Roma Kenti ve Yazar Sezer Duru’nun Gözünden İzlenimleri

Roma Kenti ve Yazar Sezer Duru’nun Gözünden İzlenimleri : Her zaman masmavi gökyüzü, pırıl pırıl parlayan güneşli günlerde indim Roma havaalanına. Fiumicino Havaalanı‘nın adı sonradan Leonardo da Vinci Havaalanı adına dönüştürüldü. Havalanının girişindeki yeşil alana akıl almaz büyüklükte ve de günümüz de oldukça yaygın olan resmi çirkinliğe uygun bir Leonardo anıtı dikilmiş. Ama alanın iç salonları son derece modern, akla gelen her türlü kolaylık sağlanmış, otel rehberine, kent haritalarına kadar her şeyi ücretsiz olarak almak mümkün. Çevre, temizlikten, pırıl pırıl parlıyor. Bavullar hemen çıkıyor. Bavul taşıma arabaları bol ve ücretsiz.





Jolanda Boremeo beni karşılıyor. Bavulları eve bırakıp doğru kente gidiyoruz. Trafik gene yoğun. Kente ulaşmak bir buçuk saat sürüyor. Son gününe yetiştiğimiz Palazzo delle Esposizione’deki Burri sergisine koşuyoruz. 1915 doğumlu Burri, Perugia’da tıp okumuş ve tropikal hastalıklar uzmanı olmuş. İkinci Dünya Savaşı sırasında esir düşüp Teksas’ta bir kampa götürülmüş. Orada resme başlamış. 1946’da İtalya’ya dönmüş ve sadece resimle uğraşmış. Toprak renkleri, siyah, beyaz, yeğlediği renkler. Büyük boyutlu kare tuvallere çalışıyor, daha doğrusu çuvallar, artık kumaşlar ve topraktan ürettiği boyalarla kendine özgü malzemesini oluşturuyor. Ayrıca plastikleri yakarak elde ettiği, pırıltılı külleri andıran malzeme ile yaptığı yine çok büyük boyutlu resimler de son derece etkiliydi. 1995’te ölen Alberto Burri bugün İtalya’nın en usta sanatçılarından sayılıyor.

Sergiden çıkınca kenti dolaşıyoruz. Ne olmuş bu Roma ‘ya?

Uzun zaman sonra geldiğim için tüm eski binaların kararmış olan cephelerinin nasıl temizlenmiş olduğuna şaşırıyorum. Evet, eski kentteki tüm tarihi yapılar temizlenmiş, çevreleri çiçeklerle donatılmış, eskiden araba yığınları arasında kaybolan nefis ufak anıtların her biri ortaya çıkmış, kentin eski bölümüne artık otomobil sokulmuyor. Sokaklar tertemiz. O canım taşlı yolları söküp asfalt yapmak kimsenin aklına bile gelmemiş! Bu ancak bizim modernistlere özel bir davranış olsa gerek. Roma’da herşey yerli yerinde duruyor, bütün kent; evet Roma 2000 yılındaki doğum günü kutlamalarına hazırlanıyor. Peki altı yıl önce sokaklarda başıboş dolaşan, kendi kendine konuşan, çıldırma sınıra gelmiş yoksul Etyopyalılara ne oldu? Arkadaşım Maria Bosio anlatıyor:

Roma Kenti

Roma Kenti ve Yazar Sezer Duru’nun Gözünden İzlenimleri

Yıllar önce Dürrenmatt’la dolaşıyorduk. Ona çok sevdiğim bir kiliseyi göstermek istedim. Kiliseye girdik ki içerisi buram buram makarna kokuyor. Tüm yoksullar masalarda oturmuş yemek yiyor. Hepsi neşeli, Katolik gençlik örgütü kendisini bu işe adayarak tüm göçmenlere ve evsizlere sahip çıkmış. Akıl almaz işler yapmışlar. Papa da onları desteklemiş. Hatta Nobel Barış Ödülü’ne adaylıkları bile söz konusu olmuş ama grup buna sıcak bakmamış. Medyatik olmaktan kaçınıyor, o zaman işlerini daha zor yürüteceklerine inanıyorlarmış. Bu ne olgunluk! Nobel’i bile istemiyorlar. Gerçekten de sokakta işsiz güçsüz dolaşan Etyopyalı ya da Filipinli
kalmamış. Bazı caddelerdeki büfelerde Etyopyalı sevimli siyahların sandviç, pane, içecek sattıklarını, araba yıkama servislerinde işe girdiklerini sevinerek gözlemledim. Via Condotti’nin lüks mağazalarında ucuzluk var.

Yüzlerce Japon, ünlü büyük mağazaların önünde kuyrukta. İnsanlar içeriye onar kişilik gruplar halinde alınıyor.

Akıl almaz bir alışveriş isterisi içinde  her şeyi ama her şeyi alıyorlar. Ellerindeki paketlerin sayısı onu buluyor dışarıya çıktıklarında. Minyon Japon kadınlarını panter pantolonlar, acayip şapkalar içinde görmek oldukça yadırgatıcı bir durum. Oysa kendi, yalın giysileri ne kadar da güzeldir! Via Condotti’deki Cafe Greco’ya uğrayıp kahvemizi içiyoruz. Bu kahvehanenin kuruluş yılı 1760. O günden beri yerinde duruyor. Kimler gelip geçmedi ki buradan. Goethe’ler, Stendhal’ler, Gramci’ler, Fellini’ler, Sica’lar… Salon salon iç içe giren bu kahvehanenin her bir köşesi değerli resim mobilyalarla dolu.

İtalyan kahvesinin ya da çeşitli kahvelerin tadını dünyanın başka kahvehanelerinde bulmak zordur. Bir tek Viyana- o da gerçekten kendine has tarzıyla- belki benzerlik gösterebilir. İtalya’da kahvehane her şeydir. Bar denilen bu yerlerde sabah kahvaltıları yapılır. Bankada işinden sıkılan veznedar işini bırakıp hemen yandaki kahvehaneye gider ve bir kahve içip döner, bankada kuyrukta bekleyenler, özellikle de yabancılar bu işe şaşıp kalır. İspanyol merdivenlerinin önündeki alanda yıllardır tamir edilen çeşme-havuz da açılmış. Kayık biçimindeki bu havuzun suları tertemiz akıyor, çevresinde yığınla insan oturuyor. Bu kadar çok alanı olan bir başka kent var mıdır acaba? Hele bu alanların heykelli havuzları, gece gündüz akan suları ne kadar da iç açıcıdır.

Piazza Espagna’nın hemen yanındaki alanda modacı Versace’ye (ki öldürüldü) ait özel bir kültür merkezinin salonlarında Balthus resimleri sergileniyordu. ”Sübyancı” diye bazılarınca eleştirilen Balthus çok resim yapan biri değildi. Bu sergide başlıca yapıtlarını görme olanağını buldum. ” Kitap okuyan Kız”da aralarındaydı. Balthus’un kedileri sevmesi ve kendi otoportresini ”Kediler Kralı” olarak adlandırması, eşinin portresinde de ” Kediler Kraliçesi” adını vermesi insanın içini ısıtıyor. Öğlen Corsaro’da yenilen deniz mahsulleri, siyah sübye soslu risottodan sonra, akşam Roma’nın en eski lokantalarından olan la Campana’da, İtalyan yemeklerinin nefis tadını almaya devam ettik. Lokantalar, aşçılar, garsonlar ve onların tutturdukları kalite, işlerini bu derece sevgi ile
yapmaları, geleneklerin en güzellerinden.

Kaynak: Beyaz Gecelere Doğru – Sezer Duru / Everest Yayınları kitabından kısaltılarak alınmıştır.




0 cevaplar

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir