Yazılar

Aztlan Şehri ve Azteklerin Atalarının İlk Yerleşim Yurdu

Aztlan Şehri ve Azteklerin Atalarının İlk Yerleşim Yurdu

Aztlan Şehri ve Azteklerin Atalarının İlk Yerleşim Yurdu

Aztlan Şehri ve Azteklerin Atalarının İlk Yerleşim Yurdu :  Aztlan şehri ve o zamanki halini hayal meyal hatırlıyorum. Daha küçük bir çocuktum. Çocuklar yaşadıkları yeri ne över ne de yerer. Ne eşsiz bir yer gibi gelir onlara evleri, ne de bir batakhaneye benzer. Zira gözünü açtığı andan beri orda yaşamıştır. Bölük pörçük anılarımdan mı, yoksa anlatılanlardan mı bilmem, Akbalıkçılların Diyarı’nın diğer Tlilectic-Mixtli’nin geldiği günkü halini tam olarak tarif edebilirim.

Bir kere, Tlatocapili dayımın iki çocuğuyla – ve kocası öldükten sonra kardeşinin evinin idaresini üstlenmiş olan annemle birlikte benimle de – birlikte yaşadığı saray, çok odalı ama tek katlı bir yapıydı. Ahşap, kamışlar ve palmiye yaprakları kullanılarak inşa edilmiş ve kısmen sağlamlaştırmak, kısmende süslemek için, deniz kabukları kullanılarak elde edilen bir tür harçla sıvanmıştı. Aztlan’daki diğer konut ve iş yerleri ise inanması zor olsa da, daha da uyduruk ve çirkin yapılardı.



Şehir, büyük denilebilecek bir gölün ortasındaki oval bir ada üzerinde kuruluydu.

Gerçek anlamda bir kıyısı bulunmayan gölün kekremsi suları giderek sığlaşır ve batıda denizle birleşen bir bataklık halini alarak uzayıp giderdi. Geceleri soğuk buharlar yükselen bu bataklıktan rahatsız edici böcekler ve kötü ruhlar çıkardı. Yengem, her yıl ateşlenip ölen bir çok insandan biriydi ve hekimlerimiz bu ateşin başımıza bataklıktan musallat olduğunu söylerdi. Aztlan pek çok açıdan geri kalmıştı ama en azından iyi beslenirdik.

Bataklığın ötesindeki Batı Denizi, balıkçılarımızın ağ, olta veya zıpkınla avladıkları vatoz, kılıçbalığı, dilbalığı, tekir, yengeç ve mürekkep balıklarıyla dolu olduğu gibi, istiridye, deniz tarağı, abalon, deniz kaplumbağası, deniz kaplumbağası yumurtası, karides ve kerevit gibi lezzetlerde sunardı. Sakatlanmalar ve hatta ölümle sonuçlanabilecek büyük ve zorlu uğraşlar sonucunda, bazen bir yeyemichi’nin kıyıya çekilebildiği de olurdu.

Bazıları bir saray kadar büyük olabilen bu devasa gri balıklar, yakalanmaları için sarf edilen çabaya değerdi. Bütün kasaba halkı tek bir yemichi’den çıkan filetolarla karnını tıka basa doldurabilirdi. Bu deniz de, daha sonra bahsedeceğim bir sebeple bizim çıkarmadığımız incili istiridyelerde bulunurdu.

Sebzelere gelince, çeşitli deniz yosunlarının yanında bataklıkta yetişen bir sürü yeşilliğimizde vardı.

Her yerden, hatta evlerimizin devamlı surette nemli kalan zeminlerinden bile fışkıran mantarlar vardı. Ekip biçmek gerektiren tek bitki, kurutulup tüttürülen picietl idi. Tatlılarımız, Hindistan cevizinden mamüldü. Hindistan cevizi sütünün mayalanmasıyla elde edilen içki ise, Tek Dünya’da pek sevilen octli’den daha sert olurdu. Bir palmiyeden coyocapuli meyveleri ve bir diğerinden kurutulup öğütüldüğünde un elde edilen bir ezme, yine başkasından dokunabilinir özelikle lifler, köpekbalıklarından ise insanın sahip olmak isteyebileceği en dayanıklı ve kaliteli deriyi elde ediyorduk.

Üzerinde uyuduğumuz sedirlerde ve dağlık, soğuk bölgelere seyahat edecek kişilerin kıyafetlerinde, deniz su samurlarının postları kullanılırdı. Lambalarımızda kullandığımız yağı Hindistan cevizlerinden ya da balıklardan çıkarırdık. (Bunun, bu tür aydınlatmaya alışkın olmayanlar için son derece kötü kokulu bir yöntem gibi görüneceğini kabul etmem gerekir)

Aztlan’ın imarına ne yönde katkıda bulunabileceklerini görmek için ilk şehir turlarına çıkan Mexica zanaatkarlar gülmemek ve gördükleriyle alay etmemek için kendilerini zor tutmuş olmalılar.

Saray kavramımız kendi başına bir maskaralıktan ibaret gibi görünmüştür herhalde. Neredeyse tek tanrılı bir toplulukmuş gibi tapındığımız Ay Tanrıçası Coyolxaugui’ye adanmış tek tapınağımızda, deniz kabukları ile süslenmiş girişi dışında, sarayımızdan pek de farklı değildi. Yine de gördüklerinden dolayı şevklerini kaybetmediler. İşe geçici olarak yerleşecek evleri inşa edecekleri daha kuru bir yükselti arayarak başladılar.

Sazlar, palmiye dalları ve çamur gibi malzemelerle kurulan bu evlerin inşaasında çoğunlukla ailelerindeki kadınlar çalıştı. Bu esnada erkekler fazla uzak olmayan dağlara yollandılar. Burada kestikleri çam ve meşe ağaçlarını nispeten daha düzgün olan nehir kıyısına kadar sürükleyip, bizim balıkçılıkta kullandıklarımızda
çok daha büyük ve ağır yük taşımaya elverişli acaltinler inşaa ettiler. Taşıyacakları yük de aralarındaki taş ustalarının yine bu dağlarda arayıp buldukları yataklarda kurdukları taş ocaklarında çıkarttıkları devasa kireç taşı bloklarıydı.

Bu bloklar daha ocaktan çıkarılırken düzeltilip kesiliyor, acaltinlere yüklenip nehir boyunca taşınarak getirildikleri deniz kenarından, üzerinde bulunduğumuz adayı çevreleyen gölün denize açıldığı yol kullanılarak Aztlan’ta taşınıyordu.





Mexica kabilesinin bu hünerli taş işçileri, daha küçük bloklara ayırıp, parlattıkları taşları ilk iş olarak, dayım Mixtzin’e yaraşır bir saray inşa ettiler. Tenochtitlan’dakilerle boy ölçüşmese de bu yapı bizim şehrimiz için akıllara durgunluk veren bir mucizeydi. Alınlığıyla birlikte iki misli daha yüksek
görünen iki katlı bu binada, Uey-Tecutli’nin muazzam taht odasından başka, o kadar da çok oda vardı ki, Yeyac, Ameyatl ve hatta benim yatak odalarımız ayrıydı.

Diğer Mexicalar ise Aztlan’daki kanalları temizleyip aktarmakla meşguldü. Adayı saran kanalların yıllanmış balçık ve çöpünü temizleyip kıyılarına taş döşediler. Gölü çevreleyen bataklığı kurutup, buradaki kirli suyu dışarı, iç bölgelerdeki derelerin temiz suyunu ise içeri getirecek yeni kanallar inşa ettiler. Gölün tuzlu suyla karışan suları, yine içilebilecek gibi değildi ama en azından kirlenen su devir daim oluyor, kirli suyun tahliye edilmesi sayesinde de, çevredeki bataklıklar yavaş yavaş sağlam bir zemine dönüşüyordu.

Sonuçta geceleri bataklıktan yükselen hastalıklı buhar ve şehre musallat olan haşereler hızla ve büyük oranda azaldı. Neredeyse tam anlamında etkisi kaybeden bataklık ruhlarının yol açtığı öldürücü ateş ise doktorlarımızı haklı çıkarırcasına bataklıkla birlikte kayboldu. Sarayın inşaası tamamlanır tamamlanmaz, şehrimizin koruyucu Tanrıçası Coyolxaugui için bir tapınak inşa etmeye girişen taş ustaları, eskisini utandıracak güzellikte bir tapınak yaptılar.

Yeni tapınak o kadar iyi tasarlanmıştı ve o kadar zarifti ki Mixtzin, keşke tanrıçanın tasvir edildiği o ay taşını Tenochtitlan’a götürmüş olmasaydım. Tanrıçanın sade güzelliğine ve iyiliğine layık bu tapınakta çok güzel dururdu diye hayıflanmaya başlamıştı.

”Saçmalama!” demişti annem. Eğer o taşı Motecuzoma’ya hediye etmiş olsaydın, ne böyle bir tapınağımız olurdu, ne de Motecuzoma’nın diğer lütuflarından haberimiz. Sözlerin tartışılmasından pek hoşlanmayan dayım bir süre daha homurdansa da, kız kardeşinin haklı olduğunu kabul etmek zorunda kalmıştı.

Tapınağın inşaatını bitiren taş ustaları, bu sefer de, hepimizin merakla izlediği çok zekice ve pratik bir yöntemle bir tlamanacali inşa ettiler. Taş işçileri içe doğru yatık bloklar halinde dizdikleri taşların arkasına akla hayale gelebilecek her türlü malzemeyle doldurduktan sonra, dış kabuğundan başladıkları piramidi iyice sıkıştırdıkları bu dolgu malzemelerinin üzerine kurdular. İşlerini bitirdiklerinde sanki som kireç taşından inşa edilmiş gibi görünen pırıl pırıl bir piramit çıkmıştı ortaya.

Biri Huitzilopochtli, diğeri yumurta Tanrısı Tlaloc’a ait iki tapınağın taçlandırılacağı piramidin, bu tapınakların ağırlığına ek olarak, ön yüzünde zeminden zirvesine kadar devam edecek basamakların ve basamaklardan çıkacak sayısız rahip ve inananın yanında, şehrin ileri gelenleri ve kurbanların ağırlığını
taşıyacak kadar sağlam olduğu da her halinden belliydi. Piramidimizin Tenochtitlan’daki Büyük Piramit’ten daha görkemli olduğunu iddia edecek değilim- zaten onu görmüş de değilim- ama Mexica topraklarının kuzeyinde kalan bölgedeki en etkileyici yapı olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.

Bununla da yetinmeyen taş ustaları, bazı küçük tanrıları, diğer küçük tanrılarla aynı tapınağa koymak zorunda kalsalar da, neredeyse her Mexica tanrısı için bir tapınak yaparak çalışmaya devam ettiler.

Dayımla birlikte kuzeye hareket eden Mexica’lar arasında, bu tanrılara hizmet eden çok sayıda rahip de vardı. Bir kaç yıl boyunca onlarda herkes kadar çalıştı. Tapınaklarda tamamlandıktan sonra inşaasına başlayan ilk binalar, bu rahiplerin ruhani mesailerinden arta kalan zamanlarında öğretmenlik yaptığı okullar oldu. Bunlarda tamamlanınca sıra tahıl ambarı, atölye, depo ve cephanelik gibi, medeniyetin ikincil önemdeki binalarına geldi. Son olarak da, dağlardaki ormandan elde edilen, kerestelerde kendilerine hiçbir şeyden memnun olmayan ve eski yaşam tarzından vazgeçmeyen bir iki yabani münzevi dışında her aileye, dayanıklı ahşap birer ev yapıldı.

Bir şeyi hatırlatmama izin verin. Aztlan’ın yeniden yapılanması ve insanlarınında tepeden tırnağa değişmesiyle ilgili bütün bu olaylar, anlatılırken olduğu gibi, bir anda olup bitmedi. Dediğim gibi bunlar olurken ben daha çocuktum. Eski Aztlan’tın gidip, yerine yenisinin gelmesi, bana hep büyüme, güçlenme,
olgunlaşma ve hikmet sahibi olmak gibi alanlardaki kendi kişisel gelişimimle benzer şekilde gelişti gibi gelmiştir.

Aztlan Şehri küçük bir kıyı şehri değildi. Buradan dağlara kadar uzanan bir ülkenin başkentiydi. Basit bir hayatımız vardı. Hatta şimdikiler görse ilkel bir hayat olduğunu bile söylerdi. Ama yine de güzel bir yaşantımız vardı ve en küçük bir zorlukla karşılaşmazdık.

Kaynak: Aztek Sonbaharı – Gary Jennings / Abis Yayınları Tarihi Roman kitabından alınmıştır.  (aztlan şehri)