Kudüs Sendromu

Kudüs Sendromu nedir denilirse şayet, 1930 yıllar içinde Kudüs’lü Psikiyatrist Heinz Herman tarafından ortaya atılan ve ilk kez açıklanan Kudüs Sendromu Hastalığı bir çeşit saplantılı ve psikolojik olarak insanların deliliğe varacak şekilde hareket etmesi anlamına gelmektedir.

Kudüs Sendromu daha çok Kutsal Toprak olan Kudüs’e gelen turistlerde gözlemlenen bir davranış olarak kayıtlara geçmiştir. Geçmiş dönemine aykırı davranan turistlerin Kudüs Sendromu diye adlandırılan bu tutumlarını Batılı ve ana akım medyası zıddı bireysel bir gazeteci de gözlemleyerek şöyle yazmıştır.




Kutsal Topraklar da bile, çok fazla haberin olmadığı sessiz dönemler oluyor. Böyle dönemlerde potansiyel dolgu olarak kullanabileceğiniz çekici gelen insan hikayelerinden biri, Kudüs Sendromu. Bu, ciddi tıp dergilerinde hakkında yazılar yazılmış bir durumdur. Uzun lafın kısası, Kudüs’te eski kenti ziyaret eden binlerce turist, Mesih’in geldiği fikrine kapılır.

Bunların çoğu, birkaç günlük bakımdan sonra evlerine geri dönebilir ama geri kalanı yıllarca, Mesih’in ortaya çıkması beklenen yerin çevresindeki ucuz otellerde kalır. Bunların nasıl insanlar olduklarını öğrenmek istedim ve bu ucuz otellerden birinin sahibini arayıp buldum. Çok basit dedi. Konuklarımın bir problemi var. Bunu kendi başlarına çözemiyorlar. Ve bir başkasının, Mesih’in bunu yapacağına umut bağlamışlar. Otelin sahibi duyarlı bir adamdı ve inancını sorduğumda Annem ve babam Müslüman dedi. Gözleri bazı insanların peygamber Yeşeya diye imza attığı konuk listesine kaydı. Ben Mesih olsaydım, böyle müritlerden memnun olmazdım diye mırıldandı.

Ortadoğu’daki barış hakkındaki tartışmaları internetten ya da uydu anteni aracılığı ile izlediğimde, Kudüs Sendromu‘nu düşünmemek zordu. Herkes bu sendroma yakalanmış gibiydi. Sadece Araplar değil aynı zamanda Yahudiler ve Batılılarda. Her zaman bir başkasının birşeyler yapması bekleniyordu. Çünkü bir başkasının problemi vardı. Sıradan Filistinliler, liderlerine, Arap ülkelerine, Avrupa’ya ya da Amerika’ya bakıyordu. Arap kanallarında değiştirilmesi gereken her zaman Batının politikasıydı. İsrail problemlerini, dünyanın geri kalanının Yahudi alayhtarı olması ile açıklanıyordu. 11 Eylül’den beri de, gittikçe daha fazla Batılı yorumcu, ”İslamiyet’in bir aydınlanma yaşaması, Müslümanların bunu ya da şunu yapması gerekiyordu.” demeyi sürdürüyordu.

Kaynak: Jorıs Luyendıjk-Bir Gazetecinin Ortadoğu’da Gerçeği Arayışı/Paloma Yayınları




[Toplam: 0   Ortalama: 0/5]
0 cevaplar

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir