1800’lerde İzmir’deki Rumların Ticari Hayatı

1800’lerde İzmir’deki Rumların Ticari Hayatı

Daha önce belirtmiş olduğumuz gibi gerek kıyıda gerekse iç bölgelerde, Küçük Asya’nın bazı şehirleri nüfus bakımından 19. yüzyılda düzenli bir artış göstermiştir. Bu büyümenin doğurduğu orta büyüklükteki şehirler ağı, bölgenin ihtiyaçlarını karşılayabiliyor ve başkentin ticaret üzerindeki tartışmasız üstünlüğüne bir ölçüde karşı koyabiliyordu. Bu ağın ortasından da çok önemli bir ticaret hattı geçiyordu. Trabzon, Kayseri ve Adana gibi şehirler ticari hasadın kendi paylarına düşen kısmından kendi paylarına düşenden yararlanmakla beraber, Anadolu ekonomik dünyasının başlıca dayanak noktaları İstanbul ve İzmir’di.




Bu hat hem Küçük Asya hem de Rumların ticari hayatını biçimlendiriyor, hem de bu etkinlikler çerçevesinde kendisi biçimleniyordu. Rumların yarımadadaki ekonomik coğrafyasının izini sürmek içinse doğrudan İzmir’e bakmamız gerekiyor. Ege kıyısındaki elverişli konumu ile İzmir asırlar boyunca kara trafiğinin yanı sıra gemi taşımacılığı içinde çekici bir merkez olmuştu.

Fakat Küçük Asya şehirleri arasındaki üstünlüğünü kazanışı, Osmanlı topraklarının ürünleri için önemli bir Avrupa pazarının açıldığı 18. yüzyılda başlamıştır. Odesa, Selanik, Beyrut ve İskenderiye limanları arasında sürmekte olan ticaret İzmir’i sahip olduğu güvenli ve uygun geçiş noktası özelliğinden dolayı imrenilecek bir liman konumuna yükseltmişti.

Başkentten Doğu şehirlerine mal götüren kervanlar bile yollarını değiştirip İzmir’den geçiyorlardı. 19. yüzyılın hemen başında bu Ege limanı, Hindistan’a kadar uzanan uzun mesafeli ticaretin büyük kısmını kontrol etmekteydi. İzmir’in önemi tam anlamıyla ancak bölgesel bir merkez olarak oynadığı rol göz önüne
alındığında anlaşılabilir. İzmir’in kuzeyindeki topraklardan Truva’ya ve içerisinde Bursa’ya kadar, güneyinde ise Rodos Adası’nın karşısına gelen kıyılar içeride Denizli’ye kadar uzanan alanın tarım ve el sanatı ürünleri ihracat için doğrudan bu limana aktarılıyordu.

Bunun yanında İzmir’in ticari gölgesi, Kayseri ile var olan ticaret ilişkilerine bağlı olarak Orta Anadolu’nun merkezine dek uzanmaktaydı. Karadeniz ticaretinin büyük bir bölümünü üstlenen Trabzon ve Samsun gibi kimi Anadolu şehirleri gelişmeye devam ederken, İzmir’in ekonomik atağı tüm diğer merkezleri geride bırakmıştır. Sahip olduğu doğal servetlerle İzmir çok önceleri birçok yabancıyı çekmiş ve şehre yerleşen bu insanlar zaman içinde kendi mahallelerini oluşturmuşlardır. Söz konusu Avrupalı Mahallesi, asıl tabiri ile Frango-mahalas, sahil bölgesinde kurulmuştur.

Avrupalılar burada ikamet ettikleri binaları 17. yüzyılın ikinci yarısında inşa etmeye başlamışlardı. 19. yüzyıla gelindiğinde ise, kurdukları bölge genişleyerek büyük bir ticaret ve yerleşim dörtgeni oluşturmuştu; öyle ki, büyüklük ve eskilik anlamında bu alanı geride bırakan yerler yalnızca başkentteki Pera ve Galata bölgesiydi. Bu dönemde yaşamış, konuyla yakından ilgili Amerikan bir misyoner, mahallenin ve genel anlamda şehrin önemine şu sözlerler değiniyor:

”İzmir başka yerlere kıyasla özgür bir şehir. Frenk sakinler tam bir özgürlük içindeler. Görenekleri ve adetleri daha çok itibar kazanıyor. Yerli vatandaşlar ise başkenttekilerden, ya da iç bölgelerde yaşayanlardan daha fazla özgürlüğe sahipler…Buradaki herhangi bir Frenk Konsolosun sahip olduğu nüfus İsanbul’daki bir elçinin nüfusu ile aynı ölçüde, öte yandan halktan bir Frenk sakinin bu cemaat içindeki ağırlığı Başşehir’deki iki ya da üç eşitinin sahip olacağı ağırlıktan daha fazla. ”İşte böylesi doğal ve beşeri özellikleri ile İzmir, girişimci Rumlar ve Ermeniler için adeta bir mıknatıs işlevi görmekte.

Küçük Asya’nın batı kıyısına uzanan ve nüfusunun büyük bir kısmı Rumlardan oluşan adalar, İzmir’e yapılan göçlerin en eski kaynak noktalarıdır. Örneğin, çok fazla sayıda göçmen hemen yakındaki Sakız Adası’ndan gelmişti. 18. yüzyılın sonuna doğru Ege bölgesinde ticaret kalıpları değişime uğramış ve İzmir, Selanik’in geri kalması pahasına daha önemli bir merkez haline gelmişti. Böylece, binlerce Sakızlı bu Anadolu limanına yerleşip burada ticaret şirketleri kurmuşlardı.




Söz konusu şirketlerin en başarılıları, Karadeniz, Akdeniz ve Avrupa’nın Atlantik kıyısındaki limanlarda temsilcilikler açmışlar ve kendi adalarının ürünleriyle tekstil mamüllerinden başka bu bölgenin mallarınıda pazarlamaya başlamışlardı. İzmir’in olumlu iş atmosferi artık Tinos ve Naxos gibi daha uzaklardaki Ege Adalarının Rumlarınıda çekmekteydi. Kuşkusuz, gelenlerin tamamının girişimci ya da tüccar olması söz konusu değildi.

Adalıların önemli bir bölümü eşleriyle birlikte, varlıklı Rumların ve Türklerin hizmetlerinde çalışmak amacıyla gelmişti. Fakat 1821’de patlak veren Yunan isyanı, göçmenlerin çoğunu, güvenliklerini tehdit eden misilleme olasılığına karşı adalarına geri dönmeye zorlamış, buna karşın suların durulmasının ardından şehirdeki sayıları
tekrar yükselişe geçmiştir. 1870’lerde sadece Akdeniz Adalarından İzmir’e gelen üç bin Rumun bulunduğu tahmin edilmektedir.

Ege ve Karadeniz kıyılarında bir şekilde ticari önemi olan her merkez gibi İzmir’de imparatorluk dışından çok sayıda Rum çekmekteydi. Kimileri tek bir yere yerleşip işlerini sürdürürken, diğerleri gezgin tacirlik yapmaktaydı. İzmir’deki Yunan Konsolos’unun tahminine göre, 1859’da Yunan krallığından gelmiş olan gezgin tüccar sayısı 4500 üzerindeydi. 1864’e dek İngiliz egemenliğinde kalan Ege adalarından gelenler ve ayrıca Rus imparatorluğundan olanlar bu sayıya dahil değildi.

Ellerinde yabancı pasaportu bulunan ve yukarıda anılan iki devletin vatandaşlarına sağlanan himayeden ve ticari ayrıcalıklardan yararlanan bu Yunanlılar, yerel Rum tüccara karşı dahi sıkı rakip olduklarını göstermişlerdir. Küçük Asya’nın limanlarını ve iç bölgelerdeki şehirlerini dolaşmak suretiyle bu gezgin tüccarlar İzmir’e ve başkente gelen ithal malları pazarlıyorlardı. Söz konusu malları ise ya bu iki büyük şehirden ya da yollarının
üzerinde bulunan panayırlardan satın alıyorlardı. Pazarladıkları mallarının arasında ithal malların yanı sıra zeytinyağı, hububat, pirinç ve sabun gibi yerel tüketime yönelik temel mallar da vardı.

Sattıkları mallar yalnızca bir defa, ülke topraklarına giriş noktasında vergiye tabi tutulduğu için, gezgin Yunanlılar yerel tüccara oranla maliyet konusunda daha avantajlıydı. Küçük şehirlere gelince, buralarda yaşayan yerel nüfus da, ihtiyaç maddeleri konusunda uygun fiyatlarla çok çeşitli kaynaklar sunan İzmir kaynaklı ticaretten faydalanmaktaydı.

Önde gelen İzmirliler ekonomik güçlerine dayanarak 1860’da sadrazama yazılı dilekçe vermişler ve şehir sakinlerinin kendi işlerini daha iyi idare etmesini sağlayacak şekilde İzmir’in yasal olarak belediye statüsüne kavuşması isteminde bulunmuşlardır. Bir süre sonra istemlerinin kabul edilmesiyle İzmir yeni bir döneme girmiştir. Öncelikle, şehrin ihtiyaçlarını karşılamak üzere bir belediye meclisi oluşturulmuştur. Bu mecliste farklı milletlerden seçilmiş 24 üye bulunmaktaydı. İşlerin günlük idaresi meclise bağlı bir yürütme organına verilmişti. Fakat önemli konularda 24 görevlinin tamamının da karar alma sürecine katılması gerekiyordu.

24 üyenin 6’sı müslüman, 5 Rum, 3 Ermeni ve 1 Yahudi idi. Şehirdeki Avrupalı sakinlerin önemi meclisteki sandalye sayısına yansımaktaydı. Avrupalı meclis üyeleri şehirde ikamet eden milliyetlerin oranına göre seçiliyordu. 1868 Haziranında yapılan seçimde Avrupalı sakinleri temsil etmek üzere iki Yunanlı, iki Avusturyalı, bir Rus, iki Fransız, bir Amerikalı ve bir İtalyan seçilmişti. 24 kişilik meclis içinden seçilen yürütme kurulu ise 2 Müslüman, 2 gayri Müslüm ve 4 yabancıdan oluşuyordu.

Bu dönemde ticaret, standart hale getirilmiş işlemlerden ziyade geleneksel uygulamalara dayanıyordu. Ağırlık ve uzunluk ölçüleri ile para sisteminindeki şaşırtıcı çeşitlilik, piyasada karmaşaya ve sorunlara sebep veriyordu. Bankacılık ve mali işler yerel bir mesele olmakla beraber, sadece belli milliyetlerin uğraştığı basit faliyetler değildi. Bankaların uzun mesafeli ticaret hacmiyle baş etme konusunda gösterdiği başarısızlık, İzmir’deki tüccarı ithal malları veresiye satmaya teşvik ediyordu. Arıcılar ise alıcı ve satıcılar için en fazla altı aylık ödeme planı sunuyordu. Bu şartlar altında, yabancı girişimciler ve onları temsil eden konsoloslar, çoğu zaman tüccar ve sermayedarlar arasında etnik temelli bir ayrımcılık gösteriyordu.

19. yüzyılın ikinci yarısında Ege kıyısındaki ana ticaret merkezi İzmir’de yaşayan yerli ve yabancı Hristiyanların yarattığı ekonomik refahın bir bedeli vardı. Kırım Savaşı ertesinde Avrupa mallarına olan talebin artmasıyla birlikte, imparatorluğun büyük şehirlerdeki geçim masrafıda düzenli olarak yükselmişti. 1870’lerde bu konuda bir tahmin yürüten İzmir’deki İngiliz konsolosuna göre, enflasyon ” hemen hemen bütün temel ihtiyaç maddelerinin” fiyatını ikiye katlamıştı. İzmirli tüccar ve iş adamları bu durumla mücadele edip kimi zamanda başarı sağlarken, şehirdeki ve şehrin etrafındaki kırsal kesimdeki Müslüman ve Hristiyan emekçi halk daha talihsizdi. Bu insanların aldıkları ücretler ancak kıt kanaat geçinmelerine yetiyordu.

Kaynak: Küçük Asya Rumları – Gerasimos Augustinos / dipnot yayınları kitabından alıntılanmıştır.

[Toplam: 0   Ortalama: 0/5]
0 cevaplar

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir