Ermeni yönetimi olması yönünde çalışan provokatif eylemlere imza atan Vahagn Çakalyan, Ocak 2013’teki genel af kanunu kapsamında serbest bırakıldı. 2009 yılında on yıllık mahkumiyete çarptırılan Çakalyan’ın serbest bırakılması Cumhurbaşkanı Mihail Saakaşvili tarafından şiddetle eleştirilmiş ve Saakaşvili bu kişinin Rusya ajanı olduğunu, hükümetin Rusya’nın istekleri doğrultusunda hareket ettiğini iddia etmiştir.




Gürcistan’ın Ermeni Sorunu denge siyaseti sebebiyle dondurulmuş olsa da. İçerdeki milliyetçi hareketlenmeler ve Ermeni aktivistlerin yeni faliyetleri orta vadede sorun oluşturabilir. Bu da Ahıska Türkleri’nin dönüşünü zorlaştırır. Ayrıca yeni hükümetin hem bölgedeki Ermenileri ve Ermenistan’ı memnun edecek girişimleri. Hem de Ahıska Türkleri’nin geri dönüşü için gayretle çalıştığı yönündeki söylemleri. Ahıska meselesinin çözümü konusunda soru işaretleri oluşturmaktadır.

Türkiye ve Azerbaycan’la olan stratejik ilişkileri de göz önünde bulunduran Gürcistan’ın denge politikası oluştururken insan hakları kapsamında Avrupa’ya ve Türkiye’ye verdiği sözü yerine getirmesi gerekmektedir. Buna ek olarak, bölgedeki müslümanlar üzerindeki kültürel ve dini baskının kaldırılması için Türkiye’nin yeni girişimlerde bulunması ve Ahıska meselesindeki gelişmeleri takip etmesi şarttır.

Kaynak: Ama Hangi Türkler ve Ermeniler-Mehmet Fatih Öztarsu / ötekiadam yayınları kitabından alınmış başlık atılmıştır.

Toplumsal Sınıflaşma ve Kadın Erkek İlişkileri ile Tarihe Yolculuk

Toplumsal Sınıflaşma ve Kadın Erkek İlişkileri ile Tarihe Yolculuk

Toplumsal Sınıflaşma ve Kadın Erkek İlişkileri ile Tarihe Yolculuk

Toplumsal Sınıflaşma ve Kadın Erkek İlişkileri ile Tarihe Yolculuk : Büyük Adamlar : Amerikalı şair Robert Frost bir keresinde, ”Tüm düşünce, bir çağrışım marifetidir” demişti. Bende bu muhakeme silsilelerinden ödünç alarak, biyolojik bir görüş katmak ve kadınların iktidardan düşüşünü açıklamak için biraz daha doyurucu bir varsayım öne sürmek istiyorum. Öyleyse elimizdekilerle işe başlayalım.



Saban ağırdı. İri bir hayvan tarafından çekilmesi gerekiyordu. Bir erkeğin gücünü gerektiriyordu. Kocalar, avcı olarak hayata renk veren lüks maddeleri, aynı zamanda da günlük yiyeceklerin bir kısmını sağlıyorlardı, ama toprağı işlemeye başlayınca, hayatta kalınması için zorunlu oldular. Atalarımız besin kaynağı olarak yabani bitkilere daha az güvenip, ağırlığı yetiştirilen ürünlere vermeye başlayınca, kadınların toplayıcı olarak yaşamsal önemdeki rolü de değer kaybetti.

Uzun zamanlar süresince temel günlük besinleri sağlayan kadınlar, şimdi yabani otları ayıklamak, toplamak ve akşam yemeğini hazırlamak gibi ikincil görevleri üstlenmişlerdir. Böylece, yaşamın sürdürülebilmesi için erkeklerin çiftlik işletmelerinin üstlenmesi zorunlu olunca, geçimi sağlamadaki birinci sıradaki rolün, kadınlardan erkeklere geçtiğini ileri sürüyor antropologlar.

Bu çevrebilimsel etken -geçimin sağlanmasındaki çarpık iş bölümü ve erkeklerin yaşamsal üretim kaynaklarını denetlemesi- kadınların toplumsal gücünün zayıflamasını açıklamaya yeterdir.

Parayı elinde tutanlar dünyayı yönetirler. Fakat kadının gücünü yitirmesinde başka etkenlerde rol oynadı. Sabanlı tarımın başlamasıyla karı-koca birbirini boşayamaz oldu. Toprağı birlikte işletiyorlardı. Eşlerin hiçbiri toprağın yarısını işleyip gidemezdi. Ortak taşınmazlarına ve birbirlerine bağlanmışlardı- sürekli tekeşlilik. Sabanla sürekli tekeşlilik kadının dünyasınında çöküşüne nasıl katkıda bulunduğu, çiftçi insanların
yaşamındaki üçüncü bir sinsi olgunun eşiğinde daha iyi anlaşılır.

Bu da rütbedir. Göçebe atalarımızın arasından binlerce yıl içinde av, yiyecek arama ve ticaret seferleri sırasında büyük adamlar çıkmış olmalı. Fakat avcı-toplayıcıların eşitlik ve paylaşma gelenekleri güçlüdür. İnsanlık mirasımızın büyük bölümünde resmi rütbeler yoktu. Ama yıllık hasatı düzenlemek, tahılı ve yemi depolamak, uzak yerler arasındaki sistemli ticareti yönetmek, fazla yiyeceği dağıtmak ve bölgesel toplantılarda topluluk adına konuşmak için liderler ortaya çıktı.

Avrupa’nın arkeolojik buluntularında, on beş bin yıl öncesine ait rütbe kanıtları ele geçmiştir.

Bazı mezarlarda başlarınınkinden daha değerli eşyalar bulunmuştur. Köylerdeki aşiret reisleri herhalde mevsimlik, tarım öncesi topluluklarında erk sahibi olmuşlardı. Ayrıca, Tuna boylarında İ.Ö. 5000 yıllarına
ait küçük bir köyde belli bir ev, çoğu kez öbürlerinden daha büyük olduğuna göre, toplumsal sınıflanmanın daha o zamandan başladığı kuşkusuzdur. Sonra, sabanlı tarımın yayılması ve köy yaşamının ağırlık kazanmasıyla siyasal örgütlenme giderek karmaşıklaştı – ve hiç kuşkusuz daha aşamalı hale geldi.



Böylece yerleşik, sürekli tekeşlilik ve rütbe insanlık tarihinde yer etmiş bulunuyor. Kadınların toplumsal ve cinsel haklarının zayıflamasında hiç kuşkusuz rol oynayan bir başka etkende savaştı. Köyler çoğaldıkça, nüfusun yoğunluğuda arttıkça, insanların mülklerini savunmaları, hatta taşınmazlarını mümkün oldukça daha da genişletmeleri gereği doğdu. Savaşçılar, toplumsal yaşamın zorunluluklarından biri haline geldiler. Antropolog Robert Carneiro’nun da belirttiği gibi, düşmanlarla savaşmanın günlük yaşam için önemli olduğu her yerde, erkeklerin kadınların üzerindeki gücü artmakta gecikmedi.

Erkeklerin çiftçi olarak daha önemli ekonomik rolleri, ortak mülklerinde beraber kalmaya zorunlu çiftler, çalışmalarını düzenleyecek önderler gereksinen köylüler ve topraklarını savunmak için savaşçılar gereksinen toplumlar, ne kadar patlamaya hazır bir karışımdır değil mi? Burada bir cinsiyetten öteki üzerinde otorite kurması için mükemmel bir fırsat vardı. Gerçekten de böyle oldu. Avrasya’da ataerkillik yayıldı ve toprağın derinliklerine kök saldı.

Kaynak: Helen E. Fısher-Cinsel Aşkın Anatomisi / Varlık Cep Kitaptan alıntılanmıştır.

Qin Shi Huang (Çin Şi Huang) Çin'in İlk İmparatoru

Qin Shi Huang (Çin Şi Huang) Çin’in İlk İmparatoru

Qin Shi Huang (Çin Şi Huang) Çin’in İlk İmparatoru

Qin Shi Huang (Çin Şi Huang) Çin’in İlk İmparatoru : Bu yazımızda sizlere Çin’in ilk imparatoru Qin Shi Huang kimdir, Çin İmparatorluğu tarihi, Çin Seddi ve tarihte Çin tarihi üzerine bir yolculuk yapacağız

Qin Shi Huang : MÖ 246’da Zhao Zheng (Qin Shi Huang) 13 yaşındayken, antik dönemde Çin’i oluşturan çok sayıdaki feodal derebeyliklerden biri olan Qin’in [Kin veya Çin] lideri oldu. Genç yaşı, onu hafife almak gibi büyük bir hataya düşen düşmanlarını cesaretlendirdi. Kocaman burnu, büyük gözleri, kalın sesi ve savaş giysileri olan Zheng, MÖ 238’e dek yönetimi eline alamadı, ama kral olur olmaz annesinin sevgilisi Lu Buwei’i kaçmaya, sonra da intihar etmeye zorladı.




Başa geçer geçmez egemen derebeyliklere karşı savaş açtı ve yeni savaş stratejileri uygulayarak hepsine teker teker boyun eğdirdi. Bölgeler arasında süregelen bitmek tükenmek bilmeyen savaşların feodal derebeylerin hırslarından kaynaklandığına inanıyordu. Derebeyleri onu öldürtmeye çalıştı ama bu, benzer durumlarda her zaman olduğu gibi onun azmini perçinlemekten başka bir işe yaramadı.

Qin Shi Huang tarih MÖ 215’e gelindiğinde gerçek bir imparatorluğun efendisi olmuştu, Tayşan’da üzerinde “Tüm dünyayı ilk k3z ben birleştirdim” yazan bir anıt diktirdi.

Barış süreci kansız olmadı; Zheng, rakiplerini yok etmek için cinayete ve rüşvete başvurmaktan çekinmedi. Mülklere el koydu, zengin ve güçlü bir hükümdar oldu. Sınırlı ve bencildi, hiçbir zaman iyiliksever biri olmadı. Bir gün hükümdarlığını ilan etmek için evrensel bir ünvan almaya karar verdi, hararetli bir tartışmadan sonra kendini Shi Huang Di (İlk İmparator) ilan etti. Mutlak gücünden emin olarak kendine Qin Shi Huang, Qin devletinin ilk imparatoru sanını verdi. Bir kehanete uyarak hanedanını üç ilkeye dayandırmanın uygun olacağına karar verdi: 6 sayısı, su ve siyah renk.

Gizemli bir adam olan Qin Shi Huang kimsenin kendisini görmesine izin vermezdi, 260 sarayından hangisinde bulunduğunu bilmek de mümkün değildi. Düşmanlarını yalnızca alt etmek değil, ellerindeki tüm olanaklardan yoksun bırakmak da istiyordu. Hiç Bir uyarıda bulunmadan, ölümsüzlük iksirini aramaya gittiği Zhifu Adası gibi uzaklara, ya da daha sonra öldürttüğü bakireleri baştan çıkaracağı yerlere gidiyordu. Tam bir despot tutkusuyla düzen ilkesine tapıyordu.

Sadık nazırı Li Sı’nın önerisiyle bir hukuk ve tek tip düzeni uygulamaya koydu . Ülkedeki her şey tek bir ağırlık ve ölçü düzenine bağlandı. Yolların genişliğinden giyim tarzlarına, düşüncelerden kavga yöntemlerine ve dile kadar her şeye el attı. Dövüş sanatları yasaklandı ve silahlara el kondu. Ordu merkezleştirildi, ekonomik etkinlikler de tarım yararına olacak biçimde kontrol altına alındı.

41 bölge sıkı kontrol edilen yöneticiler tarafından yönetiliyordu. Tarihçi Arthur Cotterell şöyle yazar: “Tek tip düzenini zorla yerleştirme çabasıyla tarihteki en büyük yıkıcılardan biri oldu.”

İmparatorun mutlak gücünün arkasında gölgede kalan kişi, MÖ 280’de doğan Xun Zi’nin [Zan Zi] en zeki öğrencilerinden biri olan ve Hukukçular Okulu’nun destekçisi Li Sı’ydı. Bu grubun en üst düzey temsilcisi acımasız Han Fei, tutkuları bastırabilen bir hükümet, ödül ve cezaya dayalı bir toplumsal düzen, yalnızca kralın yönetiminde olan bir hukuk sistemi, halkla yerel yöneticiler arasında sözleşmeye dayalı bir ilişki öngörüyordu.

Yeni toplumsal gerçekler ortaya çıktığı zaman yasaların değiştirilmesinin de önünü açmıştı. Çince yazının birleştirilmesine katkısı çok büyük olan Li Sı -simge sayısını beş binden iki bine indirmişti- bugün daha çok, birleştirme sırasında eleştirilerle karşılaşınca imparatoru eleştirdiği düşünülen tüm kitapların yok edilmesini önermiş olmasıyla anımsanır. Çin’in büyük tarihçisi Sima Qian (MÖ145-85 civarı) Hükümdara sunulan raporu saklamıştı; rapor şöyle başlar “Hizmetkârınız, imparatorluk tarihçesinin, Ts’in (Qin) Hanedanı’na ait olanlar dışında tüm kitapları yakmasını talep eder.”

Geleneğin hor görülmesi yeni bir şey değildi. Li Sı şiirin, tarihin ve felsefenin potansiyel tehlikeler olduğuna inanıyordu.




MÖ 213’te kimileri, var olan tüm kitapları İskenderiye’de toplamaya çalışırken, Qin Shi Huang tarımla, tıpla ve kehanetle ilgili olanlar dışındaki tüm kitapların yakılması emrini veriyordu. Simya, meditasyon ve şamanlıkla ilgili yapıtları sakladı. Kemiklere ve kaplumbağa kabuklarına yazılmış kehanetleri koruma altına aldı. O zamanlar Çince kitaplar bambu kamışlar ya da başka ahşap malzemeler üzerine yazılıyordu.

Yazı simgeleri bu şeritler üzerine dikey yazılıyor ve sağdan sola doğru düzenleniyordu. Bunlar sonra bir iple bir araya getiriliyor ve bir fasikül halinde rulo yapılıyordu. Eğitimli zümreye karşı eylemleriyle harekete geçen imparator, yönetimini destekleyen ve hukukun devletin bir ilkesi olduğu tezini savunan Hukukçular Okulu’nun yazılarını desteklemek ve korumak için İmparatorluk Kütüphanesi kurdu.

Görevliler ev ev dolaşarak kitaplara el koydu, sonra da bu kitapları hiç okumamış olanların şaşkınlığı ve coşkusuyla büyük bir ateşte yaktı. Kitaplarını vermeye direnen 400’den fazla okumuş aydın canlı canlı gömüldü, aileleri de sayısız aşağılamaya maruz kaldı.

Qin Shi Huang’ın nefreti feodal derebeyliklerin savaştığı zamanlarda kurulan eski okullara yöneldi. Saf yin-yang kozmolojisi ve beş element öğretilerini öğreten Yin-Yang Jia (Okulu) onu rahatsız ediyordu. Ming Jia, yani Konfüçyüsçülükten de nefret ediyordu. İmparator, atalara tapınmayı savunduğu için Konfüçyüs’ün yazılarından isteniyordu. Onları yaktırdı. Belki de bu bilgenin yalnızca düşüncelerinden değil, tarih ve politika bilgisinden de korkuyordu.

  • Konfüçyüs Lu eyaletinin Shandong (Şentang) bölgesinde doğdu. Çocukluğunda yetim kaldı, buğday ambarı yöneticiliği, çobanlık ve kamu binalarında bekçilik yaptı. 22 yaşına geldiğinde edebiyat, tarih ve müzik dersleri vermeye başlamıştı. Lu eyaletinde adalet bakanıydı, ama kendisine kurulan bir komplodan sonra Çin içlerinde dolaşmaya başladı. Hükümet reformlarını orada uygulamaya koymayı denedi.

Shu King [Belgeler Kitabı] adlı kitabında savaşan derebeylikler dönemlerine ait eski tarih yazmalarını topladı, bunlara coğrafi ve idari tanımlar da ekleyerek Yu Kung’u yazdı. Ceza hukukunu Lu Hing’e ekledi, ama bununla kalmadı, astronomik olaylardan kralın av partilerine kadar pek çok konuda yazdı ve en garip Hayvan sınıflandırmalarından birini yaptı.

Konfüçyüs’ün bir başka yapıtı İlkbahar ve Sonbahar Kayıtların MÖ 722 ile 481 arasındaki olayları kapsar. İlkeleri, iyi bir hükümete ulaşabilmek için izlenmesi gerektiğini düşündüğü bir dizi pratik özdeyişle özetlenmiştir. Kendini kontrol etme ve mükemmelleştirme. Bilgelere saygı. Aile sevgisi. Krallığın en önemli memurları olan nazırlara önem verme. Tüm astlarla ve yargıçlarla uyumlu olma. Bilgelerden ve sanatçılardan öğüt ve yönlendirme kabul etme. Gezginlere ve yabancılara karşı kibarlık. Tüm tebaaya onurlu davranma vb.

Qin Shi Huang öldüğünde, kraliyet kütüphanesini temizleyen uşaklar Konfüçyüs metinlerinin olduğu gizlenmiş bir kopya buldu. Bir kütüphanecinin yerleşik otoritenin kurallarına uyuşmasının bu yöntemle gerçekleşmiş olması hiç de olanaksız değil.

Haziran 2002’de bir grup arkeolog Hunan’da üzerinde 200 bin simge bulunan yaklaşık 20 bin bambu şerit buldu: Bu, Qin Shi Huang’ın gizli tarihiydi. Bazıları yalnızca parçalar halindeydi ama imparatorun bir posta sistemine sahip olduğunu ve uyguladığı yaptırımların gelmiş geçmiş en sert yaptırımlar olduğunu ortaya koydu.

Kaynak:Fernando Baez-Kitap Kıyımının Evrensel Tarihi/Can Yayınları

Çiftlerin Gördüğü 6 Yasak Rüya Türü ve Rüyaların Yorumları

Çiftlerin Gördüğü 6 Yasak Rüya Türü ve Rüyaların Yorumları

Çiftlerin Gördüğü 6 Yasak Rüya Türü ve Rüyaların Yorumları

Çiftlerin Gördüğü 6 Yasak Rüya Türü ve Rüyaların Yorumları : Uzmanlarca belirtilen rüyalar, gerçek hayatta nasıl hissettiğinizi anlamak için bir ipucu verebilir. İngiltere’de yapılmış bir araştırma çiftlerin en fazla gördüğü rüyaları araştırdı. Araştırma sonucunda 6 temel rüyanın varlığı işaret edildi. İşte o 6 Rüya

1- Eski sevgiliyle aldatma

En çok saptanan ve eski sevgiliyle aldatılma hususu, büyük ihtimalle çözmeniz gereken güven sorunlarını, terk edilme korkunuzu ve öz güvensiz olduğunuza bir işaret olabilir. Bu rüya türü bazen de aldatılmaktan korktuğumuz zamanlar görülebiliyor. Devamını Oku




İlişkide Aldatmadan daha çok Acıtan 6 durum

İlişkide Aldatmadan daha çok Acıtan 6 durum

İlişkide Aldatmadan daha çok Acıtan 6 durum

İlişkide Aldatmadan daha çok Acıtan 6 durum : İlişkide bazen öyle can yakan anlar olur ki ‘Keşke küfür etseydi’, ‘Keşke aldatsaydı daha az üzülürdüm’ deriz. Evliliklerin ve ilişkilerin korkulu rüyası her ne kadar aldatma olsa da, en az onun kadar tehlikeli olan ancak bizim fark etmediğimiz durumlar olabilir. İşte o 6 durum

1. Kadınların cinselliği ödül gibi sunması

Karşıdaki kişiyi cinsel cazibe ile kontrol etmenin etik boyutu yıllardır tartışılan bir konudur. Şunu unutmamanız gerekir: Bir erkeğin kendini manipüle eden bir kadına saygı duyması oldukça zordur. Devamını Oku




7 aşk türü var: Sizinki hangisi? Aşkınıza Göre Karakter Analizi

1980’lerde, ABD’li psikolog Robert Sternberg, duygusal yakınlık, tutku ve bağlılık içeren 3 bileşenli bir aşk teorisi geliştirdi. Ona göre, binlerce şarkı ve kitabın yazıldığı bu güzel duyguyu bu 3 nokta oluşturuyor. Sternberg, bu üç bileşenden hareket ederek 7 değişik aşk türünü tanımladı. Sizin aşkınız hangisi acaba? 7 şıkta ki ise çok şanslısınız demek ki.

1. Delicesine aşık olma

Sırılsıklam aşık olma, akıl baştan gidecek kadar sevme hormonların zirve yaptığı aşk türüdür. Dünyanın onsuz dönmeyeceğine inanılır. Bu, insanların birbirlerini zar zor tanıdığı, ancak karşılıklı bir çekim hissettiği dönemdir. Böyle bir ilişkide, iki kişi genellikle ortak bir şeyleri olup olmadığına dair en ufak bir fikre sahip değildir, ancak yine de birlikte kalırlar. Devamını Oku




Vietnam Savaşı Esnasında Vietnamlıların Çektiği Bilinmeyen 5 Fotoğraf

Vietnam Savaşı Esnasında Çekilen 5 Fotoğraf Karesi

Vietnam Savaşı Esnasında Çekilen 5 Fotoğraf Karesi

Vietnam Savaşı Esnasında Çekilen 5 Fotoğraf Karesi : Amerikan Emperyalizminin ülkeleri işgal politikaları ve ardı ardına kesilmeyen vahşet dolu savaşları malumdur. Ve işin garip tarafı öyle de bir pişkinlik hakimdir ki kendilerinde. Hatırlarsınız küçükken bizlere televizyonlarımızda
Rambo filmleri izlettirilir, bu katil Amerikalıları bir de kahraman gösterirlerdi.

Ne diyelim, keşke o zamanlar bizim televizyon kanallarımız da bir Muhammed Ali gibi Vietnam’a gitmeyi reddecek kadar onurlu davranırlardı ve bu yalan dolu senaryo filmlerini yayınlamazlardı. Ya da, kahraman Cezayirliler gibi, Fransızların Vietnam için gönderilecek mühimmatlarını yüklemeyi reddeden ameleleri gibi olsalardı.

Fakat ne yazık ki olamadılar. Ve bizim yaşımızdaki her çocuk Rambo gibi sahte bir efsaneyi izleme fırsatı buldu. Konuyu çok fazla uzatmadan sizleri gerçek Vietnam kahramanlarının ve vatanlarını işgal eden Amerikalılara karşı o onurlu mücadelelerini simgeleyen bilinmeyen 5 fotoğraflarını yayınlıyoruz.

1: GÖNÜLLÜ OLARAK ASKERE YAZILMA

Haiphong’da gönüllü vatandaşlar kontrolden geçerek isteyerek vatanlarını savunmaya can atıyor. Devamını Oku




Evlenilmeyecek Erkek ve Eşliğe Uygun Olmayan 6 Kalıtsal Davranışı

Evlenilmeyecek Erkek ve Eşliğe Uygun Olmayan 6 Kalıtsal Davranışı

Evlenilmeyecek Erkek ve Eşliğe Uygun Olmayan 6 Kalıtsal Davranışı

Evlenilmeyecek Erkek ve Eşliğe Uygun Olmayan 6 Kalıtsal Davranışı : Aşağıdaki listeyi okuyun. Erkeklere özgü olan bu özellikler uyarı sisteminizi derhal devreye sokmalı. Kısacası bu huylardan bir kaçını benliğinde toplamış bir erkekle karşılaştığınız anda ileriye yönelik, ciddi şeyler düşünmeden önce biraz bekleyin. Çünkü ilişkiniz zamanla daha da yıpratıcı olacak ve eğer varsa aradaki sevgiyi dahi öldürecektir. Mutsuz bir evlilik mutlu bir bekarlıktan asla iyi değildir. Unutmayın. İşte o işaretler en sondaki DİPNOT kısmını ise bizce kesinlikle ciddiye alın.

1: İddiacıysa Evlenilmeyecek Erkek :

Sürekli ben her şeyi daha iyi bilirim tavrını benimsemiş olan erkekler hayli yorucudur. Biraz iddiacı olmaya, biraz çok bilmeye sözümüz yok. Bu özellikler yerine göre insanı motive edebilir çünkü. Devamını Oku




Kadınlara Sorduk Aşk mı Para mı 5 İlginç Cevap Geldi

Kadınlara Sorduk Aşk mı Para mı 5 İlginç Cevap Geldi

Kadınlara Sorduk Aşk mı Para mı 5 İlginç Cevap Geldi

Kadınlara Sorduk Aşk mı Para mı 5 İlginç Cevap Geldi : Herkesin hayatında şüphesiz ya büyük bir aşk ya da büyük bir servet yatmaktadır. Ölümlü dünyada bu ikisi arasında gidip gelen çok kişi vardır. Bizim bu haberimiz kadınları ilgilendiriyor. Onlar bakalım tercihlerini hangisinden yana kullanmış?

1: Kadın

Kadınlara Sorduk Aşk mı Para mı 5 İlginç Cevap Geldi

Kadınlara Sorduk Aşk mı Para mı 5 İlginç Cevap Geldi

PARA : Çünkü ben aşka inanmıyorum. Ve olmayan bir şeyinde beklentisi benim için çok saçma. Oysa para öyle değil. Var. Ve dilerim birgün çok zengin olur ve istediğim her şeyi yaparım. Devamını Oku




5 Temmuz 1962 Oran Katliamı ve Tarihi Olayın İncelemesi

5 Temmuz 1962 Oran Katliamı ve Tarihi Olayın İncelemesi

5 Temmuz 1962 Oran Katliamı ve Tarihi Olayın İncelemesi

5 Temmuz 1962 Oran Katliamı : Bu isimsiz bir katliam. Hiç var olmadı sanki. Genellikle 3 Temmuz 1962’de bağımsızlığın Fransa tarafından tanınmasıyla biten Cezayir Savaşı kronolojisinde yer almıyor. Bu konuda hiçbir resmi tören yapılmıyor. Fakat yaptığım hafıza yolculuğunda bu isimsiz katliamdan ne kadar da çok bahsedildiğini duydum.

Birçokları gibi bende Oran Katliamı’nın bir dedikodu olduğuna inandım. Bir kara ayaklı abartması. Tıpkı savaş sırasında ölmüş 25 bin Cezayir Fransız’ını sağa sola duyurmaktaki inatları gibi. Aslında 1954 ve 1962 arasında dört beş bin ölü vardı, ama kara ayaklı hafızası, bu bilançoyu sadece Cezayir’de öldürülmüş Fransa Fransız’ı askerlerinide katmıştı.




Diğer büyük Avrupalı katliamının, yani 26 Mart 1962’de başkent Cezayir’de Isly Sokağı’nda meydana gelen Europe 1’in canlı yayın radyoları ile duyurulmuş, düşük rütbeli subayın, ”Ateşi durdurun! Ateşi durdurun, komutanım!” diye yalvarmasıyla tarihin sayfalarına kazınmış olan katliamın aksine. 5 Temmuz Oran Katliamı, gizli tartışılır, hayal ürünü ve yalnızca oradan canlı çıkabilenlerin hatırasını canlı
tuttukları bir olay gibi görünüyor. Son noktayı koyan hiçbir tarihi inceleme yok. Gerçek bir soruşturma yok. Çok az kitap var. Bir levha yok, Cumhuriyetin hiçbir resmi anması yok. 5 Temmuz Oran Katliamı söz konusu olduğunda, her şey şüphe götürür.

Bilançosu tartışılır. Oranlı kara ayaklılar üç bin ölüden bahsederken, 1962’nin resmi kaynakları bunu yirmi beş ölü olarak gösteriyordu.

İçinde bulunduğu şartlar tartışma konusu yapılmış. Cezayirliler ve De Gaulle’cüler için, ayaklanma Fransızların bozguna uğratmış Gizli Ordu Örgütü OAS’ın bir tahrikiyle başladı. Kara ayaklılar ve bir sürü Fransız askerine göre ise, sorumluluk Oran’da kitleler halinde öldürülen Fransızların yardımına koşmayı reddeden Oran’daki kolordu komutanı General Katz’a yüklenmeliydi.

Bir Fransız Cezayir’i Atlantisi’nde, bazılarının kara ayaklıların Aziz Bartelemy’si diye adlandırıldıkları olay üzerinde daha fazla şey bilmek istedim. Güneyin büyük bir günlük gazetesinde bir tarih köşesi hazırladığım sırada, 5 Temmuz 1962 Katliamı’nın şahitlerine bir çağrıda bulundum.

Bana yığınla mektup geldi, doğrudan şahit olanlar bana o günkü avı anlatıyordu. Kaybolanların çocukları kendilerini tanıttılar, özensiz veya ayrıntılı her tür yazıda, hepsi o gün kendileri kovalanırken Fransız ordusunun pasif kaldığını iddia ediyordu. Şüphesiz dolaylı ya da sonradan oluşturulmuş hafızaların ürünü olan bilgileri birinci el bilgilerden ayırt etmek gerekiyordu.

Daha sonra ne yazık ki bilinmeyen üç eserde toplanmış yüz kadar başka şahitliği inceledim. Derken daha
tarafsız şahitler bulmak istedim. 5 Temmuz tarihinde Oran Valiliği’nde görev yapmış ve meşhur olmuş bir seçkin yönetici, ayrıca kendisi de katliamlara bizzat şahit olan Paris Match’in özel muhabiri Serge Lentz’i buldum. Bunun dışında okudum. Dinledim. Karşılaştırdım.

Bunları yaparken, bir dehşete, korkunç bir duruma şahit oldum. O gün, Cezayir’in en İspanyol şehri ve hayatın tadının şehri olan Oran’da muazzam bir insan avı vardı. Camus’ün Veba’sında tarif ettiği ve felaketin doruk noktasına vardığı zamandaki Oran.

Olaylar, 5 Temmuz 1962’de, Oran şehrinin Arap nüfusu, bağımsızlığı kutlamaya hazırlanıyor. O
gün ayrıca 5 temmuz 1830’un, yani başkent Cezayir’in bey’i olan Osmanlı yöneticisinin bir Fransız elçisine yaptığı hakarete karşılık vermek için X. Charles tarafından gönderilen General De Bourmont’un Fransız birliklerinin başkent Cezayir’i aldıkları tarihin yıl dönümü.

Yüz bin Avrupalı, şehrin nüfusunun yarısı Oran’da kalmış, bu sırada on binlerce Oranlı limanda veya Senia’nın birkaç hafta önce açılmış ultra modern havaalanında bekleme kuyruklarına doluşuyor. Ulusal Kurtuluş Ordusu ALN Fas dönüşü muzaffer bir edayla Cezayir’e giriyor. O sabah bütün radyolar Cezayirlilerin dört gün önceki refarandumunun muzaffer sonuçlarını bangır bangır duyuruyor. Şehir şaşkınlık verici bir şekilde sakin. Çok az olay kaydediliyor. Geçici hükümetin birlikleri, yepyeni üniformalarından tanınan Cezayir ordusunun yedekleri şu ATO’lar görevlerini yerine getiriyorlar.

5 Temmuz 1962 Oran Katliamı ve Tarihi Olayın İncelemesi

5 Temmuz 1962 Oran Katliamı ve Tarihi Olayın İncelemesi

Korkulanın aksine Oran’da düzen sağlanmış gibi görünüyor. Saat sabahın 9’da Arap mahallesi olan Village negre’de mesleklerine göre sokak sokak gruplaşmış küçük ticarethanelerin etrafında, büyük günlere has bir hareketlilik var. Yerli mallar, nakışçılar, eskiciler, cevahirciler, kavurma dolapları… Müslüman çocuklardan oluşan yürüyüş kolları, yeşil ve beyaz fular taşıyan izciler aceleyle ilerliyor.

Kendileride izci forması giymiş küçük okullu kızlar peşlerinden geliyor. Hepsi gayet usluca öğretmenlerine itaat ediyorlar. Büyük bağımsızlık yürüyüşü bir barış havasında geçiyormuş gibi görünüyor. Kortej, iki tarafında da tekdüze şarkıların çalındığı Mağripli kafelerin dizildiği geniş bir cadde olan Joseph-Andrieu Bulvarı’nı takip ederek Village negre’dden çıkıyor.




Yetişkinlerinde yavaş yavaş aralarına katıldıkları kalabalık, Avrupalı şehrine doğru yöneliyor. OAS’ın uzun bir süre Araplara yasakladığı Joffre Bulvarı boyunca ilerliyor, Büyük Sinegog’un önünden geçiyor, Armes Meydanı’na taşıyor ve Deuxieme-Zouave Bulvarı’nı iniyor. Bu sabahın başında meydana gelen tek olay, küçük bir olay, Karguentah Meydanı’nda, Arap kalabalığın ”Maison du colon” denilen sömürge evinin önünde ıslık çalması. O sırada, diğer göstericiler katedralin önünde bulunan Jeanne-d’Arc Meydanı’na geliyor.

Yürüyüş orada duruyor. O sırada uçsuz bucaksız görünen kalabalık, kilise önünde adeta donuyor.

Sanki kendi cesaretinden gözü korkmuş gibi yerinde sayıyor. Sonra birden kadınların çılgıtları yükseliyor. Çoğalıyor, birbirlerine cevap veriyor. Kalabalık canlanmaya başlıyor. Ta ki bir sahne hepsinin dikkatini
çekene kadar. Genç bir Müslüman kadın at üstündeki Jeanne d’Arc heykeline çıkmayı başarmış. Çılgınca alkışlanıyor. Bir kol ona yeşil ve beyaz bir bayrak uzatıyor. Kadın, Jeanne d’Arc’ın gururla gökyüzüne uzattığı kılıca, Cezayir amblemini asmaya çalışıyor. Bunu hemen başaramıyor. Bir çok defa deniyor,
kalabalık bağırarak onu cesaretlendiriyor.

Cezayir bayrağı kılıcın ucunda dalgalandığında, toplu bir transa geçiyorlar. O zaman grubun başını çeken kadın İngiliz işgalciyi Fransa’da dışarı atan kadının şaha kalmış atının ayakları arasında çılgınca bir göbek dansı yapıyor. Kulakları yırtan bir memnuniyet çığlığı kalabalıkta yankılanıyor. Sonra eller dansın ritmine uygun çırpılıyor.

Binlerce el bu tuhaf balenin iki vuruşluk şarkısını çalıyor. Erkekler, kadınlar çocuklar, bu törenle sömürgeciliğin Cezayir’e empoze ettiği en tahammül edilmez efsaneyi defediyorlar. Kahraman Jeanne d’Arc’ın bakireliği… Büyükler, küçükler, ihtiyarlar ve gençler bir heykelin toplu tecavüzüne katılıyorlar. Cezayir’de artık Fransa yok, artık Fransız bakiresi yok, Cezayir, Cezayirlilerindir.

Çok geçmeden saat 11′ i buluyor. O zaman birkaç el ateş ediliyor. Kalabalık paniğe kapılıp çığlık çığlığa kaçışıyor. Silahlı adamlar ortaya çıkıyor. Avrupalıların şehrine dağılıyor. 5 Temmuz 1962 Oran Katliamı başlangıcı bu.

O andan itibaren, şehrin her tarafında kaos var. Cezayirli askerler cephe alıyorlar. Onların FLN’den mi, ATO’dan mı veya yağmacı mı oldukları bilinmiyor. Sokaklarda geziniyorlar, insanları tutukluyorlar, onları binaların koridorlarında veya kavşaklarda topluyorlar. Göstericiler yağmalamaya, Fransızları veya Fransız yanlısı, olarak görülen Müslümanları alacele idam etmeye başlıyorlar. İnsan avı bu.

Aylaklar, tüccarlar ve müşteriler, kafeciler, pencerede görülen her Avrupalı, şehrin en tanınan isimleri, mesela kendisi ile aynı ismi taşıyan dört yıldızlı otelin patronu M. Martinez gibi plajdan dönen kişiler, hepsi öldürülüyor. Öyleye doğru, Büyük Oran Postanesi, bu muhteşem cumhuriyet binası istila
ediliyor. Oradaki devlet memurları boğazlanıyor, en şanslılar ikinci kata kapanıp oradan, bir verici sayesinde telsizle SOS sinyali gönderiyorlar.

Bir yabancı gemi siyali alıp rotasını Oran’a çevirecektir. Gazeteci Serge Lentz yüzleri katılaşmış, donuk ve yüzleri şişmiş olan aşağı yukarı dört yüz Avrupalıdan oluşan bir kortejin geçtiğini görüyor. Bu kişiler, Petit-Lac Mahallesi’ne getirilecek ve uzun süre nefes alınamayacak bir çukura gömülecekler. Öğlene doğru, bölgenin askeri komutanı Genaral Katz, nihayet bürosundan çıkıyor. Durumu bizzat gözlemlemek için şehrin üzerinde helikopterle uçuyor.

Yukarıdan, kapı sundurmalarının altında pusuya yatmış kımıldayan her şeye gözü kapalı ateş eden Cezayirli askerleri veya Deuxieme-Zouave Bulvarı’nda, hırsla ateş açan bir ağır makineli tüfeği, sonra bir başkasını veya tekrar, sığınmak için Zouaves Garnizonu’na koşan kadınlı erkekli grupları, herkesten daha iyi görebiliyor.

General Katz, servisleriyle sürekli iletişim halinde. Bütün olup biteni biliyor. Kuşatılmış, L’Echo d’Oran gazetesinin bulunduğu binanın holünde neler olduğundan bile haberi var.

Kaçanlar çılgına dönmüş sığınacak yer arıyor. Gazetenin kapısına vuruyor, oraya girmek için yalvarıyorlar.
Onların peşinden ayaklanmacılar bağırarak yaklaşıyorlar. General müslümanlarında L’Echo d’Oran’a sığınmaya çalıştığını ve daha kötü bir felaketten kaçınmak için, onların, kendilerini dışarıda isteyen fellagalara geri verildiğini öğrenmiş…

General Katz deniz kenarından, geniş manzaralı bu caddenin üzerinden geçerken, içlerinde güvercinler gibi mermilere hedef olan yolcularıyla kavrulan bu onlarca arabayı görmemiş olamaz. Saat 12’yi çeyrek geçe, havadan teftişi bitince, birliklerine kımıldamamaları yönünde kesin bir emir veriyor. Talimat gereği Fransız ordusu garnizonlarda kalacak. General Katz daha sonra Senia’daki askeri üsse öğle yemeği yemeye gidecek. Kendisini araya girmesi için sıkıştıran endişeli bir subaya ” Karar vermek için saat 17’i bekleyelim ” diye cevap verecek.

General Avrupalıları koruma emrini ancak 14:20’da verdi. Öğle yemeği bitince. Galiba büyük bir kararlılıkla vermedi bu emri. İlk seyyar jandarma birlikleri ancak 15:30’dan itibaren bu operasyonlara başladılar. Şehir ancak saat 17’de Fransız ordusu Oran’a dağılınca sükunete kavuştu.

Vatandaşlarının imdadına yetişmesi için beş saat geçmesi gerekti. 5 Temmuz’un ertesi günü, hem Cezayirli sorumlulara, hem de Fransız yetkililere göre mesele açıktı. Bu bizzat Fransızların, Fransız Gizli Ordusu OAS’ın bir tahrikiydi. Ama ters tepki yapan bir gösteri. Resmi olarak yirmi beş ölü söz konusuydu. Bu rakam, yerel hastanenin bir FLN militanı olan müdürü tarafından verildi.

5 Temmuz 1962 Oran Katliamı ‘nın aslı bambaşka.

General Katz’ın 12 Temmuz tarihli ilk raporu, yüzlerce ölüden bahsediyor. Onun kurban sayısını abarttığından şüphlenmek doğru olmaz. Hayatının sonunu olayı hafif göstermekle geçirdi. Bir başka doğrudan şahitlik dikkate değer. O gün Oran Valisi’ne vekalet eden genç ve eğitimi itibariyle seçkin bir üst düzey Fransız devlet görevlisi anlatıyor. Adı Jean-Pierre Chevenement. 5 Temmuz 1962’de, bu korkunç günün sonunda, valilik servislerinin, söylendiği gibi kurban sayısında bir ayarlama yaptıklarını doğruluyor.

Bu sayı 807 kişiye yükseliyor. Yine de bu rakam belli bir şekilde azaltılmış olmalı. Çünkü bazı Avrupalılar gün bitmeden önce uçakla veya gemiyle şehirden kaçabildiler. Yüzlerce ölüden bahsetmek gerçeğe daha yakın olurdu. Tarihçiler bugün alçak sesle de olsa, iki yüz üç yüz ölü üzerinde anlaşmaya varmış gibi
görünüyor. Yüzlerce ölü, yirmi beş değil!

Kaynak: Georges-Marc Benamou-Bir Fransız Yalanı / Babil Kültür Yayıncılık kitabından alınmıştır.

DİP NOT: Burada da katliamın yabancı medya tarafından bildirimi. The Oran massacre of 1962

Ermeni Halkının Tarihi ve Geçmişlerine Bir Yolculuk

Ermeni Halkının Tarihi ve Geçmişlerine Bir Yolculuk

Ermeni Halkının Tarihi ve Geçmişlerine Bir Yolculuk

Ermeni Halkının Tarihi ve Geçmişlerine Bir Yolculuk : Ermeni tarihi hakkında bilgi veren eski eserlerin çoğu, Ermeni olmayan kişiler tarafınca Yunanca ve Asurice yazılmıştır. Bu eserde anlatılanlar arasında tutarsızlıklar vardır. Sonraki devir de Ermeniler tarafından yazılan eserlerde de, bu kaynaklara dayanmaktadırlar. Ki Ermeni halkının tarihi ve Ermeni kimliği hakkındaki tutarsızlıklar, onlarda da mevcuttur.

Armenia adına ratslanan ilk tarihsel metinler, M.Ö. 518 tarihinden kalma Bahistun Yazıtları’dır. M.Ö. 188 tarihinde Artaksias Krallığı zamanında, Muş ve Ahlat civarı için Armenia tabiri kullanılmaktaydı. Bu kavram (yukarı ülke anlamına gelen bir coğrafi bölgenin adı olarak kullanılmaktaydı). N. Adantz, Ermenistan adını değil, Hayasdan (Hayk) adını kullanmış ve Ermenilerin atalarının Hayaslılar olduğunu iddia etmiştir.



Ermeniler de kendilerini, bu ad ile anmışlar ve Hayasdanlılar (Hayk’ın Çocukları) olarak tanımlamışlardır. Bu durum, bir coğrafi bölgenin adı olan Ermenistan ile bir kavmin ismi olan Hayasdan kavramlarını birbirinden ayırmak gereklidir. Ermenilerin, ataları olarak gördükleri Hayaslılar, yaşadıkları
coğrafyaya millet olarak isimlerini vermemiş, aksine yaşadıkları coğrafyanın ismini almışlardır.

Ermeniler, Güney Kafkasya, Kuzeybatı İran ve Doğu Anadolu’da yaşamaktaydılar.

Ermenilerin yaşadığı bölge, tarih boyunca çeşitli kavimlerin geçiş yeri olmuştur. Bu kavimlerden bir kısmı, bölgeye yerleşmiş ve bölge halkıyla kaynaşmışlardır. Bunlardan biri de Türklerdir. Farklı kavimlerin geçiş bölgesinde bulunan Ermeniler, bölgenin özelliği dolayısıyla farklı kültürlerden etkiler almışlar ve kültürleri, safiyetini koruyamamıştır.

Ermeni Halkının Tarihi ve Geçmişlerine Bir Yolculuk

Ermeni Halkının Tarihi

Bir kısım Ermeni tarihçileri, Ermenilerin kökünü Kitab-ı Mukaddes rivayetlerinde geçen Nuh evladı Yafes’in oğlu Hayk’a bağlamışlardır. Bu iddialara göre,
Nuh’un gemisi tufandan sonra Ağrı Dağı’na oturmuş. Sular çekilince gemidekiler bu bölgeye yerleşmişlerdir. Nuh’un torununun torunu Hayk, bir ara Babil
tarafına gitmiş ve geri dönmüş, Ermeniler zamanla burada çoğalmışlardır.

Bu bakımdan Ermenilere, ”Hayk’ın Çocukları” denmektedir. Ermeni tarihçisi Dagavaryan, bu iddiayı bilimsel kabul etmemektedir. Bu tür iddialara göre Ermenistan diye adlandırılan bölgenin Hazar Denizi, İran, Irak, Kafkasya ve Fırat Nehirleriyle çevrili bulunan coğrafya parçası olduğu görülmektedir. ”Ermeni kelimesi ise bu durumda bir milletin değil, bir bölgenin adı olmaktadır.”

Levon Dabağyan ve Fahrettin Kırzıoğlu gibi tarihçiler, Ermenilerin Türk olduğunu iddia etmişlerdir.

Bazı Türk ve İslam kaynaklarında Türklerin soyu Nuh, peygamberin oğlu Yafes’in oğullarından birine bağlanmaktadır. Ermenileri Hayk ile Yafes’e bağlayan iddialar doğru ise Türklerle akraba oldukları veya
Türk oldukları iddiaları kuvvet kazanır. Çünkü yine bazı iddialara (bilhassa İslami kaynaklara) göre Türkler de Yafes’in soyundandır. Minasyan’ın Kalifornia da yayınladığı e daha sonra 9 Kasım 1932 günü İstanbul’da çıkan Ermeni Gazetesi Jamanak’ta yer alan bir makalede Ermenilerin Türk olduklarından bahsedilmektedir.

Darius yazıtlarına ve Heredot’un tarihine göre Ermeniler, M.Ö. 515’te Ermenistan denilen bölgeye yerleşmişlerdir. Ermeniler M.Ö. 6. yy.da Trakya’dan Anadolu’ya gelmişler ve Urartu ülkesine yerleşmişlerdir. Trak-Frig kabilelerinin bir karışımı olarak ortaya çıkmış, homojen olmayan bir ırktır. Ermeniler, Anadolu’nun yerli halkı değillerdir. Anadolu’nun yerli halkı olmayan Ermeniler, Anadolu’nun doğusuna yerleşmeye başladıklarında burada Urartular yaşamaktadır.

Ermenice, Hint-Avrupa dil ailesindendir. Ermenice üzerine çalışmalar yapan Morgan’a göre, Ermenicenin içinde başka dillerden geçen pek çok kelime vardır. Morgan, Ermenilerin Hristiyanlıktan önce yazılarının olmadığını ifade etmektedir. Ermenice’nin bir yazı dili olarak ortaya çıkması, İncil’in tercümesinden
sonra olmuştur. M.S. 5. yy.da bir din adamı olan Mesrop, 38 harfli ilk Ermeni alfabesini yazmıştır. Bu alfabe, Göktürk Alfabesi ile benzerlik göstermektedir.

Ermeni halkının tarihi ve  dili İranlıların, Asurilerin, Greklerin, Türklerin ve Rusların tesiri altında kalmıştır.

Bölgeye farklı dönemlerde egemen olan büyük devletlerin kültürleri, Ermeni kültürü üzerinde kalıcı etkiler bırakmıştır. Anadolu’ya Türklerin hakim olmasından sonra Ermeniler, hakim kültür olan Türk kültüründen
yoğun bir şekilde etkilenmişlerdir. Önceleri çeşitli tabiat öğeleri ve ateşe tapan Ermeniler, Hristiyanlığı 4. yy.da kabul etmişlerdir.

İlk Ruhani Merkezleri Kütahya’dır. Ermeniler, Hristiyanlığın ilk zamanlarında ortaya çıkan ihtilaflarda kendilerine mahsus bir takım görüşler (Ermeniler, Hz. İsa’yı tek tabiatlı kabul etmekteydiler yani monofizit anlayışa sahip idiler) ayrı bir kilise teşkil etmişlerdir. Bu suretle, diğer Hristiyan kiliselerden ayrılmışlardır. Hristiyanlığı kabul ettikleri için uzunca bir müddet, İran’da bulunan Mecusilerin baskısına maruz kalmışlardır.



Sasani baskılarına maruz kalan Ermenilerden bir kısmı, İran içlerine götürülmüştür. Ayrıca bir mezhebi benimsedikleri için Bizanslılardan büyük baskılar görmüşler ve Bizanslılar, bir kısım Ermenileri Trakya bölgesinde zorunlu iskana tabi tutmuşlardır. Ermeniler, Bizans kilisesine bağlı ikinci sınıf bir halk
konumunda bulunmak istemiyorlar, bu sebeple farklı bir mezhebi benimsiyorlardı. Ermeni halkının tarihi , Sasanilerin ve Bizanslıların asimilasyon politikalarıyla sindirilmeye çalışılmıştır.

Ermeni toplumu, dini inançlarının farklılığından dolayı Sasanilerden ve mezhep farklılığı nedeniyle Bizanslılardan baskı görmüştür.

Buna bağlı olarak tarihte ilk zorunlu Ermeni göçleri, Bizans ve Sasanilerin devlet politikaları sonucu gerçekleştirilmiş; yaşadıkları topraklardan koparılan Emeniler, uzak diyarlarda iskana tabi tutulmuşlardır. Ermeniler, daha o dönemlerden itibaren, Anadolu’nun çeşitli yerlerinde dağınık halde, küçük topluluklar halinde yaşamak durumunda kalmışlardır. Ortodoks ve Katolik kiliseleri, Ermenilerin milli mezhebi olan Gregoryenizmi, batıl bir tarikat olarak görmekteydiler. Ermeniler, itikadi açıdan Hristiyan aleminin büyük çoğunluğundan ayrı düşmüşler; Ortodoks ve Katolik topluluklar tarafından, sapkın itikatlı kişiler olarak görülmüşlerdir.

Müslümanlar (Araplar) Ermenilerin yaşadığı bölgeyi, ilk kez Hz. Ömer devrinde denetimlerine almışlar ve bölge ahalisini cizyeye bağlamışlardır. Türkler ise kalıcı olmak üzere, Selçuklular döneminde Anadolu’ya yerleşmeye başlamışlar; Bizans ve Sasanilere göre, Ermeni halkına daha hoşgörülü davranmışlar ve
onların vergi yükünü hafifletmişlerdir.

Ermeni tarihçisi Matheus, Selçuklu Sultanı Melikşah’tan bu bağlamda övgüyle bahsetmektedir. Ermeni yazarlarından Nersessian’da Türklerin yönetimi altına giren Ermenilerin, hürriyete kavuştuklarını ifade etmiştir. Ermeniler, Bizanslılardan çok zulüm gördükleri için Anadolu’ya girmeye çalışan Türklere yardım etmişlerdir. Ermeniler, ırki ya da dini sebeplerden dolayı Türklerden herhangi bir baskı ve kovuşturma görmemişlerdir.

Ermeni halkının tarihi ve edebiyatı ve aşık edebiyatı, Türk aşık ve halk edebiyatı ile büyük ölçüde konu ve şekil bakımından benzeşmektedir.

Masallar, hikayeler, destanlar, atasözleri ve şarkılarda konu ve şekiller bakımından benzerlikler vardır. Ermeniler, 18. yy. ortalarına kadar Türkçe konuşurlar ve Türkçe isimler alırlardı. Ermeniler, Türklerle bu derece kaynaştıkları için Osmanlı kaynaklarında kendilerinden Millet-i Sadıka unvanı, Türklerin Ermenilere duyduğu güveni ifade etmektedir.

Gregoryen mezhebine bağlı Ermeniler, misyonerlerin çalışmaları sonucu 1701’den itibaren Katolikliği ve 1828’den sonra Protestanlığı kabul etmeye başlamışlardır. Ermeniler, hangi büyük devlet ile temasta bulunmuşlarsa o devletler Ermenilere kendi mezheplerini benimsetmeye uğraşmışlardır. Türkler, Ermenilere böyle bir zorlamada bulunmamışlardır. Şayet Türkler, idareleri altında yaşayan Ermeni azınlığına asimilayon uygulasalardı;

Anadolu’da Ermeni kalmazdı. Gregoryen Kilisesi, Ermenileri homojen bir topluluk halinde tutmakta idi. Misyonerlerin çalışmaları sonucu zamanla Katoliklik ve Protestanlığı kabul eden Ermenilerin, mezhebi homojeniteleri / birlikleri bozulmuştur. ”Ermeniler Anadolu’da tarih boyunca büyük ve ömrü uzun bir devlet kuramamışlardır, bölgeye farklı devirlerde egemen olan büyük devletlere bağlı olarak yaşamışlardır”.

Türkler Anadolu’ya geldiklerinde burada dağınık halde yaşayan Ermeniler vardı; ama bir Ermeni
devleti yoktu. Nitekim Anadolunun hakimiyetini Bizanslılardan devralan Türkler, Anadolu’yu o yıllarda ”Diyar-ı Rum” olarak adlandırmaktaydılar. Selçukluların Anadolu’ya yerleşmelerinden sonra Batılı yazarlar Anadolu’ya Turchia (Türkiye) demeye başlamışlar. Anadolu 11.yy.dan itibaren, Türk vatanı haline gelmiştir.

Kaynak: Ermeni Örgütleri ve Faliyetleri – Feridun Eser / Yason Yayınları kitabından alınmıştır.