Şirin Ebadi ve Nobel Barış Ödülünü Kazandığı Anısı

Eylül 2003’te, Tahran’la ilgili bir seminere katılmak üzere Paris’e davet edildim. Fransa’daki İran Büyükelçiliği, İran Devleti’nin resmî duruşuna karşı olduğum gerekçesiyle önce katılmamı protesto etti. Yurt dışında bile, görülen o ki, hükümet İran hakkında söylenilen ve düşünülenleri kontrol edebileceğine ve bu görüşleri hukuka aykırı biçimde yalanlayabileceğine inanıyordu. Büyükelçilik, benim katılmam hâlinde, seminerde yer alacak sanat eserleri ve İran filmlerinin ülkeden çıkışını engellemekle tehdit ediyordu. Seminerin düzenleyicisi olan Paris Belediyesi tutumunu korudu. Ve İran Hükümeti eninde sonunda yumuşadı.




Seminerde “SOS Tahran” gibi filmlerin gösterimi sırasında, bunları izlemek yerine en küçük kızım Nergis’le Paris turu yaptık. Eyfel Kulesi’nin, Louvre’un, Champs-Elysées’nin muhteşem mimarisinden kızımın etkilenmesi beni de mutlu etti. Gezimizin son gecesinde, şu an Uluslararası İnsan Hakları Derneğinin başkan yardımcısı önceki devrimcilerden, eski arkadaşım Dr. Abdül Kerim Lahiji’nin evine davet edilene kadar otelde kaldık. Ziyaretimiz çok çabuk sona erdi ve karısi bizi havaalanına bırakmadan önce bavulları topladık.

Sizi temin ederim ki, bir ara adımın Nobel Barış Odülü aday listesinde olduğunu duydum fakat İranlı bir gazeteci, adımın silindiğini söyleyince bunun üzerinde çok düşünmedim Paris’teyken televizyonu ve radyoyu hiç açmadım. O sabah, Dr. Lahiji işe gitmeden bize hoşçakalın, dedi ve biz bavullarımızı kapıya taşırken telefon çaldı. Telefon banaydı, bu yüzden mutfağa geri döndüm ve ahizeyi kaldırdım Hattın diğer ucunda bir adam kendisini tanıtarak Nobel Barış Ödülü komitesinden aradığını söyledi. Bazı önemli haberler için telefona yakın durmamı istedi. Bir arkadaşımın benimle dalga geçtiğini düşünerek telefonu sabırsızca kapattım. On dakika sonra aynı mesajı içeren ikinci bir telefon geldi. Havaalanına gitmek için evden çıkmak üzere olduğumu açıkladım fakat arayan haberlerin önemli olduğu konusunda israr etti.

Benim inanmadığımı ve telefonu kapatmak üzere olduğumu fark edince telefonu, ödül için aday olduğumu ve birkaç dakika daha beklemem gerektiğini söyleyen başka birine verdi. Birinin Nobel Ödülü’nü kazandığımı söylediğini duyduğumda şaşkın bir şekilde oturdum, Tahran’a dönen uçağımı yakalayıp yakalamamam
gerektiğini düşünmeye başladım. Telefon, gazetecilerin aramalarıyla ısrarla çalmaya başladı. Dr. Lahiji’i böyle bir haber duyup duymadığıyla ilgili iş yerinden aradım. Gerçekten şoktaydım ve daha sonra ne yapmam gerektiğinden emin değildim.

Dr. Lahiji İran Hükümetinin nasıl tepki vereceğini tahmin etmenin zor olduğunu, bunun için de uçağımı ertelemem gerektiğini önerdi. Tahran’da olursam dünyadaki gazetecilerin bana ulaşamayacaklarını, şimdilik olduğum yerde kalmamın daha iyi olacağını önerdi. İki saat içinde bana bir basın toplantısı ayarlayacağını sözlerine ekledi. Kürsüye çıkmadan bile bana sorular sormaya başlayan gazetecilerle dolu kalabalık bir odaya geldim. Sorular havada uçuştu ve ben hayal edemeyeceğim kadar doğru ve net biçide soruları cevapladım.

Ödülün duyurulmasından sonra Paris’teki İran Büyükelçiliğinden bir temsilci yanıma yaklaştı ve sert, resmî bir tavırla bana Elçi’nin tebriklerini ilettiğini bildirdi. Ödülün alınmandan hemen sonra İslam Cumhuriyeti’ni hakaret yağmuruna tutacağımı düşündüler. Niyetim asla bu değildi. Basın toplantısı boyunca oturup söylemlerimin her zamankiyle aynı, ölçülü ve terbiyeli olduğunu anladıklarında Büyükelçilikten hediye olarak bir Kur’an getiren iki kişi geldi. Elçi’nin beni görmek istediğini fakat daha önceden bir programının olduğunu ama benimle telefonda konuşmak istediğini söylediler.

Bir cep telefonuyla bağlantıyı kurdular ve kısaca konuştuk. Basın toplantısı bitince, bir saniye durakladım ve annemi arayıp ona Tahran’a planlandığım saatte varamayacağımı fakat ertesi gün aynı saatteki uçakla geleceğimi açıklamam gerektiğini fark ettim. O akşamüstü de erkek kardeşim telefon edip komitenin beni
Tahran dönüşümde karşılayacağını bildirdi. Görünüşe bakılırsa havaalanının hangi kısmının kullanılacağı ile ilgili bir karışıklık çıkmıştı ve ben hükümetin VIP bölümünde karşılanma konusunda ısrar ettim. Karşılama Komitesi de aynı görüşteydi ve bu durumda ne zaman dönmem gerektiği konusu gündeme geldi.




Bazıları benim havaalanında düzgün bir organizasyonu beklememi, Paris’ten Tahran’a varışım için insanlara tarih vermemin daha iyi olacağını, diğerleri anın doğallıyla ilerlememizi ve haber hâlâ tezeyken İranlılarla kutlamak için Tahran’a getirilmemi söylüyorlardı. Bana göre, sürekli röportajlar ve hızlılık bıktırıcıydı ve bütün karmaşaya rağmen eve dönmek istiyordum. Ertesi gün sempatizanlar, uçuşumdan önce beni görmek için havaalanına üşüştüler. Dr. Lahiji ve ben Elçiliğin ayarladığı toplantı salonunda vedalaşmıştık. Uçakta, İran Havayolu pilotu beni tebrik etmek için geldi. Beni ve Nergis’i birinci sınıf kabinine yönlendirdi. Hemen sonra hostes diğer yolcuların tebrik notlarını taşımaya başladı.

Sonunda uçağın koridoru boyunca yürüyüp insanlarla el sıkışmaya karar verdim cok ciddi iki adam dışında yolcular beni heyecan içinde tebrit ettiler. Bu kişiler beni, kanını halk ve İslam için dökenlerin onurunun ayaklar altına alınmaması için dikkatli olmam konusunda uyardılar. “Şehitliğin onuru o kadar değerlidir ki, tek bir kişi tarafından lekelenemez, fakat lütfen rahat olun. dedim. Kaptan uçuşumuzun adını “Barış Uçuşu” koyduğunu anons ederek beni ve kızım kaptan köşküne davet etti. Oraya vardığımızda bizimle konuşmak için parlayan ışık konsolundan kafasını çevirdiğinde bir an uçağın düşeceğinden korktum. Gergin bir şekilde “Neden önünüze bakmadığınızı sorabilir miyim” dedim. Uçağın otomatik pilotta olduğunu söyledi ve Kendimi gerçekten aptal
hissettim.

Koltuklarımıza döndükten sonra kafamı koltuğa yaslayıp tüm bunların hepsinin ne anlama geldiğini derinlemesine düşünebildiğim sessiz bir an oldu. Mücadele veren hükümet dışı kuruluşlarımızın artık büroları vardı. İran Hükümeti ne düşünürdü? Bir şekilde, adı barış ödülü olan şey tarafından korunup daha sonra
güvende olur muydum? Bana karşı toleransları zaten az olan bazıları, fazla göze çarpmam halinde öldürülmem için yapılan planları daha kötü hale getirir miydi? Uçtuğumuz gökyüzü karanlıklaşınca ve kabinin telaşı durulunca, ödülün gerçek anlamını düşünmeye başladım. Bir saniye bile bireysel olarak ödülün
benim için ne anlama geldiğini düşünmedim.

Böylesine yüce bir takdir, ancak bir kişinin yaşamının sembolize ettiği şeye, yüksek bir amaç için irlenen yol ya da yaklaşıma sunulabilirdi. Yargıçlık gemimden kurtulup Tahran’ın devrimci mahkemelerinde savaş verdiğim yıllara kadar olan son yirmi üç yılda tek bir isteğimi tekrarladım, eşitlik ve demokrasiyle uyum içinde olan otantik bir İslam inancı yorumu. Kadınlara yasaklar koyan din degil onların tecrit olmasını isteyenlerin seçtikleri emirlerdir. Bu İran’daki değişimin barış içinde geleceği kanaatiyle beraber benim çalışmamı temellendirmişti. Hayatım boyunca bu yaklaşımım yüzünden baskı altındaydım; İran’ın içindekilerce, İslam’ın ileriye bakabileceğini önermeye cüret eden bir dönek olmakla itham edildim ve ülkem dışındaki düşünceleri gayet dogmatik olan Laik İslam Cumhuriyet’i eleştirmenleri tarafından kınandım.

Yıllar boyunca tüm hor görme ve saldırılara tahammül ettim. Eğer aynı anda özgürlüğün ve insan haklarının İslam ile çelişmek zorunda olmadığını iddia edemiyorsam, demokrasinin gerçek ruhunu takdir etmemeliydim. Ödülle ilgili duyuruyu özellikle İranlıların haklarını savunan çalışmamın yanında dinimin de anonsunu yüksek sesle duyduğumda, neyin takdir edildiğini anladım; İslam’ın olumlu bir yorumuna olan inanç ve ülkelerini barış içinde dönüştürmek isteyen İranlılara yardım etmeye duyulan inancın gücü…

Tahran’In göz kırpan Işıkları altımızda göründüĞünde ve uçak inişe başladığında kızım omzuma hafifçe dokundu. Uçak durmak için asfalt yolda patinaj yaptı ve uçuş görevlisi beni kapıya doĞru yönlendirerek ilk benim inmemi rica etti. Kapı açıldığında ilk gördüğüm şey annemin parlayan yüzüydü. Yumuşak, kırışık ellerini ellerimin içine alıp dudağıma bastırdım. Sonra doğruldum ve görebildiğim kadar uzağa uzanan kalabalığı sonunda fark ettim. Ayetulah Humeyni’nin torunu öne çıktı ve narin orkidelerden oluşan halkayı boynuma taktı. Kalabalık her yerden etrafımızı sardı ve ben ne yapacağını bilmeyen etrafımızdaki korumalara bakarak korumacı sekilde kolumu annemin ince omuzlarına attım. Acı bir biçimde Nobel Ödülü’nü kazanamadığımı ve karşılayan kalabalık tarafından ezildiğimi düşündüm ve polise etrafımızda koruyucu bir daire oluşturmaları için fırsat vermeye karar verdim.

İçime derin bir nefes çektim ve bağırabildiğim kadar “Allahu Ekber!” diye bağırdım. Başarmıştım! Havaalanı görevlilerinden oradaki kalabalığa kadar herkes şaşkınlık içinde dondu ve o saniyede polis bizi sarmalayıp bekleme odasına yönlendirdi. Popüler başkan yardımcısı ve devlet sözcüsü (sonradan reformcu olmuş devlet sisteminin üyeleri) bizi bekliyorlardı ve sıcak bir karşılama yaptılar. Biraz sohbetten sonra gece yarısına yaklaştığı ve dışarıdaki kalabalığın sesinden kabaca sayının yüzlerce hatta binlerce olduğunu düşündüğüm insanlar yüzünden dönüşüm için yaratılmış geçici çözüm olan eğretì bir iskeleye doğru yöneldik. Beni sonunda yukarı çıkardıklarında gözlerime inanamadım.

İnsanlar bütün havaalanı terminal bölümünü ve şehre uzanan bulvar boyunca uzaklaşıp her yeri doldurmuşlardı. İnsanların bu kadar yoğun olarak toplandıkları son zaman, Ayetullah Humeyni’nin Paris’ten döndüğü 1979 yılıydı.
Ancak bu sefer, kafası kapalı kadınlardan oluşan çoğunluğu görebiliyordunuz. Bazıları kara çarşaf giymişti, ama çoğunlukla parlak peçe ve beyaz güllerle gecenin karanlığında parlıyorlardı. “Buraya yürüdüler.” diye kulağıma fısıldadı erkek kardeşim. “Yollar tıkanana kadar araba kullandılar, arabalarını terk ettiler ve yürüdüler. Bütün uçuşlar, havaalanı yolları insanlarla tıkalı olduğu için iptal edildi.”

Genç demokrasi yandaşlarının marşı hâline gelen acı-tatlı “Yar-e Dabestani”yi uzakta bir grup üniversiteli söylüyordu. Genellikle eylemlerde, paramiliter güçler onlara saldırmadan önce, ruhlarını yüksek tutmak için, gelecek adına korku duyarak ama bir arada kalmaya kararlı biçimde söylerlerdi. Melodisi hüzünlü, ancak coşku vericiydi. İlk defa uzun zamandır “Bu perdeyi açacak senin ve benim elim değilse kimin ki?” mısrasına geldiklerinde içimi büyük bir umut kapladı. O kadar büyük bir kalabalığa seslenmem için bir mikrofon sistemi bulunmadığından özür dileyip el salladıktan sonra aşağı indim. Yavaşça arabaya doğru giderken ve bindikten sonra ilerlerken, sonunda kalabalık geçmemiz için bölündü ve camdan umut dolu, ciddi, gururlu ama en çoğu canlı olan suratların kayarak geçmesini izledim. Özgürlük Meydanı’nda İran Şahı tarafından dikilen ilk anıtın yanında duran, bir eliyle çocuğunu tutan kadının diğer elindeki psterde nefesimi kesen yazıyı okudum…Burası İran

Kaynak: İran Uyanıyor- Şirin Ebadi

[Toplam: 0   Ortalama: 0/5]
0 cevaplar

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir