Yazılar

Johann Gottfried Herder ve Edebiyat Devrimi İncelemesi

Johann Gottfried Herder ve Edebiyat Devrimi

Bu yazımızda sizler için Johann Gottfried Herder hakkında bilgiler verip, şu sorularınıza cevaplar arayacağız. Herder Kimdir, Herder Milliyetçilik, Herder Tarih Felsefesi ve Herder’in Eserleri

Johann Gottfried Herder ve Edebiyat Devrimi İncelemesi : 1820 ile 1920 arasında Avrupa’da, Benedic Anderson’un deyimiyle dilbilim-sözcükbilim devrimi meydana gelirken, bir taraftan da milliyetçi hareketler baş gösterdi. Herder’in 18. yüzyılın sonunda ortaya attığı ve büyük bir hızla Avrupa’ya yayılan kuramlar, Fransız iktidarına itiraz temelinde, edebiyat uzmanının ilk defa Avrupa’yı içerecek kadar genişlemesine zemin hazırladı.




Herder, Fransız hegemonyasına karşı, sadece Almanya’da geçerli yeni bir başkaldırı tarzı önermekle kalmadı. Siyasi olarak başkalarının egemenliği altındaki bütün toprakların bağımlılıklarına karşı kendi çözümlerini geliştirmelerini sağlayacak teorik bir alt yapı da kurdu. Ulusla dil arasında kaçınılmaz bir bağ olduğunu ortaya koydu. Siyasi ve kültürel açıdan henüz kabul görmeyen bütün halkları eşit koşullarda (edebi ve siyasi) bir varoluş hakkı talep etmeye teşvik etti.

Fransa’nın tarihsel ve edebi modeli öylesine baskındı. Ve Fransız kültürünün zımnen, ama güçlü bir şekilde aktardığı tarih felsefesi öyle itibarlıydı ki. Herder yepyeni kuramsal ve kavramsal araçlar oluşturmak zorunda kaldı. 1774’te kaleme aldığı Auch eine Philosophie die Geschichte zur Bildung der Menscheheit (İnsanlığın Eğitimine Katkı İçin Yeni Bir Eğitim Felsefesi). Voltaire’nin felsefesine ve klasisizmin aydınlık çağının tarihin bütün diğer dönemlerine üstün tutmasına karşı bir silah niteliğindeydi.

Herder tam tersine, geçmiş devirlerin, özellikle ortaçağın diğerleri ile eşit derece de olduğunu vurguluyor. Her dönemin, her ulusun kendine has özellikleri olduğunu, kendi kıstaslarına göre değerlendirilmesi gerektiğini belirtiyordu. Dolayısı ile her kültürün diğerlerinden bağımsız bir yere, bir değere sahip olduğunu belirtiyordu.

”Fransız zevkine karşı, Goethe ve Möser’le birlikte kaleme aldığı Von deutscher Art und Kunst’da (Alman Tarzı ve Sanatı Üzerine, 1773), ona göre edebiyatta doğallığın ve kuvvetin üç örneği olan halk şarkılarına, Ossian’a ve Shakespeare’a olan hayranlığını dile getiriyordu.

Bunlar aynı zamanda Fransızların evrensellik anlayışının aristokratik ve kozmopolit gücüne karşı geliştirilmiş üç ”silahtı”: Öncelik halk, ardından eski Yunan-Latin yapıtları ile bağı olmayan bir edebiyat geleneği -Herder Fransız kültürü ile özdeşleştirilen ”yapmacıklık” ve ”süslü anlatım”a karşı, hem ”otantik” hem de ”derhal rağbet gören” bir şiiri savunuyordu- ve son olarak İngiltere.

Oluşum halindeki uluslararası edebiyat dünyasının genel yapısı, Almanların sırtlarını neden İngiltere’ye ve onun en büyük ve en tartışmasız sermaye kaynağı olan Shakespeare’ye yasladığını açıklayabilir. Güç ilişkileri, Fransa’nın gücüne karşı direnen iki kutbun birbirlerinden destek alabileceğini gösteriyordu. Buna karşın İngilizler de Alman romantiklerinin Shakespeare’i yeniden değerlendirmesinden faydalanarak, onu ulusal edebiyatlarının en büyük zenginliği ilan ettiler. Herder bir taraftanda Almanya’nın neden henüz evrensel boyutta kabul gören bir edebiyatının olmadığını açıklamaya çalışıyordu:

Ona göre, canlı bir organizmaya benzettiği her ulus kendi dehasını geliştirmeliydi, Almanya ise henüz olgunluk çağına erişmemişti.

Halk dillerine dönmeyi öneren Herder, edebi sermaye biriktirmek için yepyeni bir yöntem geliştirdi; kelimenin tam anlamıyla devrimci olan bu kuram sayesinde Almanya ”geri kalmasına” rağmen, uluslararası edebiyat yarışında yerini alabilecekti.

Bir ulusun kültürünün ve tarihsel gelişiminin kökenindeki ”halk gelenekleri” adına, her ülkenin, her halkın ötekilerle eşit bir varoluş hakkına ve bir onura sahip olduğunu kabul ederek. Halkların ”ruhunu” hatta ”dehasını” sanatsal verimliliğin kaynağı olarak göstererek.

Onun zamanına kadar dokunulmaz bir şekilde edebi ”asaletin” temelini oluşturan bütün hiyerarşileri. Bütün varsayımları altüst etti. Hem de çok uzun bir süreliğine. Herder’in 1767’de Fragmente’de gerek dil için (halkın aynası), gerekse edebiyat için (dil edebiyatın despotu ve içeriğidir) önerdiği yeni tanımlar, hakim durumdaki aristokratik Fransız tanımı ile taban tabana zıttı ve edebi meşruiyet kavramını, onun üzerinden de uluslararası edebiyat oyununun kurallarını altüst etti.




Edebiyatın kaynağı ve koruyucusu halkın kendisiydi. Dolayısı ile bundan böyle bir edebiyatın büyüklüğü, halkın geleneklerinin önemine ya da otantikliğine bakılarak ölçülebilirdi. Bu farklı -ulusal ve popüler- edebi meşruiyetin icadı, o güne dek edebiyat dünyasında bilinmeyen, edebiyatı siyasete daha fazla bağlayacak başka türden zenginliklerin birikmesini sağladı: Avrupa’daki ve başka yerlerdeki bütün küçük uluslarda bundan böyle halkları tarafından yönetilecek, dolayısı ile hem siyasi hem de edebi açıdan bağımsız bir varoluş hakkını talep edecekti.

Johann Gottfried Herder Etkisi

Johann Gottfried Herder'in Edebiyat Devrimi

Johann Gottfried Herder’in Edebiyat Devrimi

Almanya’da Herder’in rolü çok önemliydi. Romantik yazarlar onun fikirlerinden derinden etkilendiler, tarih felsefesini, ortaçağa, Doğu’ya, dile olan ilgisini karşılaştırmalı edebiyat anlayışını, milli eğitimin en önemli aracının şiir olduğu görüşünü benimsediler.

Hölderlin, Jean Paul, Novalis, Schlegel Kardeşler, Schelling, Hegel, Schleiermacher, Humboldt hepsi sıkı Herder okurlarıydı. Romantik kavramının, klasik ya da kadim’in aksine modern diye algılanmasının kökeninde, Almanların Fransız kültürünün hegemonyasına karşı modernleşme taleplerine temel oluşturan Herder’ın düşüncesi vardı.

Möser ve Herder’le birlikte, Almanya’da ”Fransızlar yüzeysel, uçarı ve ahlaksız olmakla suçlanmaya başlanırken, Almanlardan sağlam, namuslu, sadık diye söz ediliyordu. Avrupa’nın geri kalanında ise bir tür Herder Etkisinden bahsetmek daha doğru olur, çünkü Almanya dışında mesele, Herder’in düşüncesinin salt kuramsal ve siyasi düzlemde geliştirilmesinden ziyade, anahtar niteliğindeki bazı fikirlerinin uygulanmasından çıkan pratik sonuçlarla ilgiliydi.

Johann Gottfried Herder ‘in tartışmasız en ünlü eseri olan Ideen zur Philosophie der Geschichte der Menschheit (İnsanlık Tarihinin Felsefesi Üzerine Düşünceler, 1784-1791) Almancasının okunduğu Macaristan’da bir anda büyük başarı kazandı.

Ideen’de Slavlara ayrılan kısa bölümünde belirleyici bir etkisi oldu. Herder ”Hırvat Irkının Efendisi” Slavları savunan ve öven ilk kişi diye nitelendi. Macarların, Romenlerin, Lehlerin, Çeklerin, Sırpların ve Hırvatların dönüp dolaşıp üzerinde durdukları temel fikir, anadilinde yazma hakkı ve ihtiyacıydı.

Eser Rusya’da, Quinet’in Fransızca çevirisi ile tanındı. Arjantin’de 19. yüzyılın sonunda siyasi açıdan çok büyük bir etkisi oldu. Amerika’da ise edebiyat, ulus, insan formülü ile özetlenen ve Georges Bancroft’un (Göttingen’de Herder’in öğrencileri ile çalışmış olan on beş Amerikalıdan biridir) metinleri sayesinde yayılan temalar. Herderci anlayışın bu ülkeye özgü versiyonunun temel doktrini oldu: ”Bir ulusun edebiyatı ulusaldır” diyordu Bancroft; her ulus içinde, kesinlikle kıyas kabul edilmez bir mükemmellik ölçütü vardır.

Herder’in geliştirdiği düşünce sistemi, dille ulusun birbiri ile eş değer olduğunu öne sürüyordu.

19. yüzyılda bütün Avrupayı saran ulusal taleplerin edebi taleplerle iç içe geçmesinin sebebi de buydu. Kendini kabul ettirmeye çalışan yeni ulusal diller ya siyasi boyunduruk altındayken hemen hemen kullanılamaz hale gelmişti. Ya da sadece yerel bir konuşma dili, bir köylü lehçesi olarak varlığını sürdürüyordu. Ulusal kültürü ortaya koyma anı geldiğinde, özgürleşmek ve ulusun ayırt edici özelliklerini tanımlamak için bir araç olarak görülen dil, büyük bir hızla yeniden değerlendirilip kurallarını, sözlük yazarlarına ve dilbilimcilere (yeniden) kavuştu.

Ulusal kimliğin inşasında her devirde yazarların, daha geniş anlamda entelektüellerin başrolü oynaması, zihinsel ürünlerin neden ulusal normlara tabi olduğunu bir ölçüde açıklar. Herder’in bizzat derlediği, Grimm Kardeşler’in meşhur masallarından önce yayımlanan halk şiirleri ve geleneksel anlatılar, Avrupa’nın her yerine pıtrak gibi yayılacak halk masalları ve efsanelerinden oluşan antolojilere örnek oluşturdu.

Çekoslavakya’da Frantisek Celakovsky, 1822’den 1827’e kadar Slav halk Şarkılarını içeren üç ciltlik bir eser, ardından on beş bin Slav atasözü ve özdeyişten oluşan bir derleme yayımladı. Slovenya’da Stanko Vraz, İlirya şiirlerini baskıya hazırladı. Vuk Karadzic ise Jacob Grimm’le yazıştıktan sonra Sırp halk şarkılarını bir araya getirdi. Bundan bir süre sonra Norveç’te büyük ulusal uyanış hareketine katılan genç Ibsen’in, köylülerin arasında Norveç ruhunun tezahürlerini incelemeye gittiğini biliyoruz.

Kaynak: Dünya Edebiyat Cumhuriyeti -Pascale Casanova / Varlık Yayınları kitabından alıntılanmıştır.