Homo Erectus’un Yaşamı

Homo Erectus ne zaman yaşadı, en erken dönemlerinde günlük hayatına nasıl geçtiğini tam olarak belki de asla bilemeyeceğiz. Ama, sit 50’den elde ettiğimiz zengin arkeolojik kanıtları ve düş gücümüzü kullanarak 1,5 milyon yıl öncesi için şöyle sahneyi yeniden kurabiliriz.

Mevsimlik bir dere, dev bir gölün batı yakasındaki geniş bir taşkın ovasında ağır ağır akıyoru. Derenin dolambaçlı kıyıları boyunca uzun akasya ağaçları, tropik güneşe karşı hoş bir gölge oluşturuyor. Dere yatağı yılın büyük bir bölümü boyunca kuru kalmakta; ama kuzeydeki tepelerde son zamanlarda görülen yağmurlar göle doğru inerek, dereyi yavaş yavaş kabartıyor. Taşkın ovası birkaç haftadır renk cümbüşü içinde; çiçeklenen otlar portakal rengi toprakta sarı ve mor renkli havuzlar oluşturuyor ve alçak akasya çalılıkları beyaz bulut tarlalarına benzetiyor.




Sarı ve mor renkli havuzlar oluşturuyor ve alçak akasya çalılıkları beyaz bulut tarlalarına benziyor. Yağış mevsimi hemen kapıda. Burada, derenin eğrisinde,  beş yetişkin dişi ile çocuk ve gençlerden oluşan küçük bir insan grubu görüyoruz. Atletik ve güçlü bir yapıları var. Yüksek sesle sohbet ediyorlar; konuşmalarının bir kısmının sosyal repertuvarın parçaları olduğu görülüyor, bir kısmı da, günlük planlarla ilgili.

Gün doğumundan önce gruptan dört yetişkin erkek, et aramak için erkenden yola çıktı. Dişilerin rolü bitkisel besin toplamak, bunun yaşamlarının ekonomik dayanağı olduğunu da herkes biliyor. Erkekler avlar, kadınlar toplar: Bu, bizim grubumuzda ve bilindiği kadarıyla her zaman gayet iyi işe yaramış bir sistem. Dişilerden üçü yola koyulmaya hazır; hem bebek taşıyıcısı hem de daha sonra yiyecek torbası işlevlerini gören, omuzlarına atılmış bir hayvan derisi dışında tamamen çıplaklar.

Yanlarında, dişilerden birinin daha önce, iri dalları keskin taş yongalarla keserek hazırladığı kısa, keskin sapalar taşıyorlar. Bunlar, diğer büyük primatların ulaşamadığı, derine gömülmüş dolgun yumru köklere ulaşabilmelerini sağlayacak kazma sopaları. Dişiler en sonunda yola çıkıyor ve genellikle yaptıkları gibi tek sıra halinde, kendilerini zengin sert kabuklu yemiş ve yumru kök kaynaklarına götüreceğini bildikleri bir patikayı izleyerek, göl havzasının uzak tepelerine doğru yürüyorlar.

Taze meyve için yılın, yağmurun doğal işlevini yerine getireceği sonraki dönemlerini beklemeleri gerekiyor. Akarsuyun kenarında iki dişi, yüksek bir akasyanın altındaki yumuşak kurnda oturuyor ve üç çocuğun soytarılıklarını izliyor. Hayvan derisinden bir bebek taşıyıcısında taşınamayacak denli büyük ve avlanmaya ya da toplamaya çıkamayacak kadar küçük olan bu çocuklar, tüm insan yavrularının yaptığı şeyi yapıyor: Yetişkin yaşamlarını önceden gösteren, “miş gibi yapma” oyunları oynuyorlar.

Daha sonra, içlerinden en büyüğü olan bir kız, dişilerden birini, taş aletlerin nasıl yapıldığını kendisine bir kez daha göstermeye ikna ediyor. Ka dın sabırla, iki lav taşını keskin, ani bir darbeyle birbirine vuruyor. Mükemmel bir yonga uçuyor. Kız da kararlı bir tavırla aynısını yapmaya çalışıyor, ama başarılı alamıyor. Ka dın kızın ellerini tutuyor ve gerekli hareketi yavaş yavaş yapmasını sağlıyor.

Keskin yongaların yapılması göründüğünden daha zor bir iştir ve sözlü talimattan çok, göstererek öğretilir. Kız bir kez daha deniyor; hareketleri bu kez biraz farklı. Taştan keskin bir yonga kopuyor ve kız bir zafer çığlığı atıyor. Yongayı kapıyor, gülümseyen kadına gösteriyor ve sonra, oyun arkadaşlarına da göstermek için yanlarına koşuyor. Artık bir yetişkin aletiyle donanmış olarak, oyunlarına devam ediyorlar. Bir sapa buluyorlar ve taş kırıcı çırak sapayı keskinleştiriyor.

Ardından, bir avcı grubu oluşturuyor ve yayın balığı peşine düşüyorlar. Akşama doğru üç kadın, hayvan derilerini bebekler ve kuş yumurtası, üç küçük kertenkele, beklenmedik bir hazine olarak da balla doldurmuş olarak geri dönüyor ve dere kıyısındaki kamp alanı yeniden hareketleniyor. Kendi çabalarının sonucundan memnun olan kadınlar, erkeklerin ne getireceği konsunda tahmin yapıyorlar. Avcılar çoğunlu kla elleri boş dönüyor. Et arayışının doğal yapısı gereği. Ama şansları yaver gittiğinde büyük bir ödüle ulaştıkları da oluyor.

Kısa bir süre sonra uzaklardan duyulan sesler, erkeklerin geri döndüğünü belli ediyor. Ve, erkeklerin konuşmalarındaki heyecana bakılırsa, bu kez başarılı olmuşlar. Erkekler günün büyük bir bölümünde küçük bir antilop sürüsünü sessizce izlemiş ve içlerinden birinin hafifçe topalladığını fark etmişlerdi. Sürekli sürünün gerisinde kalıyor ve onlara yetişmek için büyük bir çaba harcaması gerekiyordu. Erkekler, büyük bir hayvanı ele geçirme fırsatını yakalamışlardı. Bizim grubumuz gibi, asgari düzeyde doğal ya da yapay silaha sahip avcılar daha çok hileye başvurmak zorundaydı.

Sessizce ilerleyebilme, araziye uyma yeteneği ve ne zaman vuracağını bilmek, bu avcıların en değerli silahlarıydı. Sonunda karşıianna bir fırsat çıkıyor ve erkekler hiç konuşmadan sözbirliği ederek, stratejik konumlar alıyorlar. içlerinden biri, nişan alarak elindeki kayayı tüm gücüyle fırlatıp hayvanı şaşırtan bir darbe indiriyor; diğer ikisi de avı hareketsiz hale getirmeye koşuyor. Kısa, keskin bir sapanın hızla saplanmasıyla birlikte hayvanın boynundan bir çeşme dolusu kan fışkırıyor. Hayvan çırpınıyor, ama kısa bir süre sonra ölüyor. Yorgun düşen, üstleri kan ter içindeki üç adam çok sevinçli. Yakınlardaki bir lav taşı yatağında hayvanın kesilmesinde kullanılacak




Aletleri yapmak için gerekli ham maddeyi buluyorlar. Bir taşın bir diğerine sertçe birkaç kez vurulmasıyla birlikte, hayvanın sert derisinin kesilmesine ve eklemlerin, beyaz kemik üzerindeki kırmızı etlerin ortaya çıkarılmasına yetecek yongalar üretiliyor. Kaslar ve tendonlar bu becerikli kasaba teslim oluyor ve erkekler iki et yığını taşıyarak kampa doğru yola koyuluyorlar. Gülüşüyor, günün olayları ve her birinin bu olaylardaki farklı rolü  hakkında birbirleriyle şakalaşıyorlar.

Dönüşlerinde büyük bir coşkuyla karşılanacaklarını biliyorlar. Akşamın ilerleyen saatlerinde et, neredeyse bir ayin duygusu içinde tüketiliyor. Avcı grubuna liderlik eden erkek, parçaları kesip etrafında oturan kadınlara ve diğer erkeklere uzatıyor. Kadınlar çocuklarına et parçaları veriyor ve çocuklar da oyun oynar gibi, parçaları aralarında değiş tokuş ediyorlar. Erkekler eşlerine ve onlar da erkeklerine et parçaları sunuyor. Etin yenmesi beslenmekten öte, onları sosyal olarak birbirine bağlayan bir eylem. Av zaferinin coşkusu artık yatıştı ve erkeklerle kadınlar birbirlerine, ayrı geçen günün öyküsünü anlatıyorlar.

Bu güzel kampı yakında terk etmek zorunda kalacaklarının farkındalar; çünkü uzak tepelerde giderek yoğunlaşan yağışlar yakında, derenin kabararak kıyısına taşmasına yol açacak. Ama şimdilik, bulundukları yerde hepsi mutlu. Üç gün sonra grup, güvenli yüksek alanlar aramak amacıyla kamptan son kez ayrılıyor. Arkalarında, geçici mevcudiyetlerinin kanıtlarını bırakıyorlar. Yonga çıkarılmış lav taşı öbekleri, yontulmuş sopalar ve işlenmiş hayvan gerileri, teknolojik becerilerinin kanıtları. Kırılmış hayvan kemikleri, bir yayın balığı kafası, yumurta kabukları ve yumru kök kalıntıları diyetlerinin genişliğini gösteriyor.

Ama kampın odak noktası olan yoğun sosyallik uçup gitmiş. Et yeme ayini ve günlük olaylar hakkındaki öyküler de. Kısa bir süre sonra, derenin kıyıya taşmaya başlamasıyla birlikte bu boş, sessiz kamp ağır ağır suyla kaplanmaya başlıyor. İnce sel kumu küçük grubumuzun yaşamından beş günlük bir kesitin kalıntılarını örtüp içinde ancak, kısacık bir öykü saklıyor. En sonunda, kemiklerle taşlar dışında her şey çürüyüp yok oluyor ve bu küçük öykünün oluşturulması için geriye ancak birkaç yetersiz kanıt kalıyor

Çoğu kişi, bu kurgumun Homo erertus’u a ırı derecede insan gösterdiğini düşünecektir. Ben öyle dü üıımüyonım. Ben bir avcı-toplayıcı yaşam tarzı yaralıyorum ve bu insanlara dil atfediyorum. Kuşkusuz, modern insanlarda bildiğimizin ancak ilkel çeşitlerneleri olmak kaydıyla, lıence her ikisi de akla yatkın. Ne olursa olsun, arkeolajik kanıtlar, et ve yeraltı yumru kökleri gibi yiyeceklere ulaşmak için teknoloji kullanan bu yaratıkların diğer büyük primatların ötesinde bir yaşam sürdüklerini açıkça gösteriyor. Tarih öncemizin bu aşamasında atalarımız,  bizim anında fark edeceğimiz bir şekilde insan olmaya başlamışlardı.

Kaynak: Rıchard Leakey- İnsanın Kökeni




[Toplam:0    Ortalama:0/5]
0 cevaplar

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir