Hanore De Balzac’ın Hayatı ve İlginç Bilinmeyenleri

Balzac’ın Doğum tarihi: 20 Mayıs 1799
Balzac’ın Ölüm tarihi: 18 Ağustos 1850
Balzac’ın Milliyeti: Fransız
Balzac’ın Burcu: Kova
Balzac’ın Edebi Üslubu: Panoramik, Çarpıcı derecede Hicivli

Derin biri değilim demişti Hanore De Balzac bir zamanlar ama hayli genişim. Bu sözleriyle kendi fiziksel görünümüyle mi, yoksa eserlerinin entelektüel çapıyla mı ( ya da her ikisi ile mi) dalga geçiyordu bilinmez. Ancak Balzac’ın büyük romancılar arasında en şişmanı olduğuna hiç şüphe yok. İki cılız bacağın üzerine yığılı yağ kümesinden oluşan bir bedene ve bir metre altmış santimlik boya sahip Balzac, doymak bilmez iştahı, eksantrik giyimi ve kaba saba tavırlarıyla meşhurdu.




Söylenene bakılırsa Paris’teki bir restorantta bir düzine kuzu pirzola, bir şalgamlı ördek, bir dil balığı, iki keklik ve yüzden fazla istiridyeyi mideye indirmişti. Bu yemeğe on iki armuttan ve çeşit çeşit tatlı, meyve ve likörden oluşan bir kapanış eşlik etmişti. Yazarın sofra adabı da mide bulandırıcı nitelikteydi. Yemeğini doğrudan bıçağı ile alıp yer, çiğnerken etrafa parçalar sıçratırdı. Bu durumda pek çok kişinin onu dangalak, sevimsiz, hödük olarak görmesi de pek de şaşırtıcı olmasa gerek.

Doğumunda Hanore Balssa adını alan yazar, soyadını değiştirdi ve insanları soylu olduğuna inandırabilmek için kulağa aristokrat gelen de sözünü ekletti. İnsanlar onun kişisel alışkanlıkları hakkında ne düşünürse düşünsün, kimse Balzac’tan dünyanın en büyük romancılarından biri sıfatını esirgemez. Çok ciltli önemli eseri İnsanlık Komedyası, Napolyon sonrası Fransız toplumunun pek çok katmanını yakından gözlemlemeye ayrılmış bir hayatın ürünüydü. Ancak yazarın asıl hedefi bu değildi. Balzac önceleri Tragedya yazarı olmak istiyordu. Ne var ki Oliver Cromwell’in yaşamını anlatan oyunu, ancak Cromwell’in İngiliz halkı ile ilişkisi kadar başarılı olabildi. Oyunu oynayan bir üniversite profesörü, Balzac’ın annesine oğlunun edebiyat dışında bir kariyer edinmesi gerektiğini söyledi.

Gözü korkmayan Balzac yoluna devam etti. Popüler kurguda yetene­ğini deneyerek 1822’de beş roman birden bitiriverdi. Kitaplar muhteşem değildi, yazarın kullandığı takma isim de öyle… Her şeyden önce, “Lord R’hoone” yazarın ilk isminden tembelce üretilmiş bir anagramdı. Ancak yine de  Balzac’ın azim konusunda takdire değer bir yanı vardı. Üstünde keşiş cüppesi ve içtiği bol miktarda kahveyle artık günün on beş saati­ni yazarak geçirmeye başlamıştı. (Balzac’ın kullanmadığı neredeyse tek uyarıcı tütündü. Tütünün kuvvetten düşürdüğünü düşünüyordu.) Balzac partilere  katılarak romanları için malzeme topluyordu. Bu partilerde kulak misafiri olduğu tek bir sohbet, çoğu zaman insanlık Komedyası’nda bir bölümü doldurmaya yetip de artıyordu.




Yirmi yıllık bir süre içinde Balzac toplamı on bir bin sayfayı bulan doksan yedi eser üretti. Bunların bazıları pornografinin sınırında gezinen müstehcen romanlardı. Bir kısmı ise tam anlamıyla tuhaftı; örneğin Norveç fiyortları arasında genç bir çifte mistisizm üzerine eğitim veren hermafrodit bir meleğin anlatıldığı Seraphita adlı roman. Balzac’ın ki­şisel yaşamı ama daha az tuhaftı. Yazarın yüzlerce kadınla ilişkisi oldu ki sefil görünümü ve hijyen konusundaki kayıtsızlığı düşünülecek olursa bu oldukça büyük bir başarıydı.

Tüm bunların yanında kazandığı bütün parayı da harcadı. Bir aristokrat gibi yaşaması gerektiğine inanan Balzac, bu yanılgısını mütevazı geliri ile bir türlü uyuşturamadı. Sonuç olarak da borçtan hiç kurtulamadı. Hayatının ilerleyen döneminde bol miktarda pa­rası olan PolonyalI bir soylu kadınla ilişkiye girdi. Tam da aradığı gibi bir fırsattı bu. Ancak dehasına vurulmuş olsa da soylu hanım bile Balzac’ın müsrifliğinin serveti için ciddi bir tehlike teşkil ettiğini anladı. Balzac ile yazarın ölümünden yalnızca birkaç ay önce, hastalıktan acınası duruma düştüğü bir zamanda evlendi.

Düğünden sonra Paris’e, evine dönen Balzac yokluğu sırasında sadık hizmetçisinin aklını oynattığını gördü. “Bu ne kötü bir alamet!” diye, fer­yat etti. “ Bu evden mümkünü yok canlı çıkamam ben.” Haksız da değildi. Bundan birkaç ay sonra kalbi yılların aşırı tüketimine ve ağır yaşamına dayanamayarak iflas etti. Balzac hayatının sonuna dek kurgusal dünyanın içinde yaşamayı sürdürdü. Son sözleri insanlık Komedyası’ndaki ikinci benliği denebilecek hekime seslenişiydi: “Bianchon’a tez haber gönderin… Beni ancak o kurtarır.”

KAHVE DEJENERASYONU

Balzac’ın edebi üretkenliğini tetikleyen şey neydi? Ne olacak, milyonlarca in­sanın şu bitmek bilmez akşam toplantılarını atlatmasını sağlayan şey: bildiğimiz yüksek oktanlı kahve. Gecelerini gündüzüne katan Fransız yazar, günde yak­laşık elli adet koyu Türk kahvesi içiyordu. Starbucks’ın olmadığı bir çağda bu miktarda bir tüketim, hakiki bir maharet gerektiriyordu. Kahvesini pişirilmiş halde önüne getirtemediği zamanlarda yazar, Limbaugh stiline başvurarak bir avuç çekirdeği öğütüp ağzına atıyordu.

“Kahve benim hayatımda muazzam bir güç kaynağı,” diye itirafta bulun­muştu Balzac.“Üstümde muazzam etkileri olduğunu gözlemledim.” Kahvenin cefasını da çekmedi değil. Aşırı miktarda tükettiği koyu kıvamlı kahve mide­sinde kramplara neden oluyor tansiyonunu yükseltiyor ve kalp büyümesine yol açıyordu. Kahve zehirlenmesi, doyumsuz yaşam tarzı ile birlikte, Balzac’ın henüz elli bir yaşında gelen erken ölümünün başlıca nedeni oldu.

GÖZÜM KÖR OLSA DA

Balzac’ın tek içeceği kahve değildi. Kendisi aynı zamanda kaliteli çay erbabıydı. En sevdiği çaylardan biri ona bir Rus devlet adamı tarafından gönderilmişti (o da Çin imparatorundan gelen çayı çardanalmıştı). “ İm paratorluk toplam a” tekniğiyle toplanan ve kervanlarla Rusya’ya götürülen bu egzotik ve pahalı çay, efsanelere konu olmuştu;içenin kör olacağı söyleniyordu. Balzac tahmin edileceği üzere çayı yalnızca en yakın arkadaşları ile paylaştı. Eski dostu Laurent-Jan ka­rışımdan birkaç defa ta ttı ve her seferinde, “Yine körlüğü göze alıyo­rum ama… Canı cehenneme, değiyor işte!” dedi.

BİR YANLIŞ KİMLİK VAKASI

Balzac’la aynı sofrayı paylaşmış bir kişinin de onaylayacağı üzere, deha ile delilik arasında ince bir çizgi vardır. Prusyalı büyük doğabilimci ve kâşif Friedrich von Humboldt bir gün psikiyatr bir dostundan kendisini hakiki anlamda deli biriyle tanıştırmasını istedi. Bunun üzerine doktor, Humboldt, Balzac ve bir hastasıyla bir öğle yemeği ayarladı. Humboldt ile ilk defa ta­nışacak olan Balzac her zamanki gibi derbeder ve kılıksız bir biçimde geldi ve yemek boyunca gevezelik etti. Sohbetin sonuna gelindiğinde Humboldt dostunun kulağına eğilerek böyle enteresan bir deliyi getirdiği için teşekkür etti. Psikiyatr çok geçmeden durumun farkına vardı. “İyi de deli olan ötekisi,” dedi, Humboldt’a.“Senin gösterdiğin Mösyö Honoré de Balzac!”

AFYONU PATLAYINCA

Balzac bir gün bir akıl hastalıkları uzmanının denetimi altında ve şair Charles Baudelaire’in eşliğinde haşhaş denedi. Yer, Sen Nehri’ne bakan muazzam bir on yedinci yüzyıl malikânesiydi.Ancak denemenin sonucu, ortamın dinginliğiyle pek örtüşmedi. Afyondan etkilenmeyen Balzac beklediği gibi zihninde “ilahi sesler” duyamadı. Afyonla tamamen delirememenin hayal kırıklığıyla oradan ayrıldı

AÇLIKTAN SÜRÜNEN SANATÇI

Kendisini bir asilzade gibi konumlandırsa da Balzac yoksulluğa yabancı değildi. Gençlik yıllarını ısıtmasız, mobilyasız, derme çatma bir evde yaşayarak geçirmişti. Ne var ki gözü yılmayan büyük yazar, hayalgücünü kullanarak kendi dekorasyonunu kendisi yarattı. Boş duvarlara orada görmek istediği şeyleri yazdı. Bir yere “gül ağacından çekmeceli şifonyer”, başka bir yere, “Venedik aynası ve duvar halısı” yazdı. Boş duran şömine üstüne ise,“Raphael tablosu” diye ekledi. Balzac’ın Paris’teki bakımsız evi, kentin en tehlikeli bölgelerinden birindeki bir binanın çatı katındaydı.

Bu koşullar, iştahına düşkün Balzac’ı hayli zorlamış olmalı.Yazar öyle yoksuldu ki akşam yemekleri çoğu zaman bir bardak suya bandırılmış bayat ekmekten ibaretti. Parisli bir kitapçı bir defasında Balzac’ın evinin perişan halini gördükten sonra yeni romanı için yaptığı anlaşmayı feshetmişti. Bir defasında da evine giren hırsız Balzac’ın masa çekmecesini açmaya çalışmıştı. Uykusundan uyanan Balzac buna gülmekle yetinmiş ve, “Sahibinin gündüz gözüyle zırnık bulamayacağı bir çekmecede gece vakti para bulabilmek için göze aldığın riske bak!” demişti

KIYMETLİ MADDE

Vücudun “su” tutması denince akla Balzac’ı getirmemek imkânsız. Yazar, arkadaşlarına seks yaparken yaratıcı enerjisini tüketme korkusuyla boşalmamayı tercih ettiğini söylemişti. “Boşalma noktasına kadar öpüşüp koklaşmaların, aşk oyunlarının bir sakıncası yoktu,” diye açıklamıştı sırdaşlarından biri,“ama ancak o noktaya kadar. Balzac için sperm, beynin en saf maddelerinin dışarı atılması, dolayısıyla da potansiyel bir sanatsal yaratı eyleminin organ aracıyla akıtılması, kaybedilmesi anlamına geliyordu.” Ya da, çok sayıdaki sevgililerinden biriyle doruğa ulaştıktan sonra Balzac’ın söylediği gibi:“Bu sabah bir roman kaybettim!

Kaynak: Büyük Yazarların Gizli Hayatları-Schnakenberg/ Domingo Yayınları

[Toplam: 0   Ortalama: 0/5]
0 cevaplar

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir