Belçika’nın Sanat ve Edebiyatta Yeri

Paris’le açıkça rekabet eden bir başkent olarak Brüksel de edebi eserleri kabul ettirme gücüne sahipti. Onu Paris’in etkisi altındaki bir başkent olarak gösteren fazla basit resme karşı, kavşak işlevi gören bir şehrin, büyük Avrupa başkentlerinin geri çevirdiği avangartların toplandığı bir merkezin, bir bakıma Paris’in reddettiği ya da görmezden geldiği bütün modernlere “ikinci bir şans” veren bir yerin daha karmaşık gerçekliği ortaya konulabilir.




Belçika’nın başkenti, onu kendi içine kapanmaya itecek ya da hınçla dolduracak bir milliyetçilik barındırmadığından, bütün yeniliklere, bütün modernitelere karşı duyarlıydı. 1830’da “yaratılmış” olan Belçika’nın siyasi açıdan yapay ve genç bir ülke olması, onu Avrupa’nın eski uluslarını parçalayan köklü çekişmelerden koruyordu. Yeniden inşa edilen bir halk kültüründen ziyade (ilk Flamanlardan Rubens’e dek) resim sanatına dayanarak ulusal bir geleneğin “icat edilmesi” dışında, Belçika’nın ayırt edici özelliği bütün Avrupa’ya açık olmasıydı.

Brüksel, edebi makamların da milliyetçiliğin buyruklarına boyun eğdiği zamanlarda bir bakıma Paris’e karşı bir seçenekti. Nitekim 1870’lerden itibaren iyice kesinleşen Alman karşıtlığı yüzünden Fransızlar Almanya’dan
gelen her türlü estetik devrime gözlerini kapatırken, Brüksel 1870’de Lohengrin’i sahneye koyarak Wagner’i yüceltti ve Wagner’ciliğin Almanya dışındaki başkenti oldu.

Fransız Operası’nın estetiğe karşı konformist yaklaşımından ötürü Belçika, Paris’te reddedilen Fransız bestecilere kucak açtı ve bu besteciler arasından Massenet, Hérodiade’la 1881’de büyük başarı kazandı. Vincent d’Indy Brüksel’e yerleşti ve coşkuyla karşılandı. Bağımsız genç ressamların 1883’te kurduğu “XX’ler Grubu”, sanat alanındaki bütün yeni fikirleri tanıtmak amacıyla dünyanın dört bir yanından sanatçıları davet edip
yapıtlarını özgürce sergilemelerine olanak sağladı. “Vingtistes”, yani “Yirmiciler” diye bilinen bu grup, kendini kabul ettirmeye çalışan bütün avangart hareketleri Brüksel’de ağırlıyor, eleştirel bir gözle haklarında ilk hükümleri veriyor, eserleri teorik bir çerçeveye oturtuyor ve dergileriyle, makaleleriyle, sergileriyle onlara meşruiyet kazandırıyordu.

Empresyonistler, neo-empresyonistler, Lautrec, Gauguin ya da (sağlığında alıcı bulan tek tablosunu orada satmış olan) Van Gogh gibi adı duyulmamış sanatçılar konuşabilecekleri insanlarla, hayranlarıyla Brüksel’de tanıştılar. Özellikle Belçikalı ressamların çok rağbet ettiği neo-empresyonizm burada yorumlanacak, kabul edilecekti; L-Art Moderne’in Paris muhabiri Felix Fénéon, bu akımı empresyonizmin radikal bir şekilde aşılması olarak kurumsal bir çerçevede tanıtan ilk kişiydi.

Buna paralel olarak Belçikalı yazarlar, Fransız realizminin roman estetiğindeki nüfuzuna bir son vermek için, Fransa’da doğmuş olan sembolist itiraz hareketine destek verdiler; bu edebi yeniliği Flaman mistisizminin
(Macterlinck, Ruysbroek’in eserlerini çevirmiştir), Alman felsefesi ve şiirinin süzgecinden geçirerek benimsediler. Kozmopolit (yani açık fikirli, çiftdilli) olduklarından, yeni yaklaşımlar getirip, Fransız yazarların estetik önermelerini bile aşmayı başardılar. Sonunda Brüksel sembolizmin başkenti olup çıktı:




Mallarné daha en başından kitaplarının yayımlanması için son derece elverişli koşulları burada buldu; Ocrave M irbeau’nun keşfettiği, 1890’da Figaro’da çıkan ünlü makalesinde “yeni Shakespeare” diye nitelediği Maeterlinck, sembolist tiyatroyu yarattı. Parisli marjinal tiyatro yöntemi LugnéPoe, Belçikalı seyirci ve eleştirmenlere sembolik tiyatrosunu 1893’te, Maeterlik ve İbsen’i sahneleyerek tanıttı. Belçikalı sanatçılar böylece, Fransızların
görmezden geldiği Alman sanatçıları, kabul gören empresyonistler gibi Fransız avangartlara karşı kabuk edilmeyenleri destekleyerek, İngiliz sanatını ve -Belçikalı art décoratif taraflarının 1890’larda benimsediği- prerafaelitleri öne çıkararak Paris’teki sanat makamlarının müdahalelerinden kurtulmayı, ağırlıklarını azaltmayı başardılar.

Avrupa sanatının bütün icatlarına açık kozmopolit bir şehir olması sayesinde Brüksel, milliyetçi varsayımlardan ve birbirine zıt geleneklerden uzakta, 20. yüzyıl sonunun sanat alanındaki en önemli devrimlerinden birkaçını geliştirildiği bir atölye haline geldi. Brüksel bir bakıma ikinci bir Paris olmuştu; o da sanatta moderniteye talipti, siyasi mücadelelerin ve milliyetçi karşıtlıkların canlanmasıyla Paris’in özgünlüğünü ve özelliklerini yitirmeye başladığı bir dönemde, avangartları takdis ediyordu.

Kaynak: Dünya Edebiyat Cumhuriyeti / Pascale Casanova / Varlık Yayınları

[Toplam: 1   Ortalama: 5/5]
0 cevaplar

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir