Kitlesel Göçler Nelerdir Dünya Geneli Detaylı İnceleme

Kitlesel Göçler Nelerdir Dünya Geneli Detaylı İnceleme

Kitlesel Göçler Nelerdir Dünya Geneli Detaylı İnceleme

Kitlesel Göçler Nelerdir Dünya Geneli Detaylı İnceleme : Bu yazımızda siz okurlara genel anlamda kitlesel göçler nelerdir ve dünya göç tarihi üzerine ince bir yolculuğa çıkacağız.

Başlığımızdaki Kitlesel Göçler Nelerdir başlangıcını Sümerlerle Başlatıyoruz

İlk uygar toplum olarak gösterilen Sümerlilerin oluşumu, birbirine yabancı sosyal grupların birleşerek tek bir büyük sosyal gruba dönüşmesi şeklinde olmuştur. M.Ö 5000 yıllarında Aşağı Mezopotamya’da kurulmuş olan şehir devletlerinin kurucuları olan Sümerlilerin o bölgeye çok uzaklardan geldiği anlaşılmaktadır. Çünkü dünyanın ilk yazılı kaynaklarını bırakmış olan bu toplumun dilinde, hem Türkçeye hem de bazı Kafkasya dillerine benzerlikler görülmüştür.




Bu benzerliklerden hareketle, Orta Asya’dan çıkan bir kavmin Kafkasya’ya (veya tam tersi) gelip oradaki toplumlarla uzun süre birlikte yaşayıp kaynaştıktan sonra, yeni bir sosyal birliktelik oluşturarak Aşağı Mezopotamya’ya inmiş olabileceği düşünülebilir. Bu gelenlerin Aşağı Mezopotamya’nın yerli halkıyla
birleşerek Sümer Şehir Devletlerini kurmuş oldukları bilinmektedir. Kendilerinin çalıştıranlar, yerli halkın ise çalışanlar şeklinde görev aldığı bu birleşmede, zamanla bir de çalışmayı yönetenler olarak bir sınıf oluşmuştur.

Daha sonra eklenen yeni sınıflarla ekonomik, sosyal ve askeri alanlardaki iş bölümleriyle, tam bir bütünleşme sağlanmıştır. Sümerler örneğinde görülen bu duruma, yani egemen sınıf tarafından çalıştırılıp onlara sosyal artı
vermelerine rağmen halkın ayaklanmamasının sebebi, bu iş bölümünden memnuniyet duymalarıydı. Çünkü yönetenlerden olan din adamlarının örgütlemesiyle, daha önce tarım yapılamayan bataklıklarda kurutularak tarım arazisi haline getirilmişti.

Zamanın tabletlerine ve Heredotos’a göre tarım alanlarının bu şekilde çoğalması, üretimi bire iki yüz, bire üç yüz oranında arttırmıştı. Bu durum elbetteki üretici güçlerde de memnuniyete yol açıyor ve egemen sınıfın çıkarıyla genel yarar uzlaşmış oluyordu.

Karşılıklı dayanışmanın tatmin edici olması, uzaklardan gelen göçmenlerle  yerli halkın bütünleşerek Sümerli
ismiyle birleşmesini kolaylaştırmıştı. O bölgenin bugünkü sosyal yapısına baktığımızda, Sümerlilerin civar bölgelerdeki Samiler de de bütünleşmiş ve milletleşmeyi Arap kimliğinde tamamladıklarını görmekteyiz.

Arapların diğer bölgeleri içinde durum farklı değildir. Arap yarımadasındaki Tubaların ilk hükümdarlarından Kaysa oğlu Efrikiş, Kuzey Afrika’ya yürümüş, rivayete göre oranın yerli halkının konuşmalarından hiçbir şey anlamamış ”nedir bu berbere” diye sormuştur. ”Berberi” isminin kaynağı olarak gösterilen bu söz, aynı zamanda bir yabancılık duygusunu da açığa çıkarmaktadır. Efrikiş’in dönüşü esnasında orada bıraktığı Yemenli halk ile tam olarak kaynaşan Berberilerden oluşan Kuzey Afrikalılar, bugün Arap milletinin bir bölümü durumundadırlar.

Anadolu’da devlet kurmuş olan Hititler’inde Sümerliler gibi uzak coğrafyadan gelmiş göçebeler olduğunu biliyoruz. Onlarda Anadolu’daki saban tarımı ile uğraşan yerli halkın üzerinde egemenlik kurmuşlar ve onlarla
bütünleşmişlerdir. Onların dillerinde de değişik yörelerin dillerine benzerlikler bulunmuştur. Kelimeleri itibariyle Hint-Avrupa kökenli, bitişken son ekli yapısı ile de Ural-Altay kökenli izlenimi veren bir dil kullandıkları tespit edilmiştir.

Anadolu halkıyla bütünleşen bu Hititlilerin dillerindeki bahsedilen özellikten dolayı, Sümerliler için yaptığımız tahmin gibi, onlarında daha önce apayrı iki bölgenin toplumlarının kaynaşmasıyla meydana gelmiş olabileceğini söyleyebiliriz.

Onlardan sonra deniz halklarından Frigyalıların, İyonyalıların da Anadolu halkı olarak kendilerinden öncekilerle birlikte yaşadıklarını ve aşağıda sayacağımız tarihi gerçekleri göz önünde bulundurursak; daha sonra Batı Anadolu’da koloniler kurarak yerleşen Yunanlılar için, Platon’un bir soydanlık iddiasının gerçersizliğini görmüş oluruz. Kaldı ki, o konuda kendisi ile aynı görüşte olan öğrencisi ve ilk otoritelerden Aristoteles’de onun öğrencisi Büyük İskender de aslında Yunan değildi, Makedon kökenliydi.

Yunan uygarlıklarının öncüsü diye gösterilen Girit Uygarlığı’nın durumuda Yunanlılar hakkında bilgi vermek için ele alınmaya değer konulardan biridir. M.Ö. 1900’de muhteşem saraylarıyla bilinen Girit’te, Anadolu’dan geldiği sanılan Ana Tanrıça dininde ve Tanrıçanın oğlu ya da kocası olan Minos adında bir rahip-kral bulunuyordu. Giritliler bu dönemde Avrupanın hammaddelerini Suriye ve Mısır’a; oraların mamullerini de Avrupa’ya pazarlamak sureti ile ticaretle uğraşıyorlardı.

M.Ö. 1450 yılında Akhalar, Girit Uygarlığına son verdiler. Daha sonraları bu ada da Yunan çerçevesinde yer alacaktır. M.Ö. 6. asırdan başlayıp 8. asra kadar süren kitlesel göçlerle gelen Avar, Slav ve Arnavut göçmenler, Orta Yunanistan’ın büyük bölümünde ve Pelopones’te (Mora Adası) nüfus çoğunluğunu teşkil etmişlerdir.

Bu örnekler, Yunan dahil bölgedeki milletlerin oluşmasında yabancı kitlelerin birleşmesinin rolünü göstermeye yeterdir. Ayrıca bugünkü Yunanlıları, aşağıda örneklerini göstermeye çalışacağımız Avrupa’daki sosyal hareketlerin bünyesinde de düşünmek gerekir.

Diğer Avrupalı toplumların milletleşmesi, feodaliteden yani Ortaçağ’dan sonra isimlendirilmiş görülmektedir. Daha öncesi için İngiliz, Alman, Fransız gibi isimlerle belirli birer sosyal grup saymak mümkün değildi. Helenler, Dorlar, Spartalılar, Keltler, Galyalılar, Romalılar gibi isimlerle gösterilmiş oluşumların, etnik bir anlamı söz konusu değildi. Roma devlet olmadan önce üç aşiretten oluşan ve Populus Romanus denilen bir konfederasyondu.

Ramnes, Tities, Luceres isimli bu aşiretlerin her biri on curieden, her biri curie on gensden oluşuyordu. Bu şekilde matematiksel düzgün örgütlenme, kan bağı ilişkilerini değil, suni biz düzenlemeyi göstermektedir. Türklerde özellikle de Oğuzlarda gösterilen on ikişerli grubun toplamıyla yirmi dört kol izahıda öyledir. İlerleyen sayfalarda o kollar arasında lisan farklılığının bile olduğunu göstereceğiz. Kabile konfederasyonundan yapılan fetihlerle güçlü bir krallığa dönüşen Roma devleti süresince, çok yönlü ve yoğun olarak sosyal karışımlar yaşandı.

Öncelikle toprak sahipleri arasında çeşitli sebeplerle toprağını işleyemeyecek olanların, borçlarına karşılık arazilerini soylu büyük çiftçilere (patriciler) terk etmeleri ve kentlere göç ederek devletçe beslenen bir kitle (plebler) haline gelmeleri, ticaretle uğraşarak zenginleyen soylu olmayan insanların (equestrusa) bir sınıf oluşturmaları ve savaşlardan ele geçirilen esirler (köleler) ile çok büyük bir sosyal çeşitlilik doğuyordu.

M.Ö. 104 yılında yapılan bir nüfus sayımına göre Roma şehrinde 200 toprak sahibi, 10,000 equestrus ve 900,000p pleb vardı. Bütün Batı Roma içindeki köle sayısı ise 21 milyondu. Daha sonraları patricielerin işleyemedikleri toprakların bir kısmını hisse vermek şartıyla kölelerine bırakmalarıyla, köleler tamamen Batı Roma toplumu ile bütünleşmiş oldular.





Kölelerin büyük çoğunluğunun başka toplumlarla yapılan savaşlardan esir alınmış kişiler olduğu ve belirtilen sayının büyüklüğüde göz önünde tutulunca kitlesel karışımın kapsamı daha iyi anlaşılacaktır. Ayrıca feodaliteyi doğuran kalabalık kavimlerin akınları, Avrupa nüfusunu tam anlamıyla harmanlamıştır. Vandallar, Vizigotlar, Ostrogotlar, Burgondlar: Ren ve Tuna nehrini aşarak gelen Germen kavimleriydi ki, önceleri yağmacılık yaparken, daha sonra değişik bölgelere yerleşerek yerli halklarla bütünleşmişlerdir.

Frankların, Burgondların, Gothların, Lombardların ve Normandların beraberlerinde kendi kavimlerinden
pek az sayıda kadın vardı. Sadece şeflerin bir kaç nesil boyunca Germen kadınlarla evlenmesine dikkat edilmesine rağmen, gayri meşru eşleri hep Latinlerdi. Şefler haricinde bütün kabile erkekleri ise Latin kadınlarıyla evlenirdi. Roma imparatorluğu yıkıldıktan sonra imparatorluk, topraklarında kurulan, Kuzey
Afrika’daki Vandal, İspanya’daki Vizigot, Güney-Batı Galya’daki Burgond, İtalya’daki Ostrogot ve ardından Lombard krallıkları, o Cermen kavimleriyle yerli kavimlerin birleşmesinin ürünleriydiler.

Kuzeydeki İskandinav ülkelerinden gelen (Norman) kavimler olarak Viking ve Varegler, Avrupa’daki bir başka kitlesel karışımı oluşturdu. Bugün Fransa’nın bir bölgesinin adı olarak kullanılan Normandiya kelimesi, bu Norman kavimlerden kalmadır. Orta Asyalı kavimlerden Avarlar, Hunlar, Peçenekler, Kıpçaklar ve Onugurlar ile Kafkasyalı kavimlerden Alanlar’da Avrupa’ya gelmiş ve aynı karışımın içinde yer almışlardır. M.S. 10. yüzyılda Avrupa’ya yönelik göçebe akınları kesilmiştir. Bu yüzyıldan sonra özellikle Batı Avrupa, herhangi bir dış saldırıya uğramadan kesintisiz bir sosyal evrim sürecine girebilmiştir.

Bu evrim sürecide sabit bir sosyal temel üzerinde olmayıp gerek savaşlar gerekse evlilik ve veraset yoluyla toprakların üzerindeki halkla birlikte, siyasi yapılar arasında el değiştirmesi suretiyle sosyal değişimler doğurarak devam etmiştir.

Hala millet isimlerinin geçmediği 15. ve 16. yüzyıllarda topraklarını evlilik ve veraset yoluyla genişletmekte en başarılı olan, Avusturya’daki Habsburglardı. Mesela Kral I. Maximilian, veraset yoluyla Burgonya ve bugünkü
Hollanda’yı kazanmıştı. Bir başkası, bir başka evlilik sözleşmesi ile Macaristan ve Bohemya topraklarını kazanacaktı.

Maximilian, oğlu Philip’i, İspanya Kralı Ferdinand’ın kızı olan Joan ile evlendirince Kastilya, Napoli ve Sicilya ile birlikte Aragon’a sahip oldu. Philip ve Joan’ın oğlu Charles, on beşinci Burgonya Dükü, on altısında İspanya Kralı oldu. Charles babasından sonra ise ”Kutsal Roma İmparatoru” unvanını alacaktı. Üstündeki ahaliyle birlikte
arazilerin bu türden el değiştirmesinin, sosyal karışımları devam ettirdiği şüphesizdir.

Kaynak: Batıdan İthal Milliyetçilik ve Ötekileştirdikleri – Hüseyin Dayı / Akis Kitap Yayınları

[Toplam: 0   Ortalama: 0/5]
0 cevaplar

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir