ST. Petersburg Dostoyevski'nin İzlerini Taşıyan Şehirde Gezi

ST. Petersburg Dostoyevski’nin İzlerini Taşıyan Şehirde Gezi

ST. Petersburg Dostoyevski’nin İzlerini Taşıyan Şehirde Gezi

ST. Petersburg : Dostoyevski’nin İzlerini Taşıyan Şehirde Gezi : M/S Illich gemisinin balo salonunda orkestra, gençliğimizde dinlediğimiz, sevdiğimiz şarkıları çalıyor. 1950’lerden kalma, hala güzel olan şarkılar. Orkestra üyeleri takım elbise giymiş, kravat takmış. İskoç kareli kumaştan yelekleri var. Hepsinin saçları düzgün kesilmiş ve taranmış. Çok ciddiler, bütün gece hiç gülümsemeden işlerini yaptılar.

Her parçadan sonra neyi çalacaklarını kararlaştırmak için düşündüler. Bir ara iki şarkıcıdan ve dört dansçıdan oluşan topluluk gösteri yaptı. Biri erkek, diğeri kadın iki şarkıcı işlemeli giysiler ile çıktı podyuma. Opera sanatçılarını dinliyoruz sandım. Ne güzel sesler bunlar. Rus sesi. Siyah gözler ve Kalinka’lar. Bu şarkıcı ve dansçılar aynı zamanda gemi personeliydi. Gösterileri bittikten sonra yeniden garson kılığına girip servisi sürdürdüler. Bir değişimi yaşadık.




Şarkı söylerken mutluydular, garsunluk yaparken değildiler, ama hep uysal, hep disiplinli, hep nazik. Bu şarkıları dinlerken, dansları izlerken, Rus ruhunu gençliğimizde okuduğumuz o büyük Rus yazınından nasılda yakından tanıdığımız geçti aklımdan. Bu halkı tanıyordum, seviyordum, ruh benzerliğimiz vardı onlarla. Yüce nitelikleri olan her iki halk da despotların elinde ezilmişti.

M/S Illich gemisi beni kutsal Dostoyevski’nin Şehri ST. Petersburg ‘a götürüyordu bir sonbahar gününde, Stockholm’den alarak. Hava açık ve güneşli, Baltık Denizi sakindi. Ertesi sabah gri bir gökyüzüne, kahverengi bir denize uyandık. Saatlerdir bir kara parçasını görerek ilerliyoruz. Kronstadt mı? Körfezdeyiz. Öğleye doğru Aziz Petersburg’a varacağız.

Liman binası sovyet yapımı, dışı alüminyum, içi mermer taklidi, çirkin. Pasaport kontrolünden çıkar çıkmaz beni Petersburg’lu çevirmen Julia Fedjakova ve ozan Illia Foniakov sıcak bir biçimde karşılıyorlar. Illia ile Karadeniz’e yaptığımız ( 1994 ) yazarlar gemisinden tanşıyorduk. Külüstür Lada’sıyla Neva Nehri’nin kıyısından kenti dolaşmaya başlıyoruz. Aman Tanrım, ne boyutlar, ne geniş caddeler, ne büyük binalar. Nehrin bir kenarında Mısır’dan getirilmiş olan büyük Sfenskler yerleştirilmiş. Illia bütün önemli binaları tek tek gösteriyor ve açıklamalar yapıyor.

Yazarların bir saraya benzeyen ama ne yazık ki yanmış olan binası bir Türk firması tarafından restore edilmekteymiş. Nevs Prospekt adlı ünlü cadde oldukça canlı bir alışveriş merkezi. Çok uzun bir cadde bu, kilometrelerce. Cadde sağlı, sollu, geçen yüzyıllardan kalma son derece ilginç binalarla kaplı. Çoğu Çarlık zamanında zenginlerin malikaneleriymiş. Rasputin’i öldüren Yusupof’ların evi de burada. Kent merkezindeki binaların hiçbir yeni değil. Araya sıkıştırılmış yeni yapılar yok, bir tanesi dışında: Sovyet yapısı KGB binası.

Kenti arabayla turladıktan sonra Valeri Popov’un evine gidiyoruz. Büyük bir bloktan oluşan bu yapılara bir avuç avludan geçilerek gidiliyor. Avluda, apartmanlara çıkan giriş kapıları akıl almaz bir biçimde yıpranmış, pis kokuyor, duvarlar yazılarla dolu, bakımsız mı bakımsız. Popov 18. yüzyıldan kalma bir daire de oturuyor. Yerler parke, çok uzun bir koridor, üç oda, mutfak, tuvalet ve banyo var. ST. Petersburg

Birinci oda da eski bir piyano, çok yıpranmış, 19. yüzyıl sandalye ve kanepesi, bir de yazı masası, perdeler herkes için üretilen büzgülü naylon cinsten. Belli ki bu apartman dairesi, zamanında, yani devrimden önce zenginlere aitmiş, eşyalarda onlardan kalma, ama asla bakılmamış onlara, çürümeye bırakılsalar da eskiden ne kadar güzel oldukları belli oluyor. Daire ikiye üçe, belki de dörde bölünecek kadar büyükmüş. Bölme işi kontraplakla yapılmış. Koridorda anlaşılıyor bu.

St. Isaac Katedrali’ni geziyoruz. Akıl almaz güzellikte bir yapı, içerdeki bütün duvarlar tavanlara kadar ikonalarla dolu, tavanlar altın varak, katedralin arkasındaki parkta Deli Petro’nın heykeli var. Petro şaha kalkmış bir atın üzerinde, atın ayaklarının altında İsveç, bir yılan olarak yapılmış, ezilmekte.

Petro, bölgeyi İsveçlilerden kurtaran kişi. Kutsal nitelik taşıyan bu heykele, yeni evlenen çiftler mutlaka uğrayıp çiçek bırakıyor, fotoğraf çektiriyorlar. Akşam Illia Foniakov ve karısı Ella Foniakov ile konsere gidiyorum. Ne büyük merdivenler, kırmızı halılar, mermer sütunlar, avizeler, ne yüksek tavanlar. Devrimden önce aristokrasinin buluştuğu bir kulüp olan bu binada nelerin yaşandığı kolaylıkla geçiyor gözümün önünden.

Rahmaninov, Çaykovski, Schubert, Schumann, Verdi’den Lied’ler. Rahmaninov ve Çaykovski şarkılarının bazıları Sovyetler zamanında söylenemezmiş, çünkü sözleri Çarlık Rusya’sı aristokratlarına aitmiş. Söylense de şairin adı anılmazmış, ama şimdi anılıyormuş, işte o gün, bizim konsere gitiğimiz gün, ilk kez. Böylesine tarihi bir olaya tanıklık etmiş oluyorduk.

Locaların birinde iki üç kız oturuyor. Kocaman renkli tafta kurdela takılmış saçlarına. Sanki kız kardeşim ve ben. Çocukluğumuz. Her şarkıdan sonra soprano Tatyana’ya bir ya da bir kaç dinleyici çiçekler sunuyor. Çiçeği sunan erkekse, sopranonun elini de öpüyor. Rus erkekleri kadınlara karşı son derece nazik zaten. Sofrada ilk kadehi mutlaka kadınların şerefine kaldırıyor erkekler, bunu yaparken ayağa kalkıyor ve ” masamızdaki güzel kadınların şerefine ” diyorlar.

Konserden sonra Illia ve Ella’nın evine gidiyoruz. Yol boyunca Petersburg’un gece manzarasını, aydınlatılmış binaları görüyoruz. Lenin’in ilk kez halka hitap ettiği balkonlu ev de yolumuzun üzerinde. Son Çar’ın metresinin eviymiş vaktiyle, kadın dansözmüş, devrimden sonra Paris’e kaçmış.

Bütün yazarların el yazılarının bulunduğu büyük arşivi barındıran binayı, Petersburg’un tek camiini geçip 1950’lerde yapılan sosyal konutlara geliyoruz. Devlet bu binayı yazarlar için yaptırmış. Şimdi de burada oturuyorlarmış. Kendileri yoksa bile çocukları kalıyormuş dairelerde.

Apartman girişi, merdivenler tıpkı daha önce gördüğüm yerler gibi. Berbat. Daire kapısı ise kapitone. Bizde resmi dairelerde müdürün arkasında asılı duran, ne işe yaradığını asla anlamadığım kapitoneler gibi, hem de aynı renkte: Bordo. Bu kapitone kapının arkasından bir kapı daha çıkıyor ortaya. İki oda burası, tüm diğer sosyal yapılar gibi.

Kitaplar üç sıra halinde dizilmiş kütüphaneye. Ressam olan Ella mutfaktaki masanın üzerinde yapıyor resimlerini. Oda tıkış tıkış dolu: Piyano, iki koltuk, bir ufak masa, bir duvarı kaplayan büfe ve Popov’ların evinde gördüğüm iki kişilik yatak, üzerinde aynı bordo battaniye, evde yapılmış tığ işi yastıklar, aynı perdeler, TV. Ufak masada yemeğe oturuyoruz.

Borç çorbası, domates, peynir, salam, somon balığı, Smirnof votka ve çay. Kendi istekleriyle gittikleri Sibirya’da on yedi yıl gazetecilik yapmışlar. Bir  oğulları var. Arkeolog. Yine arkeolog olan ve Hermitage’da çalışan ikinci eşi ile evli. Neva nehri kıyısında eski aristokratlara ait, bugün ”komünal evler” denen evlerin birinde oturuyorlarmış. Bu evlerde de büyük olan daireler birkaç bölüme ayrılmış. Her bölümde bir aile yaşıyor. Banyo, tuvalet ve mutfak ortak kullanılıyor. Böyle bir evi ertesi gün gördüğümde

Josef Brodsky’nin Leningrad’a Veda’sı tamamen canlanacak gözlerimin önünde. Şimdi nehir kıyısındaki bu evler özelleştiriliyor ve ”Yeni Ruslar” diye anılan yeni zenginlerin eline geçiyormuş. Pazar sabahı ancak Dostoyevski romanları‘nda rastlanan bir olay yaşıyorum. Bir gün önce Popov’un evinden, onun yardımıyla arayıp bulmuştum onu, telefonla. Demir’e mektuplar yazan, ondan kitaplarını isteyen Wladimir Lobirev’i.



Sabah gemiye çağırmış, saat ona kadar oturur çay içeriz demiştim. Wladimir Lobirev gemiye alınmayınca ben dışarı çıktım. İğrenç liman binasında ileri de tek başına bir adam duruyordu. Bir tek o ”Wladimir Bey” dedim, hemen bana doğru geldi. oturacak bir sandalye, bir tek bank olmayan bu soğuk binanın ikinci katına çıktık ve orada büyük merdiven boşluğuna bakan parmaklıklara yaslanıp konuştuk.

Leningrad Üniversitesi Türkoloji Bölümü’nü bitirmiş. Türkologlara iş olmadığı için tercüman olarak yük gemilerinde çalışmaya başlamış. (İngilizce, Almanca da biliyor). Şimdiler de gemiler de değil, başka bir işteymiş. Emekli olmasına beş yıl varmış. (55 yaşlarındaydı ama daha yaşlı gösteriyordu). Çalıştığı gemilerden biri bir gün onun deyimiyle ” Yeşil Bursa” yakınlarındaki Mudanya’ya uğramış, altı saatliğine. Oysa onun, yaşamındaki en büyük isteği İstanbul’u görmekmiş.

Bu derece yakınına geldiği halde görememiş. Vaktiyle Samim Kocagöz ve Ömer Seyfettin çevirmiş, bunlar bir dergide yayımlanmış ama hiçbir yazar örgütüne üye değilmiş. Petersburg’da yaşayan yazarlarla tanışmıyormuş. Bütün dünyası kendi isteği ile öğrendiği Türkçe ve Türk edebiyatıymış.

Can Yayınları’na mektup yazmış, ona bazı kitapları yollamışlar. Ama Demir Özlü’nün bütün kitaplarına sahip olmak istiyormuş. Bana onda olmayan kitapların listesini veriyor, Tatlı Bir Eylül’ü imzalayıp gönderirse çok sevineceğini söylüyor. Orhan Duru ile ilişkim olup olmadığını soruyor, kocam olduğunu öğrenince ”kalbi duracak gibi oluyor”.

Bırakılmış Biri ve Şişe’yi okumuş. İstanbulin adlı yeni kitabının çıktığını duymuş, bu kitap onda yokmuş. Üniversitede okuyan bir oğlu varmış. Evi küçükmüş. Ama bir daha ki gelişimde beni mutlaka ağırlamak istermiş, ayrıca yaklaşan bayramımız için (Cumhuriyet Bayramı) en iyi dileklerini sunmak ve tebrik etmek istermiş. Ben ağlamamak için kendimi zor tutarken o bana küçük evrak çantasından çıkardığı armağanı veriyor.

Pakette kütüphanesinden çıkarıp getirdiği kitaplar var, ayrıca Nazım Hikmet’in Rusya’da çeşitli zaman ve yerlerde, çeşitli kişilerle çekilmiş fotoğraflarından oluşan bir albüm, 1930’larda Moskova metrosunun duraklarına Sovyet sanatçılar tarafından yapılmış duvar mozaiklerinin renkli kartpostalları. Wladimir’in fotoğrafını çekiyorum. Yüzünü unutmayalım diye. Oldukça hüzünlü bir yüz.

Doğal olarak gezilecek, görülecek yerlerin hepsi geziliyor. Görkemli Hermitage Müzesi. Eskiden Kışlık Saray olan binalarda. Bu binayı görmek bile Çar döneminin aşırı zenginliğine öfke duymaya yetiyor…Saklı hazineler, Van Gogh’lar, Renoir’lar, Monet’ler, Manet’ler, Picasso’lar, Vinci’ler görüldü.

Ve Alexander Puşkin müzesine, ki oturduğu evdi, gidildi. İnsanlar büyük bir saygı içinde geziyorlar evi, sanki bir mabetteymişiz gibi…Puşkin evinin olduğu eski zengin, burjuva semtinden ayrılıp Dostoyevski’nin son oturduğu eve, ki bugün müze, Petersburg’un oldukça yoksul bir mahallesine geliyorum. Dostoyevski, Petersburg’da çok ev değiştirmiş, hemen her romanına başka bir evde yazmış.

Apartmanın bulunduğu cadde Dostoyevski adını taşıyor. Onun oturduğu kat aynen muhafaza edilmiş, başka bir kat ise müzeye dönüştürülmüş. Müze bölümünün girişinde St. Petersburg’un planı var, plana oturduğu bütün evler işaretlenmiş. Tıpkı Joyce’un Dublin’i gibi Dostoyevski’nin romanlarında da bütün kent, sokak ve köprüler önemli yer tutar. Romanlarının geçtiği mekanları, evleri, adresleri Petersburg’un göbeğinde dolaşarak tek tek görmek mümkün ama içlerinde bugün başkaları oturmakta.

Dostoyevski, sekreterliğini yapan ikinci karısı ve çocukları ile bu evde güzel günler geçirmiş. Dostoyevski’nin bir torunu bugün de St. Petersburg’da yaşıyor. Akşam yemeklerinde tüm aile mutlaka bir araya gelirmiş yemek salonunda. Yemekten sonra yandaki masada bulunan semaverde çayı Dostoyevski mutlaka kendisi yaparmış. Açık içen Ruslar’ın tersine o çayı koyu içermiş, ayrıca bol miktarda da sigara.

Sabaha kadar çalışıp gündüz uyuduğu için aile ancak akşam yemeklerinde bir arada olabiliyormuş. Çok sevdiği çocukları da onu göremedikleri için küçük notlar yazıp bırakırlarmış. Dostoyevski akşamüzeri kendisini ziyarete gelen genç yazarları, aydınları evin girişindeki salonda kabul edermiş. Salonun yanında çalışma masası, bastonu, silindir şapkası, bütün aile fotoğrafları, müze bölümünde ise okuduğu tüm kitaplar, kitaplarının çeşitli dillerdeki çevirileri sergileniyor.

Burada benim dikkatimi çeken Can Yayınları’ndan çıkan Budala çekiyor. Yazarken desen çizen yazarlardan olduğu için yarattığı bütün tipleri çizmiş, müthiş bir desen yeteneği var. Ve bu desenlerin olduğu duvarın önünde, duvara çakılı olarak duran demir prangalar. Tutukluları sürdüklerinde ayaklarına taktıkları p ağır demir prangalar.

BEYAZ GECELERE DOĞRU

St. Petersburg’da otel Oktjabrskaya‘da kalıyoruz. Son derece eskimiş bir otel. Anahtar almak için resepsiyondan bir kağıt alınıyor, kata çıkılıyor, oradaki başka bir resepsiyonist, bir başka bölüm resepsiyonistine havale ediyor sizi. En sonunda odaya ulaşılıyor. Eski yatak çökük, eşyalar dökülüyor, kocaman bir buzdolabı, eski bir radyo ve televizyonda var, ama hiçbiri çalışmıyor.

Akşam Nevski Prospekt’e çıkıp Cafe Literaire’de yemeğe gidiyorum birkaç arkadaşımla. Havyar, böfstragonof, votka. Canlı müzik yapan bir piyasnitte var. Güzel bir yer. Dostoyevski’de buraya gelirmiş. Puşkin, düelloya gitmeden önce burada yemek yemiş. Yemek parası dışında müzik için ayrı, ekmek için ayrı para ödeniyor. Caddeler, saraylar, binalar, parklar, anıtlar, her şey büyük boyutlu. Kütüphaneler milyonlarca kitapla dolu.

Yalnızca Hermitage’da üç milyon eser var. Petersburg’da Kışlık Saray, Yazlık Saray yanında Devrimin hazırlandığı Smolnij’i de geziyoruz. Büyük salonu, Lenin’in çalışma odasını, el yazısını, ailesi ile yaşadığı özel bölümü, giysilerini, çay fincanını, o zamana göre bile ufacık olan demir karyolasını görüyoruz.

Gece olmuyor. Beyaz Geceler yaşanmakta. Gri-mavi, süt rengi bir durum alıyor gökyüzü. Asla uyku tutmuyor. Benim ST. Petersburg ‘lu cici arkadaşım Oleysa ertesi gün gelip beni otelden alıyor. Hermitage’a gidiyoruz. Oleysa da müzeci olduğu için içeriye kolaylıkla giriyoruz.

Dışarıda ise kuyruk kilometrelerce uzamakta. Üç önemli sergi var. İslam Sanatı, Bizans Ekolu İkonaları ve Ermeni Dini Objeleri. Üçü de çarpıcı güzellikte sergilerin. Öğlen Gürcü lokantasında şiş ve patlıcan kızartması yiyoruz. Yandaki masada oturan bir subay yanımıza gelip oturmak için izin istiyor. Benim yabancı olduğumu anladığını, Çeçen Savaşı ve Rus Ordusu hakkında ne düşündüğümü soruyor.

Afgan Savaşı’na ve birinci ve ikinci Çeçen Savaşı’na katılmış, içip duruyor. Aslında vicdan sorunu var. St. Wasıl Adası’ndaki eski şatoya gidiyoruz. Avludaki Kilise de Büyük Petro dahil tüm Rus Çarları’nın mezarları var. Katledilen son Çar Alexander ve ailesinin kemikleri de buraya getirilmiş, girişin solundaki bir özel oda da hazırlanan mezarlarının yapımı sürüyordu.

Akşam Oleysa’nın evinde yemek yedik. Kocası Victor ile birlikte benim daha önceden bildiğim iki odalı komünal blokların bir dairesinde oturuyorlardı. Daha yakın zamana kadar odalardan birinde iki kız kalmaktaymış ama şimdi bu devlet evlerini satın alma olanağı doğmuş. Oleysa ile Victor da öteki odayı satın almışlar. Bu ufak dairede daha önce dört kişinin nasıl yaşamış olduğunu anlamakta güçlük çekiyor insan.

Tek tuvalet daracık ve içinde aynı zamanda duş yapma olanağı var. Oleysa, Rusya Müzesi kuratörü, Victor ise psikolog, kendi olanakları ile birde Freud, Psikanaliz Müzesi kurmuş. İkisi de ayda 50-100 doları sağlayabilmek için çok çeşitli işlerde çalışıyorlar.

O gece evde Victor’un İsrail’den yedi yıl sonra ziyarete gelen ana-babası da vardı. İsrail’e göçmeye iki oğullarıda arkadan gelirler, hep birlikte oluruz diye karar vermişler. Ama oğullar Rusya’dan ayrılmayı göze alamamış. Yaşlı karı-koca böylece İsrail’de tek başlarına kalmışlar. İbranice bile bilmiyorlarmış. Bu arada İsrail’de bombaların patladığı yaşam başlamış. Gözleri yaşlı.

ST. Petersburg beyaz geceler mayıs sonundan temmuz ortalarına kadar sürüyor. Gece ancak beş saat sürüyor. Gerçekten de karanlık bir gece değil bu. Gündüz ise on dokuz saate çıkıyor. Uyku tutmadığı için ya Nevski Prospekt’ti turladık ya da otelin bazı katlarında bulunan, leş gibi sigara kokan kahvehanelerinde sohbet ettik. Çay içerek.

Kaynak: Beyaz Gecelere Doğru – Sezer Duru / Everest Yayınları kitabından kısaltılarak alınmıştır.

 

0 cevaplar

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir