Edebileştirme Bağlamında Kitap Çevirisi

Kitap çevirisi, edebiyat dünyasında yazarların edebildiğini kutsayan çok önemli bir mekanizmadır. Görünüşte tarafsız olmasından ötürü böyle bilinmese de, “merkezin dışındaki” bütün yazarlar için edebiyat dünyasına giden anayoldur. Eserin edebildiğini teslim etmenin bir biçimidir ve sadece bir dil değişiminden, dünyada yapılan yayıncılık işlemlerinin hacmini ölçmek için sayıya dökülebilecek (dökülmesi gereken) katıksız bir yatay aktarımda ibaret değildir.




Çeviri tam aksine, oyuncular arasındaki evrensel rekabette bir koz ve en önemli silah, uluslararası edebiyat uzmanının kendine has mücadele biçimlerinden biridir. Değişken bir geometrisi olan bu aracın nasıl kullanılacağı, çevirmenin ve çevrilen metnin, yani kaynak dilin ve hedef dilin konumuna göre değişir. Dillerin edebi açıdan eşit olmadığını daha önce ortaya koymuştuk, dünya edebiyat oyununun katılımcıları arasındaki eşitsizlik de, en azından kısmen buradan kaynaklanır.

Bundan dolayı bu dilden dile aktarım, benimsenen bakış açısına (çevirenin ya da çevrilenin) ve gerçekleştirildiği diller arasındaki ilişkiye bağlıdır. Bu kitapta incelenen örnekleri, bu iki etkenin birleşimi belirlemiştir. En zayıf donanımlı hedef diller için çeviri -ki bu durumda bir “içe-çevirme” söz konusudur- edebi kaynakları bir araya getirmenin, bir anlamda büyük evrensel metinleri tahakküm altında tutulan bir dile (dolayısıyla donanımsız bir edebiyata) ithal etmenin, edebi zenginlikleri o dile aktarmanın bir yoludur.

Alman romantiklerinin 19. yüzyıl boyunca giderek rayına oturan klasikleri çevirme programı, ileride ayrıntılı olarak göstereceğimiz gibi, bu türden bir girişimdir. Edebiyatta bir kırılma noktası oluşturmuş, edebi merkezlerde bir iz bırakmış eserler çoğu zaman, kendileri de uluslararası ve çokdilli olan, ait oldukları edebiyat uzmanını normlarından kopma arzusuyla merkezin modernitesini kendi dillerine taşımak isteyen (ve böylece tahakkümün sürmesine katkıda bulunan) yazarlar tarafından tercüme edilmiştir.

Sözgelimi Danilo Kiš Macar şairlerini (Ady, Petöfi, Radnoti), Rus şairlerini (Mandelstam, Esensine, Zvetayeva) ve Fransız şairlerini (Corneille, Baudelaire, Lautréamont, Verlaine, Prévert, Queneau) S’ırpça-Hırvatçaya çevrilmiştir; Vergilio Ferreira Sartre’ı Portekiz’de tanıtmıştır; Arno Schmidt Joyce’u hevesle Almancaya, Borges de Hart Carne’i, E.E. Cummings’i, William Faulkner’i, Robert Penn Warren’i İspanyolcaya çevrilmiştir; yüzyılın başında Japon Daigaku Horiguehi (1892-1981) Verlaine’in, Apollinaire’in, James’in, Cocteau’nun ve Morand!ın eserlerini Japonya’ya ithal etmiş, böylece o sıralar gelişmekte olan bu edebiyat uzamında geçerli olan estetik normlarının derinden sarsılmasına katkıda bulunmuştur;

Macar Dezsö Kosztolànyi Shakespeare’i, Byron’ı, Wilde’ı, Baudelaire’i ve Verlaine’i anadiline çevrilmiştir. Bu aracılar bir bakıma büyük başkentlerdeki uluslararası simaların tam tersi bir rol oynamışlardır: Çevresel olanı kutsamak üzere merkeze dahil etmek yerine, merkezin ürünlerini tercüme ederek merkezi (ve merkezde kutsanmış olanı) kendi ülkelerinde tanıtmışlardır. Greenwich meridyeninde ilan edilen moderniteyi tanıtmak amacıyla ithal etmiş; bu nedenle de uzamın bütünleşmesi sürecinde temel bir rol oynamışlardır.




Aynı işlem büyük “kaynak” diller açısından ele alındığında, bir “dışa-çevirme” olarak niteleyebileceğimiz edebiyat çevirisi merkezdeki edebi sermayenin uluslararası dağılımını sağlar. Küçük ülkelerdeki çokdilli yazarlar sayesinde büyük ülkelerin gücünü ve itibarını genişleterek, evrensellik iddiasındaki dillerin ve edebiyatların nüfuzunu kabul ettirir ve edebi kredisini arttırır. Ayrıca, çevirinin kendisi zaman aldığı için gecikmeyle de olsa, merkezde geçerli olan normu başka yerlere yayar.

Bunun tam tersine büyük “hedef” diller açısından bakıldığında, “küçük” dillerde yazılmış ya da göz ardı edilmiş edebiyatlara ait edebi metinlerin merkeze ithali, çevresel yapıtları ilhak edip merkezdeki zenginliklere katmanın bir yoludur: Valéry’nin belirttiği gibi, evrensel sermaye kutsama gücüne sahip büyük çevirmenlerin çalışmaları sayesinde büyür. Hâkim konumda olmaları, “asaletin bir gereği olarak” yerli olmayan ve kendi edebi kategorilerine uyan yazarları “keşfetmeyi” onlar için bir görev haline getirir. “Küçük” bir “kaynak” dil açısından
bakıldığında ise, metinlerin merkezi bir edebiyat diline ihraç edilmesi basit bir dil değiştirme işleminden çok daha fazlasıdır.

Aslında bu edebiyat statüsüne ulaşmak, edebildiğini tescil ettirmek demektir. Bizi burada ilgilendiren de işte bu çeviri yoluyla kutsamadır.”Edebilik” kavramını, yani salt dil sermayesinden bağımsız olarak bir dile edebi bir kredi tanıtmasını dikkate alarak, edebi açıdan tahakküm altında olanların başka dillere çevrilmesini edebiyatta görünürlük, varlık kazandıran bir kutsama işlemi olarak değerlendirebiliriz. Edebiliği zayıf ya da hiç yok diye bilinen, kendine has geleneklerden yoksun olan dillerde eser verenler bir anda edebilik payesi edinemezler.

Metinleri edebiyat dünyasına ancak edebiyatın büyük dillerinden birine çevrilerek girebilir: Çeviri, eserin sadece “uyruk değiştirmesi” ya da bir dilden diğerine geçmesi değil; çok daha özgül bir anlamda edebileşmesidir.
Latin Amerika’daki “boom” hareketinin yazarları, eserlerinin Fransızcaya çevrilip Fransız eleştirmenler tarafından kabul görmesinden sonra uluslararası edebiyat uzamında boy göstermişlerdir. Nitekim Jorge Luis Borges, kendisinin Fransa’nın bir icadı olduğunu söylemiştir. Danilo Kiš’in uluslararası çapta kabul görmesi, eserlerinin Fransızcaya çevrilmesi ve kutsanması, bu sayede Sırbistan-Hırvatistan’ın “karanlığından” çıkmasıyla aynı zamana denk gelir.

Tagore’un evrensel olarak tanınması (Nobel Ödülü’nü alması), Bengal dilinde yazdığı eserleri bizzat İngilizceye çevirmesiyle bağlantılıdır. Zaireli yazar ve entelektüel Pius Ngandu Nkashama, çevrilmenin ve kutsanmanın Afrikalı yazarlar için temel rolünü, inkar ederek de olsa şöyle vurgular: “Afrikalı yazarların kusuru, edebi bir metnin ancak yüce Batı tarafından itibar edildiği takdirde değer kazandığına inanmalarıydı […]. Sanki bir Afrika dilinde yazan biri ancak başka dillerde, bu örnekte sömürgecinin dilinde bir metin ürettiği andan itibaren edebiliğe ulaşabilirmiş gibi […]. Usulünce dünyaya yayılmış çevirilere dayanarak ona manevi bir kredi açılabilirdi.”

Tahakküm altındaki yazarların çevrilmesine edebileşme, yani edebi anlamda gerçek bir dönüşüm, bir hal değişikliği olarak tanımlamak, dilden dile basit aktarımlar olarak algılanan çeviri işlemlerinin birbirine eşit, hatta simetrik olduğuna inanmanın doğurduğu bir dizi soruna çözüm getirmeyi mümkün kılar. Edebi anlamda dönüşüm, pek ya da hiç edebi olmayan bir dile yazılmış yani “söz piyasası”nda var olmayan ya da fark edilmeyen bir dilde kaleme alınmış bir metnin bir edebiyat diline geçmesini sağlayan o sihirli sınırın aşılmasıyla gerçekleşir. Ben de işte buna dayanarak, edebi açıdan donanımsız bir bölgeden gelen bir metnin meşru makamlar nezdinde edebiliğini kabul ettirmesini sağlayan her türlü işlemi -çeviri, kendi metnini çevirme, trankripsiyon, doğrudan hakim dilde yazma-edebileşme olarak tanımlıyorum.

Bu metinler hangi dilde yazılmış olurlarsa olsunlar edebiliklerini tescil ettirmek için tercüme edilmek zorundadırlar. İngilizce yazan, dolayısıyla görünüşte çeviri meselesini dert etmesi gerekmeyen Hintli yazar Salman Rushdie, gene de temel nitelikteki bir kendini tercüme etme sürecinden bahseder: “Etimolojik olarak [Batı dillerinde] ‘tercüme” [translation] kelimesi, ‘ötesine geçirmek’ anlamına gelen Latince traducere’den gelir. Doğduğumuz yerin ötesine geçmiş olduğumuza göre, bizler ‘tercüme edilmiş’ insanlarız.

Genel olarak tercümede bir şeylerin kaybedildiği kabul edilir; bense inatla aynı zamanda bir şeyler kazanılabileceği fikrine sarılıyorum. “Edebi metinleri dönüştürmeye ve tercüme etmeye yönelik işlemler, bir bakıma dil ve edebiyatla ilgili bir dizi stratejiye, edebi anlamda yoksulluktan, görünmezlikten kurtulmak için geliştirilen çözümler silsilesine tekabül eder. Pek çok yazarın katettiği yola bakıldığında, kutsanmaya doğru adım adım ilerlerken her evrede, metinlerin kutsayıcı makamlar tarafından belirlenen görünürlük kurallarına uygun olarak geçirdiği dönüşümler saptanabilir. Strindberg ya da Joyce için mesele Fransızca yazmak değil, edebiyatı ete kemiğe büründüren dili -doğrudan ya da çeviri aracılığıyla- benimseyerek edebiyata, yazar statüsüne erişmekti.

Kaynak: Dünya Edebiyat Cumhuriyeti / Pascale Casanova / Varlık Yayınları

[Toplam: 1   Ortalama: 5/5]
0 cevaplar

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir